.

bismill2.gif (3562 Byte)

 

 

MESNEVİ ŞERİF

ANA SAYFA

KİTAP-2

BEYİT 3501-3810

Mucize görür, aydınlanır. Sonradan der ki: O bir hayaldi.
   Hakikat olsaydı o gördüğüm şaşılacak şey gece gündüz gözümün önünde dururdu.
   Halbuki o temiz gözlerde mukimdir, hayvan gözüne karin olmaz.
   O şaşılacak şey, o mucize, bu duygudan utanır çekinir. Tavus kuşu, hiç dar bir kuyuya girer mi?

3505. Sakın bana, çok söylüyor deme. Ben, yüzde birini söylüyorum, söylediğim de pek cüzi, muhtasar!

             Sofilerin,şeyhin huzurunda çok söz söyleyen sofiyi kınamaları

   Sofiler, bir sofiyi kınayıp tekke şeyhinin yanına gelerek,
   Şeyhe “ Ey ulumuz, medet.. bu sofiden öcümüzü al”dediler.
   Şeyh “ Sofiler, şikâyetiniz neden” diye sorunca birisi “ Bu sofinin üç kötü huyu var;
   Söze başladı mı çan gibi susmak bilmez, boyuna söyler. Yemeğe girişti mi yirmi kişinin öğününden fazla yemek yer.

3510. Yattı mı uyudu mu  Eshabı Kehf’ benzer” dedi. Sofiler, bu üç huy, yol ehline yaraşmaz diye şeyhin huzurunda savaşa giriştiler.
   Şeyh o fakire yüz çevirip dedi ki: “ Ne halin olursa olsan, o halde itidali koru.
   “ İşlerin hayırlısı orta hallisidir” diye haberde bile var. Vücuttaki Ahlât itidal yüzünden faydalı.
   Bunların biri herhangi bir ârızî sebeple fazlalaştı mı insanın bedeninde hastalık meydana gelir.
   Yoldaşına pek yüklenme, çok söz söyleme, onu pek övme, çünkü bu, nihayet ayrılığa sebep olur.

3515. Musa’nın sözü, kendince haddindeydi ama o iyi dosta fazla geldi.
   O fazlalık da Hızır’la arasının açılmasına sebep oldu. Musa’ya “ Haydi, git.. sen çok söylüyorsun.. gayri ayrılık geldi, çattı!
   Musa, sen ne fazla konuşuyorsun, git, uzaklaş.. Yahut da benimle olunca kör dilsiz kesil.
   Yok.. eğer gitmez, inadına oturursan hakikatte de bence gitmiş, benden ayrılmış sayılırsın” dedi.
   Meselâ namazda ansızın yellensen , biriside sana git yeniden aptes al dese,

3520. Gitmez, orada kakılır kalır namaz kılmaya devam edersen istediğin kadar eğil bükül, yat kalk.. be şaşkın, zaten namazın gitti!
   Yürü, seninle eş olanların, sözünü sohbetini susamışçasına sevenlerin yanına var.
   Bekçi, uyuyanlara göredir. Balıkların bekçiye ne ihtiyacı var?
   Çamaşırcıya elbise giyenler muhtaçtır. Çırçıplak canın ziyneti Tanrı tecellisidir.
   Ya çıplakları bırak, bir yana çekil.. yahut onlar gibi elbiseden vazgeç!

3525. Yok.. eğer tamamıyla soyunamıyorsan bari elbiseni azalt da orta halli ol!”

               
Fakirin şeyhe özrünü arz etmesi

   Fakir, o şeyhe ahvalini anlattı, suçuna özürler diledi.
   Şeyh’in sualine, Hızır’ın cevapları gibi güzelce, doğruca cevaplar verdi.
   Nitekim Kelîmin suallerine Hızır’ın Alîm Tanrı’dan verdiği cevaplarlarla;
   Musa’nın müşkülleri halloldu. Hızır, Musa’ya her müşkülü için anlatılamayacak derecede miftahlar verdi.

3530. Dervişe Hızır’dan mirastı, o da şeyhin suallerine cevap vermede himmet etti.
   Dedi ki : “Orta yol hikmetse de bu orta hallilik de nispidir.
   Su, deveye göre azdır, fakat fareye göre deniz gibiydi.
   Birisinin dört ekmeğe ihtiyacı olurda iki, yahut üç tanesini yerse bu, orta bir yiyiştir.
   Fakat dördünü de yerse bu yiyiş, orta bir yiyiş değildir ki. O adam, kaz gibi hırsına esir olmuştur.

3535. Birisinin on ekmeğe iştahı olsa da altısını yese bu orta sayılır.
   Fakat benim elli ekmeğe ihtiyacım var, senin altı yufkaya müsavi değiliz ki.
   Sen on rekât namaz kılınca usanırsın, ben beş yüz rekât namaz kılsam usanmam.
   Birisi, ta Kâbe’ye kadar yaya gider, öbürü mescide varıncaya kadar kendisinden geçer.
   Birisi o kadar cömerttir ki gönlü bulanmadan canını bile verir, öbürü bir dilim ekmek verebilmek için can çekişir.

3540. Bu orta halli oluş, sona göredir; önü, sonu olan şeye nispetledir.
   Bir şeyde evvel, âhir olmalı ki ortası tasavvur edilebilsin.
   Sonsuz şeyin önü, sonu nasıl olur.. önü, sonu olmayanın ortası nasıl bulunur?
   Tanrı, “ Deniz mürekkep olsa biterdi de Rabbimin kelimeleri bitmezdi” dedi. Kimse Tanrı tecellisinin evvelini, âhirini göremedi.
   Hattâ  yedi deniz, tamamıyla mürekkep olsa gene biteceğini umma.

3545. Bağ, orman baştanbaşa kalem olsa bu söz, yine eksilmez.
   O mürekkebin, o kalemlerin hepsi biterde sonu olmayan bu söz yine kalır.
   Benim halim uyuyan adamın haline benzer. Gören sapık, beni uyuyor sanıyor.
   Halbuki bil ki gözüm uyur, gönlüm uyanıktır. Bil ki işsiz güçsüz gibi duruyorum ama işimde var, gücüm de!
   Peygamber “ Gözlerim uyur ama Tanrı lûtfuyla kalbim uyumaz” dedi.

3550. Senin gözün açık, kalbin uyuyor; benim gözüm uyuyor, gönlüme kapı açılmış!
   Gönlün ayrı beş duygusu var, gönül duygusuna iki cihan da pencere.
   Sen, kendi zayıflığınla bana bakma.. sana gece çağı ama o gece, bana kuşluk vakti.
   Sana zindan, fakat o zindan bana bahçe gibi. Meşguliyetin ta kendisi bana istirahat hali.
   Senin ayağın balçıkta, bana balçık gül kesilmiş .. sana yas, bana düğün, dernek davul zurna !

3555. Seninle yeryüzünde oturup duruyorum ama Zuhal yıldızı gibi yedinci kat göğün üstünde koşup durmaktayım.
   Seninle oturan ben değilim, benim gölgem. Mertebem, düşüncelerden üstün.
   Çünkü ben düşüncelerden, vesveselerden geçtim, onların dışında koşup gezmekteyim.
   Ben endişelere hâkimim, mahkûm değil. Usta, binaya hâkimdir.
   Bütün halk, endişelere, vesveselere mahkûmdur. O yüzden hepsinin gönlü hasta, hepsi gamlı, gussalıdır.

3560. Onların arasından çıkıp kurtulmak istersem kendimi mahsustan endişeli gösteririm.
   Ben, yücelerde uçan bir kuşum, endişe sinek! Sinek nasıl olurda beni elde edebilir?
   Ayakları kırık olanlar da benimle buluşsunlar, konuşsunlar diye göğün yücelerinden kasten aşağıya inerim.
   Aşağılık sıfatlardan usandım mı melekler gibi uçuveririm.
   Benim kanadım, kendinden çıkmadır. Vücuduma iki kanat yapıştırmadım ben.

3565. Cafer-i Tayyar’ın kanadı kendindendir, Cafer-i Tarrar’ın kanadı ise iğreti.
   Tatmayan adama göre bu, dâvadan ibarettir. Fakat makamı yüce kişilere göre dâva değil, mânadır.
   Bu söz,kargaya göre lâftan, kuru iddiadan ibarettir. Nitekim sineğe göre dolu tencere ile boş tencere birdir.
   İçinde lokma gevher olduktan sonra çekinme muktedir olduğun kadar ye!
   Şeyhin biri bir gün, halkın kötü zannını gidermek için leğene kustu, leğen inciyle doldu.

3570. Bu suretle o basiret sahibi pir, halkın az akıllılığına acıyıp ancak akılla anlaşılır inciyi gözle görülür inci haline getirdi.
   Fakat midende temiz de pis murdar bir hale geliyorsa boğazını kilitle, anahtarı da sakla.
   Lokma, kimde ululuk nuru haline gelirse ne dilerse yesin.. Ona helâl!

                                                    Doğruluğuna kendisi tanık olan iddia

   Eğer benim canıma âşina isen bilirsin ki şu mânalı sözüm boş dâva değildir.
   Gece yarısında bile senin yanındayım; kendine gel.. geceleyin korkma; ben senin adamınım, hısmınım dersem,

3575. Bu iki iddia da, eğer hısımlarının sesini tanırsan sence doğrudur.
   Yanında olmak da, hısmın bulunmak da iddiadır ama iyi anlayan kişiye göre ikisi de mânadan ibarettir ve doğrudur.
   Sesinin yakından gelişi de şehadet eder ki bu nefes, bir sevgilinin yanından gelmekte.
   Hısımların seslerindeki tat da o hısmın doğruluğuna şahittir.
   Fakat Tanrı ilhamına mazhar olmayan ve bilgisizliğinden yabancı sesiyle akraba sesini birbirinden ayırt edemeyen ahmağa göre,

3580. Bu adamın sözü dâvadan ibarettir. Bu ahmağın bilgisizliği, inkârına sebep olur.
   Fakat gönlünde Tanrı nurları olan akıllı, anlayışlı kişiye göre bu ses, mânanın ta kendisidir ve doğrudur.
   Bu, şuna benzer: Arapça bilen birisi, Arapça “Ben Arapça bilirim” dese,
   Onun Arapça bilirim demesi dâvadır ama Arapça söyleyişi de mânadır, dâvasının ispatıdır.
   Yahut bir kâtip, kâğıdın üstüne “ Ben kâtibim, yazı okuyabilirim, yüce bir kişiyim” diye yazsa,

3585. Bu yazı filvaki dâvadır ama, yazılan şeyde dâvanın doğruluğuna şahittir.
   Yahut da bir sofi “ Dün akşam rüyada birisini gördün ya.. hani omuzun da seccade vardı.
   İşte o benim. Rüyada sana nazardaki feyizleri anlatmıştım.
   Onları kulağına küpe et. O sözü aklına rehber yap, sözlere uy” dese,
   Bu söz, sana rüyayı hatırlatır. Yeni bir mucize, eski bir altındır.

3590. Bu söz, dâva gibi görünür ama rüyayı görenin ruhu” Evet” der. Tasdik eder.
   Hikmet, müminin kaybolmuş malı olduğundan kimden duysa inanır, kabul eder.
   Fakat kendisini hikmetin yanında bulursa nasıl şüphe edebilir. Nasıl yanılabilir?
   Susuz birisine “ Acele et, çabuk, kadehteki suyu al iç” desen,
   Susuz, “Bu bir dâvadan ibaret. Yürü ey dâvacı benden uzaklaş”

3595. Yahut “Kadehtekinin su, o içilen güzel, berrak su olduğuna dair bana bir delil göster!"”der mi?
   Ana, süt emer çocuğuna “Gel yavrum, süt em, ben senin ananım” dese,
   Çocuk “Ana, sütünü emersem karnım doyacak mı bir delil göster!” der mi?
   Her ümmetin gönlünde Hak’tan bir tat vardır. Peygamberlerin yüzü ve sesi de mucizedir.
   Peygamber, dışardan seslendi mi ümmetin canı, içerden secde eder.

3600. Çünkü can kulağı, âlemde hiç kimseden o sese benzer bir ses duymamıştır.
   O misilsiz ruh, o misli olmayan sesten neşelenir, Tanrı’ya yaklaşır.

              
Yahya aleyhisselâm’ın,anasının karnındayken İsa aleyhisselâm’a secde etmesi

Yahya’nın anası, Meryem’e hamlini vazetmeden az önce gizlice dedi ki:
   “ Karnında bir padişah var. Ülülazm ve her şeyi bilen bir peygamberdir. Ben bunu yakinen gördüm.
   Sana rastlayınca karnımda ki çocuğum hemen secdeye vardı.

3605. Karnımdaki çocuk, karnındaki çocuğa secde etti. Secdesinden bedenime titreme düştü”
   Meryem de “Ben de karnımdaki çocuğun secde ettiğini hissettim” dedi.

                                                           Buna karşı şüphe

   Ahmaklar derler ki: “Bırak şu masalı. Yalan, yanlış.
   Meryem, doğuracağı zaman yabancıdan da uzaktı, akrabadan da.
   O güzel hatun şehirden dışarı çıktı. Doğurmadıkça şehre girmedi.

3610. Doğurunca yavrusunu kucağına alıp, bağrına basıp soyunun, sopunun yanına geldi.
   Yahya’nın anası, onu nerede gördü de bu hikâyeyi anlattı, bu sözü söyledi?”

                                                     Bu şüpheye verilen cevap

   Bunu ilhama mazhar olan, afakta, gayp âleminde bulunan şeyleri yanındaymış gibi bilen kişi anlar.
   Yahya’nın anası, uzakta olmakla beraber Meryem’in yanında bulunabilir.
   Vücut, göz göz olunca gözler kapalı olduğu halde de sevgilinin yüzü görülebilir.

3615. Mamafih baş gözüyle de göremediğini,can gözüyle de göremediğini  farzet, ne çıkar? Ey düşkün, sen kısadan hisse almaya bak!
   Kıssaları duyup” Nakış” kelimesine “ Ş” harfinin eklendiği gibi o kıssaların suretine bağlanan, dış yüzüne kapılan kişiye benzeme.
   Dilsiz Dimne, Kelile’ye nasıl söz söyler?Söz söylemekten ‘aciz Dinme,Kelile’ye meramını nasıl anlatırdı?
   Tutalım, bunlar, birbirlerinin sözlerini anladılar, söz söylemeden meramlarını ifade eden bu hayvanların ne demek istediklerini insan nasıl anlayabilir?
   Dimne, aslanla öküz arasında nasıl bir elçi oldu, ikisini de nasıl kandırdı?

3620. O akıllı öküz nasıl aslana vezir oldu. Fil ayın aksinden nasıl korktu?
   Bu Dimne ve Kelile hikâyesinin hepsi yalan. Yoksa karganın leylekle ne alışverişi olur,nasıl leylekle savaşır?” deme.
   Kardeş, kıssa bir ölçeğe benzer, mâna içindeki taneye.
   Akıllı kişi taneyi alır, ölçek var mı, yok mu ? Ona bakmaz.
   Aralarında sözden eser yok, fakat bülbülle gülün macerasına dinle!

                                                 Hâl diliyle söz söyleyiş ve anlaşılması

3625. Mumla pervanenin başından geçenleri duy, bunların mânasına vâkıf ol güzelim.
   Aralarında bir söz yok ama sözün sırrı, mânası var ya. Agâh ol, yücelere uç, baykuş gibi aşağılarda uçma.
   Birisi “ Burası satrançta ruh hanesi” demiş. Bu sözü duyan “ O, evi nereden elde etmiş?”
   Satın mı almış, yoksa mirasa mı konmuş?” diye sormuş. Ne mutlu mâna anlayana!
   Nahivcilerden biri “ Zeyd, Amr’ı dövdü” diye bir misal getirmiş. Dinleyen “Suçu yokken neye dövmüş?

3630. Amr’ın ne suçu varmış ki o çiğ Zeyd, onu köleler gibi suçsuz dövüyor?” der.
  Nahivci, “ Bu, mâna ölçeğinden ibaret. Sen buğdayı almaya bak, ölçeğe lüzum yok.
   Zeyd’le Amr, irap için kullanılan misallerde geçer, onlar yalan olsa bile sen irabı düzeltmeye çalış!” derse de,
   Öbürü “ Ben onu,bunu bilmem. Zeyd, Amr’ı suçsuz,sebepsiz nasıl dövdü”deyince,
   Nahivci naçar kalır,alaya başlar:Amr,, fazla olarak bir “V” çalmıştı.

3635. Zeyd, anlayınca o hırsızı dövdü. Çünkü Amr, haddi aşmıştı, tabii haddini bildirmek lâzım!

                                                 Bâtıl gönüllerin bâtıl sözü kabul etmesi

   Bunun üzerine o adam “ Hah, doğru.. şimdi bunu canla başla kabul ettim” der. Doğru bile eğrilere eğri görünür.
   Bir şaşıya “ Ay birdir” desen “ İkidir, bir olmasında şüphe var” der.
   Birisi alay eder, güler ve “ Sahi, iki” derse bu sözü doğru olarak kabul eder. Kötü huyun lâyığı budur.
   Yalancılar yalanla konuşurlar “Pis şeyler, pislere aittir” sözü ışık verip durmaktadır.

3640. Gönlü açık olanların elleri de açık olur. Körlerin taşlık erde düşmeleri de pek tabiîdir.

   
Birisinin,meyvesini yiyenin ölümden kurtulup ebedî hayata ulaşacağı ağacı aramaya kalkışması

Bilgili biri, hikâye yollu “Hindistan’da bir ağaç vardır.
   Meyvesini yiyen ne ihtiyarlar, ne ölür!” der.
   Bir padişah bunu duyar, doğru sanıp o ağaca ve meyvesine âşık olur.
   Bu ağacı bulmak, meyvesini getirmek üzere divan adamlarından bilgili birisini Hindistan’a yollar.

3645. Adamcağız yıllarca Hindistan’da o ağacı arar, tarar.
   Bulmak için şehir şehir gezer, ne ada bırakır, ne dağ bırakır, ne ova bırakır!
   Kime sorduysa “ Bu ne arıyor, deli mi, ne?” diye güler, alay eder.
   Niceler alaya alıp döverler, niceler istihza edip “Akıllı,
   Senin gibi zeki ve temiz kişinin bu arayışında elbette bir esas var, hiç boş olur mu?” derler.

3650. Ona alay yollu ettikleri bu riayet de ayrı bir tokat hattâ bu eni konu tokattan da beter!
   Bazıları alaya alıp “ Ey ulu kişi pek korkunç, pek geniş bir iklim olan filân iklimde,
   Falan ormanda yemyeşil bir ağaç vardır. Pek yüce, pek korkunç.. her dalı koskocaman” derler.
   Padişah adamı, kimden ne duyarsa aramak için gayret kemerini kuşanır.
   Orada nice yıllar gezip tozar. Padişah da ona mallar yollar durur.

3655. Gurbet diyarında bir hayli zahmetlere uğrar, nihayet âciz kalır.
   Ne maksudundan bir eser görünür, ne de sözden başka bir şey!
   Ümit ipi üzülür, aradığını aramaz olur, usanır.
   Padişah yanına dönmeye niyet eder, ağlaya, ağlaya yola düşer.

                                       Şeyhin o mukallit talibe,o ağacın sırrını anlatması

   Meğerse o nedimin ye’se kapılıp geriye döndüğü memlekette kerem sahibi, kutuplardan âlim bir şeyh varmış.

3660. Nedim ümitsiz bir halde “ Önce onun tekkesine gideyim de oradan yola düşeyim.
   İstediğimi bulamadım, ümidim kesildi. Bâri duası yoldaşım olsun” der;
   Gözleri yaşlı bulut gibi yaş döke, döke Şeyhin huzuruna varır.
   “ Şeyhim,acımanın, esirgemenin tam zamanı. Ümidim kesildi.. lûtfedecek an, bu an!” der.
   Şeyh, “ Ümitsizsen bile söyle. Matlûbun ne? Neye yüz tutun?” diye sorar.

3665. Nedim, “ Bir padişahım var, beni bir ağaç aramak üzere gönderdi.
   Ama nasıl ağaç? Âlemde bulunmaz bir şey. Meyvesi, Âbıhayatın aslı.
   Yıllardır aradım bir nişanesini bile bulamadım, ancak bu sarhoşlar, benimle eğlendiler, beni alaya aldılar.. işte o kadar!” der.
   Şeyh gülümser de der ki: “Ey sâf adam, bu ağaç, ilim sahibindeki ilimdir.
   Pek yüce, pek büyük ve etrafa yayılmış bir ağaçtır o! Hattâ ağaç da ne demek her tarafı kaplayan deniz gibi Âbıhayattır!

3670. Sen surete kapılmış yolunu yitirmişsin. Mânayı elden bıraktığın için onu bulamıyorsun.
   Ona gâh ağaç derler, gâh güneş. Gâh deniz adını takarlar, gâh bulut!
   Hulâsa o öyle şeydir ki yüz binlerce eseri var. En aşağılık hassası, sahibine ebedî bir hayat bağışlamasıdır.
   Tektir ama binlerce eseri, nişanesi var. O bire sayısız adlar gerek.
   Bir adam senin baban olur ama başka birisinin de oğludur.

3675. Birisine düşmandır, onun hakkında kahırdan ibarettir.. diğer birine lûtfeder, iyilikle bulunur, onca iyidir.
   Bir tek adam olduğu halde bak, yüz binlerce adı var. Bir vasfını bilen öbüründen âmadır, öbür vasfını bilmeyebilir.
   Kim, bu ad doğru ad diye isme yapışır. Onu arasa senin gibi ümitsizliğe düşer, perişan olur.
   Niye bu ağacın adına yapışırsın da dili, damağı acı, talihsiz bir hale düşersin?
   Addan geç, sıfatına bak da sıfatlar, seni zata ulaştırsın.

3680. Halkın ihtilâfı addan meydana gelir. Fakat mânaya ulaşınca rahatlaşırlar.

                   Birbirlerinin dediğini anlamayan dört kişinin üzüm için kavgaya tutuşmaları

   Adamın biri, dört kişiye bir dirhem verdi, Adamlardan birisi “Ben bu parayı “engûr’a” vereceğim” dedi.
   Öbürü Araptı, Lâ dedi, “Ben “İnep” isterim herif, engûr istemem.”
   Üçüncü Türk’tü, “ Bu para benim “ dedi, “ Ben inep istemem, üzüm isterim.”
   Dördüncüde Rum’du, dedi ki: “Bırak bu lâfları, biz İstafil isteriz.”

3685. Derken savaşa başladılar. Çünkü adların sırrından gafildiler.
   Ahmaklıktan birbirlerini yumruklamaya koyuldular. Bilgisizlikle dolu, bilgiden boş adamlardı bunlar.
   Sır sahibi, yüzlerce dil bilir, kadri yüce birisi orada olsaydı, onları uzlaştırırdı.
   Onlara “ Ben bu bir dirhemle hepinizin isteğini yerine getiririm.
   Gönlünüzü gıllügışsız bana teslim edin. Bu bir dirheminiz, sizin istediğiniz şeylerin hepsini yapar.

3690. Bir dirheminiz dört muradı da yerine getirir, dört düşman da uzlaşır, birliğe ulaşır, bir olur.
   Sizin sözleriniz savaşa, nifaka sebep olur. Fakat benim sözüm, sizleri birleştirir.
   Siz susun, dinleyin de konuşma hususunda diliniz ben olayım.
   Sizin sözünüz yüz türlüdür, eseriyse ancak savaş ve kızgınlıktan ibaret.
   İğreti hararetin tesiri yoktur. Fakat insanın kendisinden olan hararet müessirdir.

3695. Sirkeyi ateşte ısıtsan da yiyince yine bürudeti arttırır.
   Çünkü o hararet, iğretidir. Asli tabiatında bürudet ve keskinlik vardır.
   Oğul, pekmez buz tutsa da yine yiyince ciğerdeki harareti fazlalaştırır.
   Şu halde şeyhin riyası, bizim ihlâsımızdan daha yeğ. Çünkü o riya basiretten meydana gelmedir,bu ihlâs körlükten!
   Şeyhin sözü, insana cemiyet-i hâtır verir, hasetçilerin nefesi ise tefrika.

3700. Süleyman, Tanrı tecellisine uğrayınca bütün kuşların dillerini öğrenmiş oldu.
   Onun adalet devrinde ceylân, kaplanla uzlaşmış, savaşı bırakmıştı.
   Güvercin doğanın pençesinden emindi, koyun kurttan çekinmiyordu.
   Süleyman, düşmanlar arasında meyancılık etti, bütün kuşların arasında birlik husule geldi.
   Sen bir karıncaya benzersin, tane toplamak için koşup durmaktasın. Fakat behey azgın. Süleyman buracıkta, sen ne arıyorsun?

3705. Tane arayana tane, tuzaktır. Fakat Süleyman arayan hem Süleyman’ı bulur, hem taneyi elde eder.
   Bu ahir zamanda kuşlara bir an bile birbirlerinden aman yoktur.
   Devrimizde de Süleyman var, bizi sulha kavuşturur, zulmümüzü giderir.
   “Hiçbir ümmet yoktur ki aralarında bir korkutucu olmasın” âyetini oku.
   Tanrı “ Hiçbir ümmet bulunamaz ki içlerinde bir Tanrı halifesi, bir himmet sahibi bulunmasın” dedi.

3710. O halife, onların gönüllerini o kadar birleştirir gibi sâflıktan hiçbir gıllügışları kalmaz.
   Hepsini ana gibi birbirini esirger bir hale getirir. Onun için Müslümanlara “Tek bir nefis” demiştir.
   Onlar Tanrı Resulü yüzünden tek bir nefis oldular, yoksa her biri, öbürüne tam bir düşmandı.

 Resul  Sallâllahu  Aleyhi  Ve  Sellem’in  yüzünden Ensarın arasındaki aykırılık ve düşmanlığın
                                                                        kalması

   Medine’lilerin iki kabîlesi vardı, birine Evs, öbürüne Hazrec denirdi. Âdeta bir kabile öbürünün kanına susamıştı.
   Mustafa’nın yüzünden o eski kinleri İslâm ve sâflık nuruyla mahvoldu.

3715. Önce o düşmanlar, bağdaki üzümler gibi kardeş oldular.
   “ Şüphe yok, söz bundan ibaret; Müminler kardeştir” nasihatiyle de, bu nefesle de kardeşliği bıraktılar,tek bir ten oldular.
   Üzümlerin suretleri kardeştir. Fakat sıktın mı tek bir üzüm suyu olur.
   Korukla üzüm birbirine zıttır ama koruk, olgunlaşınca güzelleşir, tatlılaşır, iyi bir dost olur.
   Koruk halinde kalan üzüme Tanrı ezelden kâfir demiştir.

3720. Değil kardeşim değil.. artık o tek bir nefis olamaz. Azgınlıkta menhus bir mülhitten ibarettir.
   Ondaki gizli şeyleri bir söylesem âlemde fikirler fitneye düşer, karmakarışık olur.
   Kör gâvurun sırrının anılmaması daha iyi. Cehennem dumanın İrem bağından uzak oluşu daha hoş!
   Ne de olsa üzüm olmaya kabiliyetli korukların gönülleri, ehli dilin nefesleriyle birdir.
   Hepsi üzüm olmaya koşarsa, sonunda ikilik kalkar, kin ve savaş kalmaz.

3725. Hepsi de üzüm olup derilerini yırtarlar da birleşirler, vasıfları da birlik olur.
   Dost, düşman ikiliktedir. Fakat hiç, bir olan, kendisiyle savaşır mı?
   Aferin, üstat Aklı Küll’e, yüz binlerce zerreye birlik bahşetti.
   Yerde topak, topak dağınık topraklara benzerlerken testici, hepsini de birleştirdi, bir testi yaptı.
   Gerçi suyla toprağın birleşmesi, nakıstır, can, buna benzemez.

3730. Fakat burada apaçık bir misal getirsem korkarım aklın karışır.
   Süleyman şimdi de var ama biz uzağı görme neşesiyle onu göremiyoruz.
   Uzağa bakış, insanı kör eder. Sarayda uyuyanın sarayı görmediği gibi.
   Biz ince sözlere dalmışız, onlarla uğraşıp duruyoruz. Düğümleri çözme sevdasına tutulmuşuz.
   Düğümleri bağlayıp çözdükçe şüpheye düşmeyi, cevap vermeye kalkışmayı uzatıp gideriz.

3735. Tuzağın bağını gâh çözüp bağlayan, bu suretle bu işte maharet kazanan kuş gibi..
   Böyle kuş sahradan, çayırdan mahrumdur, ömrü düğümü açıp çözmede harcolur gider!
   Filvaki hiçbir tuzağa zebun olmaz ama günden güne kanatları tutulur, uçmaz olur.
   Bağ çözüp bağlamakla az uğraş da kanatların tutulmasın, uçmadan kalmayasın.
   Yüz binlerce kuşun kanadı kırıldı da yine o ârızalı yerlerdeki tuzakları gidermedi.

3740. Kuran’da onların ahvalini oku haris adam: “Bütün şehirlerde gezip dolaştılar, her tarafı elde ettiler.” Bak hele “ Bir kurtuluş var mı?”
   Türk, Rum ve Arabın kavgasından engûr ve inep şüphelerine düşmekten başka bir şey çıkmaz.
   Mânevi dilleri bilen Süleyman gelmedikçe bu ikilik kalkmaz.
   Kavgacı kuşlar, hepiniz doğan gibi şehriyarın şu davulunu duyun!
   Aranızdaki ihtilâfı bırakın da ruhunuzu her yandan şâdedin.

3745. Nerede olursanız olun, yüzünüzü o tarafa dönün.O Süleyman, sizi kendine teveccühten men etmedi ki.
   Fakat kör kuşlarız, terbiyeden hayli uzağız. O Süleyman’ı bir an bile tanımadık gitti!
   Baykuşlar gibi doğanlara düşmanız, hulâsa viranelerde kalmışız.
   Bilgisizliğimiz, körlüğümüz son derecede. Bu yüzden de Tanrı azizlerini incitmeye kastediyoruz.
   Süleyman’dan aydınlanan kuşlar, nasıl olur da suçsuz, sebepsiz bir kuşun kanadını yolarlar?

3750. Kanadını yolmak şöyle dursun, onlar, âcizlere yem verirler. O kuşlarda aykırılık ve kin yoktur. Hoş kuştur onlar, hoş kuş!
   Onların hüthüteleri kutlulamak üzere yüzlerce Belkıs’ın yolunu açar;
   Kargaları surette kargadır, hakikatte himmet doğanı “ Mâzâga” sırrına mazhardır onlar.
   Leylekleri “lek, lek “ der ama şüpheye birlik ateşini salar;
   Güvercinleri, doğanlardan korkmaz. Hattâ doğan, o güvercinlerin önünde baş kor.

3755. Bülbülleri, insana vecit ve halet verir; gülistanları, kendi gönüllerindedir.
   Duduları, şeker kaydında değildir. Ebedî şekeri, kendi içlerinde bulurlar.
   Tavusların ayakları bile, bakılsa, öbür tavusların kanatlarından daha güzel görünür.
   Hakan kuşlarının kuru bir sesten ibaret kuş dilleri nerede, Süleyman kuşlarının söyledikleri kuşdili nerede?
   Sen ne bilirsin kuşların seslerini? Bir an olsun Süleyman’ı görmedin ki!

3760. İnsana sesi neşe veren o kuşun kanadı meşrıktan da hariç, mağripten de.
   Her ahengi, Kürsi’den ta yere kadar bütün âlemi doldurur. Azameti yeryüzünden Arşa kadar bütün cihanı istilâ eder.
   Bu Süleyman’a uymayan kuş, karanlığa âşıktır. Yarasaya benzer.
   Ey kötü yarasa, Süleyman’a alış da ebediyen zulmette kalma.
   Oraya doğru bir arşın gitsen arşın gibi ölçü kutbu kesilir, her tarafı ölçer biçersin.

3765. Irgalaya bocalaya topal ,topal bile olsa o tarafa sıçradın mı topallıktan da kurtulursun, sakatlıktan da!

                                                     Tavuktan çıkan kaz palazları

   Seni tavuk yetiştirdi, kanadının altında büyüttü. Sana dadılık etti ama sen yine kaz palazısın.
   Anan o denizin kazıdır. Ancak dadın toprağa mensuptu, dadın bu kuruluğa tapardı.
   Gönlündeki denize olan meyil yok mu.. o tabiat, sana anandan mirastır.
   Fakat kuruluğa olan meylin de dadından geçme. Bırak dadıyı, onun reyi kötü, isabetsiz!

3770. Dadıyı karada bırak,yürü, kazlar gibi mâna denizine koş, dal denize!
   Anan seni sudan korkutursa sakın sen korkma, hemen denize koş!
   Sen kazsın, karada da yaşarsın, denizde de. Kümes hayvanları gibi kokuşuk kümesli bir hayvan değilsin ya.
   Sen “Kerremn┠hükmünce bir padişahsın ki hem karaya ayak atabilirsin, hem denize!
   “ Ve hamelnâhüm fil berri vel bahri” hükmüne mazharsın. Canını karadan kurtar, denize yürüt!

3775. Melekler için karaya yol yoktur. Hayvanların da denizden haberleri yok.
   Sen, ten itibarıyla hayvansın, can bakımından melek. Bu suretle hem yerde yürürsün,hem gökte.
   Bu suretle, ben de zahiren sizin gibi insanım ama hakikatte gönlüm, vahye kabiliyetli.
   Bu toprağa mensup kalıp, yer üstüne düşmüş ama bu çeşit adamın ruhu, o güzelim gökte çark urup durmakta.
   Yavrum, biz umumiyetle su kuşlarıyız, dilimizden de ancak deniz anlar.

3780. Hulasâ  Süleyman denizdir,biz kuşlara benzeriz. Ebede kadar Süleyman’da seyredip duruyoruz.
   Süleyman’la gel , ayağını denize bas ki su, Davud’a olduğu gibi sana da yüzlerce zırh yapsın.
   O Süleyman, meydanda, herkesin gözü önünde. Fakat haset kıskançlık göz bağıcı ve büyücü.
   O bizim önümüzde.. bizse cahillikten, uykudan, herzevekillikten onu görmemekte, ondan meyus olmaktayız.
   Gök gürlemesi, susuzun başını ağrıtır.Bilmez ki kutlu bulutlardan rahmet yağdıracak!

3785. Onun gözü akar suda.. gökten yağan rahmet suyunun zevkinden haberi bile yok!
   Himmet atını sebebe doğru sürdü de bu yüzden müsebbipten mahrum kaldı.
   Fakat müsebbibi apaçık gören cihan sebeplerine gönül kor mu?

            Hacıların ,çölde tek ve tenha ibadet eden bir zâhidin kerametine hayran olmaları

   Çöl ortasın da bir zâhit vardı. Abbadiye kabîlelerine mensup olanlar gibi ibadete de dalmış, kendisinden geçmişti.
   Hacılar civar şehirlerden gelip oraya ulaştılar, o kupkuru yerde bir zâhit gördüler.

3790. Zâhidin yeri kaskatıydı. Fakat kendisinin mizacı yumuşak. Çölün samyeli, âdeta ona ilâç kesilmişti.
   Hacılar, onun yalnızlığına ,o âfetler içinde selâmette oluşuna şaştılar.
   Kum üstünde namaza durmuştu. Kum, öyle bir kumdu ki hararetinden tenceredeki su bile kaynar, coşardı.
   Halbuki dersin ki o,sanki bir yeşillikte bir gülistanda, yahut Burak’a ,Düldüle binmiş!
   Yahut da ayağının altında ipekli örtüler, kumaşlar var samyeli ona sabah rüzgârından daha hoş!

3795. O namaz kılarken hacılar beklediler. Zâhit, uzun bir fikre dalmış, kendisinden geçmişti.
   Neden sonra istiğraktan ayıldı, kendisine geldi. Hacıların içinde gönül gözü açık birisi,
   Gördü ki, zâhidin elinden, yüzünden sular damlamakta, elbisesi aptes suyundan ıslak.
   “ Bu su nereden?” diye sordu. Zâhit , elini kaldırıp “Gökten” diye cevap verdi.
   Adam, “ Kuyu” ip yokken ne vakit istesen su bulabilir misin? Hemen yağmur yağar mı?

3800. Ey din sultanı, müşkülümüzü halleder hallet de yakına erelim.
   Sırlarından bir sırrı bize de göster de bellerimizden zünnarları kesip atalım” dedi.
   Zâhit, gözlerini göğe kaldırarak dedi ki: “Yarabbi, hacıların duasına icabet et.
   Ben gökten rızık aramaya alışmışım, sen bana gökten kapı açtın.
   Ey Lâmekân âleminden mekân izhar eden, ey “Rızkınız göktedir” sırrını ayan eyleyen!”

3805. ZÂhit, bu münacattayken hemen su sömüren fil gibi bir lÂtif bulut peyda oldu.
   Bardaktan boşanırcasına yağmur yağmaya başladı, derelerde, mağaralarda gölcükler meydana geldi.
   Bulut, tulumlar gibi gözyaşı döküyordu.Hacıların hepsi mataralarını açtı.
   İçlerinden bir bölük halk o şaşılacak şeyler yüzünden bellerindeki zünnarları kestiler.
   Bir bölüğünün de bu hayret edilecek şey yüzünden yakini arttı. Tanrı, doğru yolu daha iyi bilir.

3810. Bir bölüğüyse bu kerameti kabul etmeyip hamhalat bir halde ebedî nâkıs olarak kaldı, söz de burada bitti.

 

 

 

.