|
ÖNSÖZ
İnsanlığa, dünya ve âhirette mutlu ve
doğru yolda olmalarını sağlayacak esasları öğretmek; Yüce Rabbımıza nasıl
kulluk ve ibâdet edileceğini göstermek üzere, târih boyunca Allah tarafından Peygamberler
aracılığı ile gönderilen dinlerin en mükemmeli ve sonuncusu olan İslâm Dini,
sevgili Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.s.) tarafından tebliğ ve tâlim
edilmiştir. Bu yüce dinin ve Allah'ın son kitabı Kur'an-ı Kerîm'in hükümleri,
O'nun yaşayışı, sözleri ve uygulaması ile açıklık kazanmıştır. Bu itibârla,
Rasûlullah (s.a.s.) Efendimizin hayatını öğrenmek, bir bakıma, dinimizi
öğrenmek demektir. Çünkü Rasûlullah (s.a.s.)'in yaşayışı, sünneti, çeşitli
olaylar karşısındaki davranışları bilinmeden, ne Kur'an-ı Kerîm'in
anlaşılması, ne de diğer İslâmî ilimlerin öğrenilmesi mümkün olabilir. Bu
sebeple bir Müslüman için Rasûlulah (s.a.s.) Efendimizin hayâtını, örnek
yaşayışını ve üstün ahlâkını öğrenmek ve bütün davranışlarında, O'nu rehber
edinmek, dinî bir vecibedir. Nitekim Kur'ân-ı Kerîm'de:
"Allah'ın Rasûlünde sizin için en
güzel örnek vardır"(1) "Peygamber size neyi getirmiş ve emretmişse,
onu alın (yapın); neyi yasaklamış ise, ondan sakının"(2) "Kim
Peygambere itâat ederse, gerçekte Allah'a itâat etmiştir."(3)
"Sevgili Peygamberim, şüphesiz ki sen en üstün ahlâka sâhipsin"(4),
buyrulmuştur.
Rasûlullah (s.a.s.)'in hayâtı tâlim ve
tebliğ ettiği esaslar ve meydana getirdiği büyük inkılâpla ilgili olarak
Doğu'da ve Batı'da, çeşitli dillerde kütüphâneler dolusu eserler yazılmış;
hayâtının her safhası en ince teferruâtına kadar araştırılmış ve
incelenmiştir. O'nun hayâtının gizli kalmış, bilinmeyen hiç bir tarafı
yoktur. Peygamberler ve tarihin kaydettiği diğer meşhûr şahsiyetler içinde,
hayâtının her safhası, Rasûlullah (s.a.s.)'in hayâtı kadar apaçık bilinen;
yaşayışı, sözleri ve davranışları en ince ayrıntılarına kadar ve en mevsuk
şekilde kaydedilmiş ikinci bir şahsiyet bulunmamaktadır. Bu gerçek, Batılı
(gayr-i müslim) yazarlar tarafından bile itirâf edilmiştir. Nitekim İngiliz
bilgini john Davenport, Hz.Muhammed ve Kur'an-ı Kerîm" adlı eserinde:
"Meşhûr Peygamberler, fâtihler
arasında târih-i hayâtı; Hz.Muhammed'in Târihi gibi, en ince teferruâtına
kadar, en mevsuk şekilde kayd ve zapt olunan bir kimse gösterilemez" (5)
demektedir.
Bu küçük kitapta Rasûlullah (s.a.s.)'in
hayatı özet olarak anlatılmaya çalışılmıştır. Kitap, Kur'ân Kursları
müfredâtına göre ders kitabı olarak kaleme alınmıştı. Daha sonra Kurân
Kurslarında okutulacak ders kitaplarının sayfa adedi, Din İşleri Yüksek
Kurulu'nca sınırlandırıldığından, ders kitabı olarak hacimli bulunan bu
eserin, özellikle Kur'ân Kursu öğreticileri için yararlı olacağı düşünülerek,
Başkanlığın diğer neşriyatı arasında yayınlanması uygun görülmüştür.
Gayret bizden, başarı ise ancak
Allah'tandır.AA
6.8.1982
İrfan YÜCEL

(1)
el-Ahzâb Sûresi, 21
(2) el-Haşr Sûresi,
7
(3) en-Nisâ Sûresi,
80
(4) el-Kalem Sûresi,
4
(5) Jon Davenport, Hz.
Muhammed ve Kur'ân-ı Kerîm, (Mütercimi: Ömer Rıza Doğrul) S. 14, İst.,
1345/1926
|
|
GİRİŞ
İSLÂMİYETTEN ÖNCE
ARABİSTAN
1— ARABLARIN DURUMU
Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.s.) Arap
yarımadasının Hicaz bölgesinde, Mekke şehrinde doğdu. O'nun hayâtını ve
insanlık târihinde yaptığı büyük inkılâbı kavrayabilmek için, yaşadığı asırda
Arabistan'ın genel durumunun ve Arapların yaşayışlarının, ana hatları ile de
olsa, bilinmesinde fayda vardır.
İslâmiyet'ten önce Araplar, henüz millet
hâline gelemedikleri için; kabîleler hâlinde yaşıyorlardı. Her kabîle,
diğerlerinden ayrı bir devlet gibiydi. Kabîle başkanına "Şeyh"
deniyordu. Hicaz ve Yemen bölgelerinde bazı şehirler kurulmuşsa da,
genellikle çöllerde çadır ve göçebe hayâtı geçiriyorlardı. Hicaz bölgesinde
üç önemli şehir, Mekke, Yesrib (Medine) ve Tâif'ti. Mekke'de Kureyş Kabîlesi,
Tâifte Sakîf Kabîlesi, Yesrib (Medine) de Evs ve Hazreç adlı Arap kabîleleri
ile Kaynukaoğulları, Nadîroğulları ve Kurayzaoğulları olmak üzere üç yahûdi
kabîlesi bulunuyordu. Diğer kabîleler genellikle göçebe idiler.
Kabîleler arasında kan davası ve sınır
anlaşmazlıkları gibi sebepler yüzünden savaş eksik olmazdı. Yalnızca yılın
dört ayında (Muharrem, Recep, Zilka'de ve Zilhicce aylarında) harbetmezlerdi.
Bu aylara "eşhür-i hurum"(1) (savaşılması, kan dökülmesi haram olan
hürmetli aylar) denir. Bu esnâda, bütün kabîleler güvenlik içinde seyâhat
edebildikleri için, genellikle büyük panayırlar bu aylarda kurulurdu.
Mekke'nin hâkimi, Kâbe ve civârındaki putların koruyucusu oldukları için
Kureyş kabîlesi, diğer bütün kabîlelerden saygı görürdü. Bu sebeple
Kureyşliler, senenin her mevsiminde diledikleri yere seyâhat
edebiliyorlardı.(2)
Hicaz bölgesindeki panayırların en
önemlileri, Mekke civârında kurulmakta olan Ukaz, Mecenne ve Zülmecaz
panayırlarıydı. Bu panayırlara ülkenin dört bir yanından akın akın gelenler arasında
satıcılar, iffetsiz kadınlar, şâirler, hatipler, kâhinler ve çeşitli dinlere
mensup kimseler de bulunuyordu. Tâif'le Nahle arasında kurulmakta olan Ukaz
panayırında, şiir yarışmaları yapılır; beğenilip derece alan şiirler,
Kâbe'nin duvarlarına asılırdı. Bu şekilde Kâbe duvarında asılmış olan yedi
ünlü kasideye "el-Muallekatü's-seb'a" (Yedi Askı) denilmiştir.
Müslümanlıktan önce, Arapların çoğunluğu
putperestti. Yapmış oldukları bir takım heykellere ilâh diye tapıyorlardı. En
önemli putlar, Hubel, Lât, Menât, Uzzâ, Vedd, Suva', Yeğûs, Yeûk ve Nesr
adlarını taşıyanlardı. Mekke'de Kâbe ve civârına 360 kadar put
yerleştirilmişti. Her kâbîlenin ayrı bir putu, her putun özel bir ziyâret
günü vardı. Böylece yılın her gününde putlarını ziyârete gelenlerle dolup
taşan Mekke, bir ticâret merkezi olduğu kadar, putperestliğin de merkezi
hâline gelmiş bulunuyordu.
Arabistan'da putperestlerden başka,
Mûsevî, Hıristiyan, Mecusî (ateşe tapan) ve Sâbiî dinlerine mensup kimseler
de vardı. Bunlardan başka, çok az sayıda, Hz. İbrahim'in tebliğinden o devre
ulaşan dinî esasları benimsemiş tek Tanrı inancında olan "Hanîf"ler
vardı. Nevfel oğlu Varaka, Cahş oğlu Abdullah, Huveyris oğlu Osman ve Sâide
oğlu Kuss bunlardandı.
İslâmiyetten önce Arap Yarımadasının
kuzeyinde (Sûriye'de) "Nebtî", güneyinde (Yemen'de)
"Himyerî", Irak'ta ise "Süryânî" yazıları kullanılıyordu.
Hicaz Arapları Sûriye ve Irak'a ticâret için yaptıkları seyâhatlarda
Arapça'yı Nebtî ve Süryânî yazıları ile yazmayı öğrendiler. Daha sonraki
asırlarda, Nebtî yazısından "Nesih"; Süryânî yazısından da
"Kûfî" denilen yazı sitilleri doğmuştur. Ancak, Araplar arasında
okuyup yazma bilenlerin sayısı son derece azdı. Cömertlik, konukseverlik,
sözde durma, düşmanları bile olsa kendilerine sığınanları himâye, cesâret..
gibi bazı iyi hasletleri yanında, soygunculuk, faizcilik, zenginleri üstün,
fakirleri hor görme, içki ve kumar düşkünlüğü, kabilecilik gayreti ile kan
dökme gibi son derece çirkin âdetleri de vardı. Hele köle ve kadınlara insan
değeri vermezlerdi. Kadınlar, ölen kocasından, babasından ve diğer
yakınlarından mirâs alamadıkları gibi, kendileri mirâs malları arasında,
mirâscılara kalırdı. Erkekler istedikleri kadar kadınla evlenebilirlerdi.
Fuhuş âdeta meslek hâline gelmişti. Bu yüzden bazı kimseler kız çocuklarını
diri diri kumlara gömecek derecede vahşet göstermişlerdi.(3)
İslâmiyetin doğuşu sırasında yalnız
Araplar ve Arabistan değil, bütün dünya, zulüm, sefâhet ve cehâletin
karanlığı içindeydi. Maddî ve rûhî sıkıntılar içinde bunalmış olan insanlık,
bir mürşit, bir kurtarıcı beklemekteydi.
Kur'ân-ı Kerîm "Câhiliyet
Devri" denilen bu karanlık dönemi, "İnsanların kendi elleriyle
işledikleri kötülükler yüzünden, fesat (her tarafı kapladı) karada ve denizde
yayıldı."(4) ifâdesiyle en vecîz bir şekilde anlatmaktadır.

(1) "Allah'ın
gökleri ve yeri yarattığı günkü yazısında, Allah' a göre ayların sayısı
onikidir. Bunlardan dördü hürmetli aylardır. (et-Tevbe Sûresi,36)
(2) "Kureyş
kabîlesinin yaz ve kış yolculuklarında uzlaşması ve anlaşması sağlanmıştır.
Öyleyse, kendilerini açken doyuran ve korku içindeyken güven veren şu Beyt'in
(Kâbe'nin ) Rabbine kulluk etsinler." (Kureyş Sûresi, 1-4)
(3) Bkz. Sünenü'd-Dârimî,
1/3, Beyrut, ts.
"Aralarında birine
bir kızı olduğu müjdelendiği zaman, içi gamla dolarak yüzü simsiyah kesilir.
Kendisine verilen kötü müjde yüzünden halktan gizlenmeye çalışır. Şimdi onu
utana utana tutsun mu, yoksa toprağa mı gömsün? Ne kötü hüküm
veriyorlar." (en-Nahl Sûresi, 58-59. Ayrıca bkz. ez-Zuhruf Sûresi, 17;
et-Tekvîr Sûresi,8-9)
(4) Bkz. er-Rum Sûresi,
41
|
|
2—MEKKE VE KÂBE
Yeryüzünde Allah'a ibâdet için yapılan
ilk binâ, bütün namazlarda kıblegâh olarak yönelmekte olduğumuz Kâbe'dir.(5)
Allah'ın emriyle Hz. İbrâhim ve oğlu Hz. İsmâil tarafından(6) Milattan 2000
yıl kadar önce Mekke'de yapılmıştır.(7) Tavâfa başlama yerinin işâreti olmak
üzere, Kâbe'nin güney-doğu köşesi (Rükn-i Hacer-i Esved) nde bulunan
"Hacer-i Esved" denilen siyah taşı Hz. İbrâhim, Ebu Kubeys dağından
getirerek hâlen bulunduğu köşeye koymuştur. İnşaatın tamamlanmasından sonra
Hz. İbrâhim ilk tavâfı oğlu Hz. İsmâil'le beraber yapmış, bütün insanları
hacca, Kâbe'yi ziyârete dâvet etmiştir.(8)
Mekke şehri, Hz. Peygamber (s.a.s.)'in
büyük dedelerinden Kusayy tarafından, Kâbe'nin inşâsından çok sonra
kurulmuştur. Allah'a ibadet için yapılmış olan Kâbe, zamanla "Tevhid
İnancı"nın unutulmasıyla, putlarla doldurulmuş; Mekke puperestliğin
merkezi hâline gelmiştir.
a) Mekke ve Kâbe ile İlgili Özel
Vazifeler
Mekke şehrini kuran Kusayy, şehrin
idâresi, Kâbe'nin bakımı ve Kâbe'yi ziyârete gelenlere hizmetle ilgili bazı
görevler ihdâs etti. Bu hizmetler Hz. İsmâil'in neslinden olan kimseler
tarafından yerine getiriliyordu. Bu hizmet ve görevlerden bir kısmı
şunlardır:
1- Hicâbe: Kâbe'nin perdedarlığı ve
anahtarlarını taşıma görevidir.
2- Sikâye: Kâbeyi ziyârete gelenlerin
suyunu temin etme ve Zemzem kuyusuna bakma görevidir.
3- Rifâde: Kâbeyi ziyâret için Mekke'ye
gelenleri ağırlama, barındırma ve muhtaçlara yardımcı olma hizmetidir.
4- Nedve: Kusayy tarafından yapılan
"Dâru'n-Nedve" adlı istişâre meclisi binâsında yapılan toplantılara
başkanlık etme görevidir. Savaş, sulh ve memleketin diğer bütün önemli
işlerinin kararı, burada yapılan toplantılarda verilirdi. Kırk yaşından küçük
olanlar, bu meclise alınmazlardı.
5- Livâ: Savaş zamanında ve askerin
toplanmasında sancağı taşıma görevidir.
6- Kıyâde: Savaşta askere komuta etme
görevidir.
7- Sefâre: Aynı toplum içindeki fertler
veya kabîleler arasında meydana gelen çekişmelerde hakem olarak arabulma
hizmetidir.
8- Hazine-i emvâl: Savaş için hazırlanan
silâh, mal ve âletleri muhâfaza etme görevidir.
9- Ezlâm: Oklar ile fal bakma işidir.
Kâbe'nin üzerine konulmuş olan Hubel adlı
putun yanında üç fal oku vardı. Birinde: "emeranî rabbî" (Rabbım
bana emretti); diğerinde "nehânî rabbî" (Rabbım bana yasak kıldı),
yazılıydı. Üçünçüsü ise boştu.
Yapacağı iş konusunda karar veremeyen
kişi, ezlâm işiyle görevli kimse aracılığı ile bu oklardan birini çekerdi.
Birinci ok çıkarsa, tasarladığı işi yapar, ikincisi çıkarsa o işten vazgeçerdi.
Üçüncüsü çıkarsa, o işi bir yıl erteler, ertesi sene falı yenilerdi.
10- Nezâre: Bir yerden başka bir yere
nakledilecek eşyayı kontrol ve muâyene ettikten sonra "taşıma
ruhsatı" verme görevidir.
Araplar arasında her biri büyük bir şeref
sayılan bu hizmet ve görevlerin hepsi Kusayy'ın elinde toplanmışken daha
sonra Kureyş arasında dağılmıştır.
b) Zemzem Suyu
Hz. İbrâhim, Milâttan yaklaşık 2000 yıl
kadar önce, Irak'ta Sümer şehirlerinden "Ur" sitesinde dünyaya
geldi. Peygamber olduktan sonra, halkı tek Allah'a imâna dâvet ettiği için,
Bâbil Hükümdârı Nemrut tarafından ateşe atıldı. Fakat Allah'ın emri ile ateş
onu yakmadı.(9) Kendisine imân eden İbrâni'lerle Filistin'e göçtü. Birara
Mısır'a gitti, orada da kendisine imân eden kimse bulamadığı için, tekrar
Filistin'e döndü.
Hz. İbrâhim, karısı Hâcer ile henüz
annesini emmekte olan oğlu Hz. İsmâil'i Allah'ın emri ile Filistin'den alıp,
Mekke'ye, Kâbe'nin bulunduğu yere götürdü. Onlara bir dağarcık hurma ve bir
kırba su bırakarak yanlarından ayrılıp Filistin'e döndü. O esnâda, henüz Kâbe
yapılmamış, Mekke şehri kurulmamıştı. Etrâfta ne insan, ne su, ne de hayat
işâreti vardı.
Hz. İbrâhim, eşi ve çocuğundan ayrılıp
onları göremeyecek kadar uzaklaştıktan sonra, Kâbe'nin bulunduğu yere
yönelerek:
"Rabbımız, zürriyetimden bir kısmını
senin kutsal evinin yanında, ekin bitmez (çorak), bir vâdi içinde
yerleştirdim. Rabbımız, (beyt'inde) namaz kılmaları için, insanlardan bir
kısmının gönüllerini onlara meylettir, şükretmeleri için onları meyvelerle
rızıklandır..."(10) diye duâ etti ve uzaklaşıp gitti.
Yanlarındaki hurma ve su bittikten sonra,
Hâcer çocuğunu olduğu yerde bırakıp, bir can yoldaşı görebilmek ve birkaç
yudum su bulabilmek ümidiyle Safâ ile Merve tepeleri arasında gidip geldiği
esnâda bir melek, ökçesiyle Zemzem suyunu ortaya çıkarmıştı. Hâcer bu sudan
kana kana içti, çocuğunu emzirdi ve Allah'a hamdetti.
c) Mekke Şehrinin Kurulması
Hz. İsmâil, daha sonra bu bölgeye
yerleşen "Cürhümîler" den bir kızla evlendi. Kendisi İbrânî,
Cürhümîler Yemenli Âribe (halis) Arablarındandı. Bu sebeple İsmâiloğullarına
"müsta'rabe (arablaşmış) arabları" denilir.
Yemen'de "Seylü'l-arim"(11)
denilen sel felâketinden sonra bu bölgeye gelen Huzâa Kabîlesi,
İsmâiloğullarının da yardımı ile, Cürhümîleri Mekke'den sürüp çıkardılar.
Cürhümîler, Kâbe'ye hediye edilmiş olan altın geyik heykelleri ile diğer
kıymetli eşyayı Zemzem kuyusuna atıp, üzerini toprakla doldurduktan sonra,
kuyuyu belirsiz hâle getirerek Mekke'den kaçtılar. Bu yüzden Zemzem kuyusu
uzun müddet kapalı kaldı.
Mekke bölgesinin hâkimiyeti ve Kâbe
muhafızlığı üç asır kadar Huzâalılarda kaldıktan sonra Kilâb (Hâkim)' in oğlu
Kusayy, milâdî 5 inci asırda Kâbe muhafızlığını ele geçirdi. Kureyş'in başına
geçerek, Huzâalıları bu bölgeden çıkardı. Kâbe'nin etrâfında bugünkü Mekke
şehrini kurdu. Ölümünden sonra kabîle başkanlığı ve Kâbe muhâfızlığı oğlu
Abdimenâfa, ondan da oğlu Hâşim'e kaldı. Haşim ticâret için gittiği Şam
seferinde Gazze'de ölünce, rifâde (ziyâretçileri ağırlama ve barındırma) ve
sikaye (ziyâretçilere su temin etme) vazifelerini küçük kardeşi Muttalib
üzerine aldı.
d) Şeybe'nin adı
Abdülmuttalib kaldı
Hâşim, Medine'de Hazrec kabîlesinin
Neccâr oğulları kolundan Amr kızı Selmâ ile evlenmiş, "Şeybe"
adında bir oğlu olmuştu. Selmâ Medine'den ayrılmadığından, Şeybe de Medine'de
dayılarının yanında büyümüştü. Hâşim'in vefâtından sonra, amcası Muttalib
O'nu Mekke'ye getirdi. Mekkeliler Muttalibin yanında tanımadıkları bir çocuk
görünce, Şeybeyi Muttalib'in kölesi sanarak, Ona "Abdülmuttalib"
dediler. Bu yüzden Şeybe, Abdülmuttalib adıyla anıldı.
e) İki Kurbanlığın Oğlu
Abdülmuttalib, 10 oğlu olduğu takdirde,
bunlardan birini Allah için kurban etmeyi adamıştı.(12) Bu eski âdet, bize
Hz. İbrâhim'in gördüğü bir rüyâ üzerine oğlu Hz.İsmâil'i kurban etmek
istemesini(13) hatırlatmaktadır.
Abdülmuttalib, çeşitli zevcelerinden 10
oğlu olunca aralarında kur'a çekerek adağını yerine getirmek istedi. Kur'a
sonucuna göre, ileride Rasûlullah (s.a.s.)'in babası olacak olan Abdullah'ın
kurban edilmesi gerekiyordu. Bir arrafe (kadın kâhin)nin tavsiyesine
uyularak, belirli sayıda deve ile Abdullah arasında kur'a çekildi. Kur'a
Abdullah'a düştükçe, develerin sayısı onar onar arttırılarak, yeniden
çekildi. 10 deve ile başlayan kur'a çekimi, develerin sayısı 100 olunca
nihâyet develere isâbet etti.(14) Böylece Abdullah'ın yerine 100 deve kurban
edildi. Bu olaya ve neslinden geldiği Hz. İsmail'in kurban edilmesi
teşebbüsüne işâretle Rasûlulllah (s.a.s.) Efendimizin:
"Ben iki kurbanlığın oğluyum"
(15) buyurduğu nakledilmiştir. O zamana kadar 10 deve olan diyet (öldürülen
bir kimsenin kan bedeli) de, bu olaydan sonra, 100 deveye yükselmiştir.(16)
İslâm Hukuku'nda kan bedelinin 100 deve olması, zamanla örf hâline gelen bu
olaya dayanmaktadır.
f) Zemzem Kuyusunun Temizlenmesi
Muttalib'in ölümünden sonra, kabîle
başkanlığı ile Rifâde ve Sikâye hizmetleri Abdülmuttalib'e verilmişti.
Abdülmuttalib, Zemzem'in yerini bulup yeniden kazdırdı. Cürhümîlerin
Mekke'den kaçarken kuyuya attıkları altın geyik heykelleri, kılıç ve zırhlar
çıkarılarak kuyu temizlendi. Zemzem kuyusunun idâresi,
Abdülmüttaliboğullarında kaldı.

(5) Bkz.Âl–i İmrân
Sûresi, 96
(6) Bkz. el-Bakara Sûresi,
127
(7) Kâbe, Hicretten,
yaklaşık 2793 yıl önce yapılmıştır. (Mahmut Esad, Tarih-i Din-i
İslâm,2/7)
(8) Bkz. el-Hacc Sûresi,
27-29
(9) Bkz. el-Enbiyâ Sûresi,
69-70
(10) Bkz. İbrâhim Sûresi,
37
(11) Bkz. es-Sebe'
Sûresi,16
(12) İbn Hişâm, 1/160;
İbnü'l-Esîr, el-Kâmil, 2/5; İbn Sa'd, et-Tabakat, 1/88
(13) Bkz. Saffât Sûresi,
102-110
(14) İbn Hişâm, 1/160-164;
İbnü'l-Esîr, a.g.e., 2 /6-7
(15) el-Aclûnî,
Keşfü'l-Hafa, 1/199 (Hadis No.606), Beyrut 1351
(16) İbn Hişâm,
1/163
|
|
3- FİL VAK'ASI
(Ebrehe'nin Kâbe'ye Saldırması) (571 M.)
Habeşistan Kırallığı'nın Yemen Vâlisi
Ebrehe, Hristiyanlığı Arabistan'da yaymak ve Arapları Kâbe ziyâretinden vazgeçirmek
için, San'a'da muhteşem bir kilise yaptırmıştı. Fakat, Araplardan bu kiliseye
ilgi gösteren olmadı. Üstelik, Kinâne Kabîlesi'nden bir Arap, bir gece
gizlice kilise içine pisledi. Ebrehe bunu bahâne ederek büyük bir ordu ile
Kâbe'yi yıkmak üzere Mekke üzerine yürüdü. Arapların bu orduya karşı
koyabilecek güçleri yoktu. Mekkeliler şehri boşaltarak etraftaki dağlara
çekildiler.
Ebrehe, Mekke yakınlarında karargâhını
kurdu. Kureyş Kabîlesinin reisi olan Abdülmuttalib'e elçi göndererek, kan
dökmek üzere değil, sâdece Kâbe'yi yıkmak için geldiğini bildirdi. Bu esnâda
Ebrehe'nin öncü kuvvetleri Mekkelilerin sürülerini yağmalayıp ordugâha
götürmüşlerdi. Bunlar arasında Abdülmuttalib'in de yüz devesi vardı.
Abdülmuttalib, Ebrehe'ye giderek yağmalanan sürülerin geri verilmesini
istedi. Ebrehe:
-"Ben, Kâbe'yi yıkmamam için ricâya
geldiğini sanmıştım. Görüyorum ki sen, develerinin derdindesin, bunu sana
yakıştıramadım..." deyince, Abdülmuttalib büyük bir vakarla:
-" Ben, develerin sâhibiyim, onları
istiyorum. Kâbe'nin de sâhibi var. O'nu sâhibi koruyacaktır" diye cevap
vermişti. Bu cevap karşısında Ebrehe, Abdülmuttalib'in develerini ve
Mekkelilerin yağmalanan bütün mallarını geri verdi.
Kur'an-ı Kerîm'de de açıklandığı üzere,
Ebrehe amacına ulaşamadı. Kâbe'yi yıkmak üzere hücûma geçileceği sırada,
Ebrehe'nin her seferinde berâberinde bulundurduğu Mamut adlı büyük fil ile
diğer filler her türlü çabaya rağmen, diz çöküp oldukları yerde kaldılar;
Kâbe cihetine yürümediler. Bu esnâda gök yüzünde beliren sürü sürü kuşlar,
ağızlarında ve pençelerinde taşıdıkları küçük taşları Kâbe'ye hücûma
hazırlanan askerlerin üzerine bıraktılar. Ebrehe'nin büyük ordusu bir anda
perişan oldu.(17) Büyük bir kısmı orada telef oldu. Kaçıp kurtulabilen
askerlerin bir kısmı ile Ebrehe San'a'ya döndü ise de, yakalandığı
hastalıktan kurtulamayarak çok geçmeden öldü.
Ordu'nun önünde yürüyen filler sebebiyle,
tarihte bu hâdiseye "Fil Vak'ası", bu olayın meydana geldiği seneye
de "Fil Yılı" denilmiştir.

(17) "Kâbe'yi
yıkmağa gelen fil sâhiplerine, Rabbinin ne ettiğini görmedin mi? Onların kötü
plânlarını (hile ve düzenlerini) boşa çıkarmadı mı? Onların üzerine sert
taşlar atan sürü sürü kuşlar gönderdi. Sonunda onları yenilmiş ekin yaprağı
gibi yapıverdi". (Fil Sûresi, 1-5)
Rasûlllah (s.a.s.)
Efendimiz, Fil Vak'ası'ndan 52 gün kadar sonra dünyaya geldiği için bu olayı
görmemişti. Fakat bu Sûre indiği esnâda bu olay o kadar iyi biliniyordu ki,
hayatta olanlardan, olayı görmemiş olanlar da sanki görenler kadar olaydan
haberdardı. Bu sebeple Hz. Muhammed (s.a.s.) olay sırasında henüz dünyaya
gelmemiş olduğu halde "görmedin mi?" buyrulmaktadır. Burada görmek
, "bilmek ve duymak" anlamında kullanılmıştır.
|