|
İKİNCİ KISIM
HZ. MUHAMMED (S.A.S.)'İN
PEYGAMBERLİK DEVRİ
(610-632)
Hz. Muhammed (s.a.s.) 40 yaşında Peygamber oldu. 23 yıllık
Peygamberlik devresinin 13 yılı Mekke'de, 10 yılı Medine'de geçti. Bu
itibârla Peygamberlik devresinin:
a) Nübüvvet'den Hicret'e
kadar devâm eden 13 yıllık süresine "Mekke Devri" (610- 622);
b) Hicretten vefâtına kadar
olan 10 yıllık süresine de "Medine Devri" (622-632) denir.
BİRİNCİ BÖLÜM
MEKKE DEVRİ
I- HZ.MUHAMMED (S.A.S.)'İN PEYGAMBER OLUŞU
1- HİRA'DA İNZİVÂ
Eskiden beri Mekke'deki hanîf
ve zâhitler, recep ayında inzivâya çekilirlerdi. Her biri, Mekke'nin 3 mil
(bir saat) kuzeyinde Hira (Nûr) dağında bir köşeye çekilir, tefekküre
dalardı. (49)
40 yaşlarına doğru Hz.
Peygamber (s.a.s.)'in kalbinde de bir yalnızlık sevgisi belirdi. O da Hira
(Nûr) Dağında bir mağaraya çekilip, günlerce orada kalıyor, Cenâb-ı Hakk'ın
sonsuz kudret ve azametini düşünerek O'na ibâdet ediyordu. Giderken azığını
da berâberinde götürüyor, bitince evine dönüyor, sonra tekrar gidiyordu.
Böylece Cenâb-ı Hakk, O'nu büyük vazifesine hazırlıyordu. Zaman zaman
"Sen Allah elçisisin..." diye kulağına sesler geliyor, fakat
etrafta hiç bir şey göremiyordu.(50)
Hz. Muhammed (s.a.s.)'e ilâhi
vahyin başlangıcı, sâdık rüyâlar şeklinde oldu. Gördüğü her rüya, olduğu gibi
çıkıyordu. (51) Bu hâl, altı ay kadar devam etti.
2-İLK VAHY
610 yılı Ramazan ayının(52)
Kadir Gecesinde,(53) ridâsına bürünüp Hira'daki mağarada düşünmeye dalmış
olduğu bir sırada, bir sesin kendisini ismi ile çağırmakta olduğunu duydu.
Başını kaldırıp etrafına baktı; kimseyi göremedi. Bu sırada her tarafı
ansızın bir nûr kaplamıştı; dayanamayıp bayıldı. Kendisine geldiğinde
karşısında vahiy meleği Cebrâil'i gördü. Melek O'na:
-"Oku" Dedi. Hz.
Muhammed (s.a.s.):
-"Ben okuma
bilmem", diye cevap verdi. Melek, Hz. Muhammed (s.a.s.)'i kucaklayıp
güçsüz bırakıncaya kadar sıkdı.
-"Oku" diye emrini
tekrarladı. Hz. Muhammed (s.a.s.) yine:
-"Ben okuma
bilmem..." cevâbını verdi. Melek emrini tekrarlayıp üçüncü defa Hz.
Peygamber (s.a.s.)'i sıktıktan sonra "el-Alak" Sûresi'nin ilk beş
âyetini okudu.
"Yaratan Rabb'ının
adıyle oku. O, insanı alak'tan (aşılanmış yumurtadan) yarattı. Oku, kalemle
(yazmayı) öğreten, insana bilmediğini belleten Rabb'ın sonsuz kerem
sahibidir." (El-Alak Sûresi, 1-5).
Meleğin arkasından Hz.
Peygamber (s.a.s.)'de bu âyetleri tekrarladı. Heyecanla mağaradan çıkarak
evine geldi. Yolda ilerlerken gök yüzünden bir sesin:
"Ya Muhammed. Sen
Allah'ın elçisisin, Ben de Cibril'im" dediğini duydu. Başını kaldırdığı
zaman, Cebrâil'i gördü.(54) Korku içinde evine vardı. Eşi Hz. Hatice'ye:
"Beni örtünüz, çabuk
beni örtünüz" dedi. Bir müddet dinlenip heyecânı geçtikten sonra
gördüklerini Hz. Hatice'ye anlattı, kendimden korkuyorum, dedi. Hz. Hatice,
O'nu şu ölmez sözlerle teselli etti.
"Öyle deme. Allah'a
yemin ederim ki, Cenâb-ı Hakk hiç bir vakit seni utandırmaz. Çünkü sen ,
akrabanı gözetirsin. İşini görmekten âciz kimselerin ağırlıklarını
yüklenirsin, Fakire verir, kimsenin kazandıramayacağını kazandırırsın.
Misâfiri ağırlarsın. Hak yolunda zuhûr eden olaylarda halka yardım
edersin..." (55)
3- VARAKA'NIN SÖZERİ
Hatice daha sonra Hz.
Peygamber (s.a.s.)'i amcazâdesi Nevfel oğlu Varaka'ya götürdü. Varaka
hanîflerdendi. Tevrât ve İncil'i okumuş, İbrânî dilini ve eski dinleri bilen
bir ihtiyardı. Varaka Peygamberimiz (s.a.s.)i dinledikten sonra:
-"Müjde sana yâ
Muhammed, Allah'a yemin ederim ki sen Hz. İsâ'nın haber verdiği son
Peygambersin. Gördüğün melek, senden önce Cenâb-ı Hakk'ın Musâ'ya göndermiş
olduğu Cibril'dir. Keşki genç olsaydım da, kavmin seni yurdundan çıkaracağı
günlerde sana yardımcı olabilseydim... Hiç bir Peygamber yoktur ki, kavmi
tarafından düşmanlığa uğramasın, eziyet görmesin..." (56) dedi.
Aradan çok geçmeden Varaka öldü.

(49) Tarih-i Din-i İslâm,
2/60
(50) İbn Hişâm, 1/250
(51) el-Buhârî, 1/3; Tecrid
Tercemesi, 1/3 (Hadis No:3); İbn Hişâm, 1/249-250
(52) Bkz. el- Bakara Sûresi,
185
(53) Bkz. el- Kadr Sûresi, 1
(54) İbn Hişâm, 1/253
(55) Bkz. el-Buhârî, 1/3;
Tecrid Tercemesi, 1/3-10. (Hadis No:3)
(56) Bkz. el-Buhârî, 1/3;Tecrid
Tercemesi, 1/3-10. (Hadis No:3)
|
|
II- NEBÎLİK VE RASÛLLUK
Şüpheziz,
seni biz, şâhit, müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönderdik".
(Fetih Sûresi, 8)
İlk vahiy'den sonra, kısa bir
süre vahyin arkası kesildi.(57) Bir gün Hz. Peygamber (s.a.s.) Hira'dan
dönerken, bir ses işitti. Başını kaldırıp semâya bakınca, kendisine daha önce
Hira'daki mağarada gelen meleği gördü. Korku ve heyecân içinde evine döndü.
"Hemen beni örtünüz,
beni örtünüz." dedi. Bu esnada Cebrâil, el-Müddessir Sûresinin ilk
âyetlerini getirdi.
"Ey örtüsüne bürünen (peygamber).
Kalk, (insanları) azâb ile korkut. Rabb'ının adını yücelt (Namaz'da tekbir
getir.) Elbiseni temiz tut. Kötü şeyleri terket." (el-Müddessir Sûresi,
1-5).
İlk vahiy ile Hz. Muhammed
(s.a.s.) "Nebî" olmuş, henüz başkalarına "Hak Dini"
tebliğ ile görevlendirilmemişti. Bu ikinci vahiy ile "Risâlet"
verildi. Hak Dini tebliğ ile görevlendirildi. Ancak açık dâvet emredilmedi.
1- İSLÂMDA İLK İBÂDET
İslâmda Allah'a imândan sonra
ilk farz kılınan ibâdet, namazdır. İkinci vahiy ile el-Müddessir Sûresinin
ilk âyetlerinin indirilmesinden sonra, Mekke'nin üst yanında bir vâdide,
Cibril (a.s.), Rasûlullah (s.a.s.)'e gösterip öğretmek için abdest almış,
peşinden Cibril'den gördüğü şekilde Rasûlullah (s.a.s.) de abdest almıştır.
Sonra Cibril (a.s.) Hz. Peygamber
(s.a.s.)'e namaz kıldırmış ve namaz kılmayı öğretmiştir.(58)
Eve dönünce Rasûlullah
(s.a.s.) abdest almayı ve namaz kılmayı eşi Hz. Hatice'ye öğretmiş, o da
abdest almış ve ikisi birlikte cemâatle namaz kılmışlardır.
2- İLK MÜSLÜMANLAR
"İyilik işlemekte
önde olanlar, karşılıklarını almakta da önde olanlardır."
(Vâkıa Sûresi, 10)
Hz. Peygamber (s.a.s.)'e ilk
imân eden ve O'nunla birlikte ilk defa namaz kılan kişi, eşi Hz. Hatice oldu.
Daha sonra evlâtlığı Hârise oğlu Zeyd.(59) ve amcasının oğlu Hz. Ali Müslüman
oldular.
a ) Hz. Ali'nin İslâm'ı
Kabûl Etmesi
Ebû Tâlib, Hz. Muhammed
(s.a.s.)'i, 8 yaşından 25 yaşına kadar evinde barındırmış O'nu öz
çocuklarından daha çok sevmişti. Evliliğinden sonra Hz. Muhammed (s.a.s.),
eşi Hz. Hatice'nin evine geçmiş ve maddî bakımdan refâha kavuşmuştu. (60) Ebû
Tâlib'in âilesi ise pek kalabalıktı. Peygamberimiz (s.a.s.) amcasının
sıkıntısının biraz azalması için 5 yaşından itibâren Ali'yi yanına almıştı.
Bu yüzden Ali, Hz. Peygamber (s.a.s)'in yanında kalıyordu.(61)
Hz. Ali, Peygamberimiz
(s.a.s.) ile Hz. Hatice'yi namaz kılarken görünce, bunun ne olduğunu sordu.
Peygamber Efendimiz, O'na Müslümanlığı anlattı. O da Müslümanlığı kabûl etti.
Bu esnâda Hz. Ali henüz on yaşlarında bir çocuktu.
b) Hz. Ebû Bekir'in
Müslüman Olması
Hz. Muhammed (s.a.s.)'in
yakın ve en samîmi dostu olan Ebû Kuhâfe oğlu Ebû Bekir, Kureyş kabîlesi'nin
Teymoğulları kolundandır. Baba ve anne tarafından soyu, Hz. Peygamber
(s.a.s.)'in soyu ile Mürre'de birleşir.
Hz. Ebû Bekir'in Mekke'de
Kureyş arasında büyük bir itibârı vardı. Zengin ve dürüst bir tüccârdı.
Aralarındaki güven ve samîmiyet sebebiyle, Peygamberimiz (s.a.s.) âilesi
dışındakilerden ilk olarak Hz. Ebû Bekir'i İslâm'a dâvet etti. Hz. Ebû Bekir
bu dâveti tereddütsüz kabûl etti. Esâsen, câhiliyet devrinde bile putlara hiç
tapmamış, ağzına bir yudum içki koymamıştı. Hz. Ebû Bekir'in Müslüman
olmasıyla, Peygamberimiz (s.a.s.) büyük bir desteğe kavuştu. Onun gayret ve
delâletiyle, Mekke'nin önemli şahsiyetlerinden Affân oğlu Osmân, Avf oğlu
Abdurrahman, Ebû Vakkas oğlu Sa'd, Avvâm oğlu Zübeyr, Ubeydullah oğlu Talha
da Müslümanlığı kabûl ettiler. Hz. Hatice'den sonra Müslüman olan bu 8 zata
"İlk Müslümanlar" (Sabıkûn-i İslâm) denilir.

(57) İlk vahiy ile ikinci
vahiy arasında geçen "fetret-i vahy" süresinin ne kadar devâm
ettiğine dâir rivâyetler 15 gün ile 3 yıl arasında değişmektedir. (Bkz.
Tecrid Tercemesi, 1/11. Hadis No: 4'ün açıklaması) Olayların seyrine göre,
1-2 aydan daha çok olmaması gerekir. 2-3 yıl gibi uzun süre olduğunu
söyleyenler, "gizli dâvet" süresi ile "fetret-i vahy"i
ayıramamış olmalıdırlar.
(58) İbn Hişâm, 1/260-261; Tecrid
Tercemesi, 2/231, (Hadis No: 227'nin açıklaması); Tâhir Olgun, İbâdet Târihi,
28, İstanbul, 1946
(59) Zeyd, Kudâa
kabilesindendi. Küçük yaşta esir edilmiş, köle olarak satılmıştı. Hz. Hatice,
evliliklerinden sonra O'nu Hz. Muhammed (s.a.s.)'e hediye etti. Babası
Hârise, oğlunu araya araya nihâyet Hz. Peygamber (s.a.s.)'in yanında buldu.
Hz. Peygamber (s.a.s.) kendisini âzâd ederek babası ile gitmesine izin verdi.
Fakat Zeyd, babası ile gitmedi; "babam da sensin, annem de..."
diyerek, Hz. Muhammed (s.a.s.)'den ayrılmadı. Hz. Muhammed (s.a.s.)'de onu
evlâd edindi. (İbn Hişâm, 1/265), Kur'an-ı Kerîm'de açık olarak adı geçen
sahâbî, yalnızca Zeyd'dir. (el-Ahzâb Sûresi, 37) Peygamberimiz (s.a.s.) onu
Ümmü Eymen ile evlendirmiş, bu evlilikten meşhûr komutan "Üsâme"
doğmuştur. Zeyd, Hicretin 8'inci yılında Mûte Savaşında şehid olmuştur.
(Geniş bilgi için bkz. Tecrid Ter. 4/538 - 540, Hadis No: 644)
(60) Bkz. ed-Duhâ Sûresi, 8
(61) Abbas da aynı maksatla
Câfer'i yanına almıştı. (Bkz. İbn Hişâm, 1/263)
|
|
3- AÇIK DÂVETİN BAŞLAMASI (613-614 M)
Peygamber
(s.a.s.) Efendimiz ilk üç yıl halkı gizlice İslâm'a dâvet etti. Yalnızca çok
güvendiği kimselere İslâm'ı açıkladı. (62) Başta Hz. Ebû Bekir olmak üzere,
Hak dini kabul etmiş olanlar da, el altından güvendikleri arkadaşlarını
teşvik ediyorlardı. Bu üç yıl içinde Müslümanların sayısı ancak 30'a
çıkabildi.(63) Bunlar ibâdetlerini evlerinde gizlice yapıyorlardı.
Peygamberliğin dördüncü
yılında (614 M.) inen: "Sana emrolunan şeyi açıkca ortaya koy,
müşriklere aldırma". (el-Hicr Sûresi, 94) anlamındaki âyet-i celile ile
İslâm'ı açıktan tebliğ etmesi emrolundu. Bunun üzerine Rasûl-i Ekrem (s.a.s.)
halkı açıktan İslâm'a dâvete başladı.
Harem-i Şerif'e gidip
kendisine inen âyetleri açıktan okuyordu:
"Ey insanlar şüphesiz
ben, göklerin ve yerin mülk (ve hâkimiyetine) sâhip ve kendinden başka hiç
bir tanrı olmayan, dirilten ve öldüren Allah'ın sizin hepinize gönderdiği
Peygamberiyim. O halde Allah'a, ümmî nebiy olan Rasûlune-ki O'da Allah'a ve
O'nun sözlerine inanmıştır,- imân edin, O'na uyun ki doğru yolu bulmuş
olasınız..." (el-A'raf Sûresi, 158) diyerek onları İslâm'a dâvet
ediyordu.
Açık dâvetin başlamasından
sonra, halkla daha kolay temas edebilmek için Rasûlullah (s.a.s.), kendi
evinden, Safâ ile Merve arasında işlek bir yerde bulunan "Erkam"ın
evine taşındı. Bir çok kimse bu evde İslâm'la şereflendiği için bu eve
"Dâr-ı İslâm" denildi.(64/1)
4- YAKIN AKRABASINI
İSLÂM'A DÂVETİ
"Önce en yakın akrabanı
(Allah'ın azâbıyla) korkut" (eş Şuarâ Sûresi, 214) anlamındaki âyet-i
celîle inince Rasûl-i Ekrem (s.a.s.), Safâ Tepesi'ne çıkarak:
"Ey
Abdülmuttaliboğulları, Ey Fihroğulları, Ey Abdimenâfoğulları, Ey
Zühreoğulları..." diyerek bütün akrabasına oymak oymak seslendi. Hepsi
toplandıktan sonra:
-"Ey Kureyş cemâati,
size "şu dağın eteğinde veya şu vâdide düşman süvârisi var. Üzerinize
baskın yapacak desem, bana inanır mısınız?" diye sordu. Hepsi bir
ağızdan:
-"Evet, inanırız, çünkü
şimdiye kadar senden hiç yalan duymadık, sen yalan söylemezsin..."
dediler. O zaman Rasûlullah (s.a.s.):
-"O halde ben size,
önümüzde şiddetli bir azâb günü bulunduğunu, Alah'a inanıp, O'na kulluk
etmeyenlerin bu büyüyk azâba uğrayacaklarını haber veriyorum... Yemin ederim
ki, Allah'tan başka ibâdete lâyık tanrı yoktur. Ben de Allah'ın size ve bütün
insanlara gönderdiği Peygamberiyim...(Rasûl-i Ekrem her bir oymağa ayrı ayrı
hitâb ederek) Allah'tan kendinizi ibâdet karşılığında satın alarak, azâbından
kurtarınız. Bu azâbtan kurtulmanız için, ben Allah tarafından verilmiş hiç
bir nüfûza sâhip değilim..."(64/2)
-"Ey Kureyş Cemâati! Siz
uykuya dalar gibi öleceksiniz. Uykudan uyanır gibi dirileceksiniz. Kabirden
kalkıp Allah divânına varınca, muhakkak dünyadaki bütün yaptıklarınızdan
hesâba çekileceksiniz. İyiliklerinizin mükâfâtını, kötülüklerinizin de
cezâsını göreceksiniz. "O Mükâfât ebedi Cennet, cezâ da Cehennem'e
girmektir..." (65) diyerek sözlerini bitirdi.
Peygamberimiz (s.a.s.)'in bu
sözleri, umumi bir muhâlefetle karşılanmadı. Yalnızca Ebû Leheb:
-"Helâk olasıca,
bizi bunun için mi çağırdın?" sözleriyle Rasûlullah (s.a.s.)'in gönlünü
kırdı. Bunun üzerine onun hakkında:
"Ebû Leheb'in iki elleri
kurusun,yok olsun. O'na ne malı ne de kazandığı fayda verdi. Alevli bir ateşe
yaslanacaktır O. Boynunda bükülmüş bir ip olduğu halde, karısı da odun
hammalı olarak." (Leheb Sûresi, 1-5) meâlindeki sûre-i celîle nâzil
oldu.(66)

(62) İbn Hişâm, 1/280
(63) Târih-i Din-i İslâm,
2/145; Bu esnâda Müslümanlık çevrede de yavaş yavaş duyuluyor, ağızdan ağıza
yayılıyordu. "Muhammed (s.a.s.) yeni bir din çıkarmış.. Abdülmuttalib'in
yetimine gökten haberler geliyormuş... diye alay edenler oluyordu.
(64/1) Târih-i Din-i İslâm,
2/151,
(64/2) Bkz. Riyâzü's-sâlihîn
Tercemesi, 1/361, (Hadis No: 327)
(65) el-Buhârî, 3/191 ve 4/161;
Tecrid Tercemesi, 8/252-255 (Hadis No: 1170) ve 9/283-289; İbnü'l-Esîr,
el-Kâmil, 2/60-61
(66) İbnü'l-Esîr,a.g..e.,
2/60-61; Târih-i Din-i İslâm, 2/154
|
|
III- MEKKE MÜŞRİKLERİNİN MÜSLÜMANLARA
KARŞI DAVRANIŞLARI
İslâm'ın
Mekke'de yayılmaya başlaması ile Mekke halkı iki kısma ayrıldı. l)
Müslümanlar, 2) Müslümanlığı kabûl etmeyen müşrikler.
Müşriklerin, Müslümanlara
karşı davranışları, sırasıyla beş safha geçirdi: Alay, hakaret, işkence,
ilişkileri kesme (boykot), memleketten çıkarma ve öldürme (şiddet
politikası).
1- ALAY VE HAKARET DÖNEMİ
Kureyşliler başlangıçta Hz.
Muhammed (s.a.s)'in Peygamberliğini önemsememiş göründüler. İmân etmemekle
beraber, putlar aleyhine söz söylemedikçe, Hz. Peygamber (s.a.s.)'in dâvetine
ses çıkarmadılar. Yalnızca, Rasûlullah (s.a.s.)'i gördüklerinde, "İşte
gökten kendisine haber geldiğini iddia eden..." diyerek eğlendiler.
Müslümanları alaya alıp küçümsediler. Böylece "alay devri" başlamış
oldu.
Kurân-ı Kerîm, onların bu
tutumlarını bize bildirmektedir.
"Suçlular, şüphesiz
mü'minlere gülerlerdi. Yanlarından geçtiklerinde, birbirlerine göz kırpıp, kaş
işâretiyle istihzâ ederlerdi. Arkadaşlarına döndüklerinde, eğlenerek (neş'e
içinde) dönerlerdi. Mü'minleri gördüklerinde, "bunlar gerçekten sapık
kimseler" derlerdi. (el-Mutaffifîn Sûresi, 29-32)
Putlarla ilgili, "Siz
de; Allah'ı bırakıp tapmakta olduklarınız (putlar) da, hiç şüphesiz Cehennem
odunusunuz..." (el-Enbiya Sûresi, 98) anlamındaki âyet-i kerîme inince,
müşrikler son derece kızdılar. Artık Müslümanlara düşman olup, hakaret
ettiler. Böylece, "hakaret devri" başladı.
Kureyş'in puta tapıcılıkta yararı
vardı. Mekke puta tapıcıların merkezi durumundaydı. Kâbe ve civârındaki
putları ziyâret için gelenlerle Mekke hergün dolup taşıyor, bu yüzden Kureyş,
hem para, hem itibâr kazanıyordu. Mekke'de Müslümanlık yayılırsa bütün bu
menfaatler elden gittiği gibi, diğer kabîleler Kureyş'e düşman olabilirlerdi.
Üstelik Müslümanlık herkesi eşit sayıyor, soy-sop, asâlet, zenginlik-fâkirlik
farkı gözetmiyordu. Bu yüzden Kureyş ileri gelenleri Müslümanlığı kendi
çıkarları için tehlikeli gördüler. Müslümanlığın yayılmasını önlemek ve
ortadan kaldırmak için her çâreye başvurdular.
2- İŞKENCE DÖNEMİ
a) Kureyş'in Ebû Tâlib'e
Başvurması:
Kureyş'in ileri gelenlerinden
Utbe b. Rabia, Şeybe b. Rabia, Ebû Cehil, Ebû Süfyan, Velîd b. Muğıra, Âs b.
Vâil ve Âs b. Hişâm'dan oluşan bir hey'et Hâşimoğullarının reisi Ebû Tâlib'e
gelerek:
"Kardeşinin oğlu
ilâhlarımıza hakaret ediyor, dinimizi yeriyor, bizi aptal, dedelerimizi sapık
gösteriyor. Ya O bu işten vazgeçsin, yahut sen himâyeden vazgeç de, biz
hakkından gelelim..." dediler. Ebû Tâlib onları tatlılıkla savdı.(67)
Hz. Peygamber (s.a.s.)'in eskisi gibi görevine devam ettiğini görünce yeniden
Ebû Tâlib'e geldiler.
"Artık sabır ve
tahammülümüz kalmadı. Ne olacaksa olsun, iki taraftan biri yok olsun, diğeri
kurtulsun..." diye tehdit ettiler. Ebû Tâlib durumun nâzik olduğunu
gördü. Bütün Kureyş'e karşı koyamazdı. Yeğeni Hz. Muhammed (s.a.s.)'e durumu
anlatarak:
-"Bak oğlum, akraba
arasında düşmanlık sokmak iyi olmaz. Sen yine dinine göre hareket et, ama
onların putlarını aşağılama, onlara sapık deme. Kendini de , beni de koru,
bana gücümün üstünde yük yükleme..." dedi. Hz. Peygamber (s.a.s.)
üzüldü. Artık amcası da kendisini koruyamıyacaktı. Müslümanlar henüz sayıca
az ve zayıftı. Mübârek gözleri yaşlarla dolarak:
-"Ey amca, Allah'a yemin
ederim ki, onlar sağ elime Güneş'i, sol elime de Ay'ı koysalar, ben yine
görevimi bırakmam..." diyerek ayrılmak üzere yerinden kalktı.Yeğeninin
gücenmesine dayanamayan Ebû Tâlib:
-"Ey kardeşimin oğlu,
istediğini söyle, yemin ederim ki, seni hiç bir zaman, hiç bir şey karşısında
himâyesiz bırakacak değilim." dedi.(68) Daha sonra Ebû Tâlib,
Hâşimoğullarını toplayarak durumu anlattı ve Kureyş'e karşı âile şerefi adına
Hz. Peygamber (s.a.s.)'in korunmasını istedi. Ebû Leheb'den başka bütün âile
fertleri, Müslüman olsun, olmasın, bu teklifi kabûl ettiler.(69)
b) Kureyş'in Hz.Peygamber
(s.a.s)'e Başvurması
Ebû Tâlib'e yaptıkları
mürâcaatlardan bir sonuç alamayınca Kureyş uluları bizzât, Hz. Peygember
(s.a.s.)'e geldiler:
-"Yâ Muhammed! Sen soy
ve şeref yönünden hepimizden üstünsün. Fakat Araplar arasında, şimdiye kadar
hiç kimsenin yapmadığını yaptın; aramıza ayrılık soktun, bizi birbirimize
düşürdün. Eğer maksadın zengin olmaksa, seni kabîlemizin en zengini yapalım.
Reislik istersen, başkan seçelim. Evlenmek düşünüyorsan, Kureyş'in en asil ve
en güzel kadınları ile evlendirelim. Eğer cinlerin kötülüğüne kapılmışsan,
seni tedâvî ettirelim. İstediğin her fedakârlığa katlanalım. Bu davâ'dan
vazgeç, düzenimizi bozma..." dediler. Rasûlullah (s.a.s.):
-"Söylediklerinizden hiç
biri bende yok. Beni Rabb'ım size Peygamber gönderdi, bana kitâp indirdi.
Cenâb-ı Hakk'ın emirlerini size tebliğ ediyorum. İmân ederseniz, dünya ve
âhirette mutlu olursunuz. İnkâr ederseniz, Cenâb-ı Hak aramızda hükmedinceye
kadar sabredip bekleyeceğim. Putlara tapmaktan vazgeçip, yalnızca Allah'a
ibadet ediniz...." diye cevâp verdi. (70)
- "Bizim 360 tane
putumuz Mekke'yi idâre edemezken bir tek Allah dünyayı nasıl idâre
eder..." diyerek gittiler.(71)
"O kâfirler, içlerinden
bir uyarıcının (Peygamberin) geldiğine şaştılar. 'Bu yalancı bir sihirbâzdır'
dediler. O (Peygamber) bütün ilâhları tek bir Tanrı mı yapmış? Bu cidden
şaşılacak birşey... dediler". (Sa'd Sûresi, 4-5).
c) İlk Müslümanların
Gördükleri Eza ve Cefalar
Müşrikler, Ebû Tâlib ve Hz.
Peygamberle yaptıkları görüşmelerden netice alamayınca Müslümanlara ezâ ve
işkenceye başladılar.(72)
Hz. Ebû Bekir, Hz. Osman gibi
kuvvetli ve itibârlı bir âileye mensup olanlara pek ilişemiyorlardı. Fakat
kimsesiz, fakir Müslümanlara, özellikle köle ve câriyelere cihân târihinde
eşine rastlanmayan vahşet derecesinde işkenceler yapıyorlardı. Ebû Füheyke,
Habbâb, Bilâl, Suhayb, Ammâr, Yâsir ve Sümeyye bunlardandı.
Safvân b. Ümeyye'nin kölesi olan
Ebû Füheyke, efendisi tarafından her gün ayağına ip bağlanarak, kızgın çakıl
ve kumlar üzerinde sürükletilirdi.
Demirci olan Habbâb, kor
hâlindeki kömürlerin üzerine yatırılmış; kömürler sönüp kararıncaya kadar,
göğsüne bastırılarak kıvrandırılmıştı.
Ammâr'ın babası Yâsir,
bacaklarından iki ayrı deveye bağlanıp, develer ters yönlere sürülerek
parcalanmış, kocasının bu şekilde vahşice öldürülmesine dayanamayıp
müşriklere karşı söz söyleyen Sümeyye, Ebû Cehil'in attığı bir ok darbesiyle
öldürülmüştü.(73)
Halef oğlu Ümeyye, kölesi
Habeşli Bilâl'i hergün çırılçıplak kızgın kumlar üzerine yatırır, göğsüne
kocaman bir taş koyarak güneşin altında saatlerce bırakır; Hz. Peygamber
(s.a.s.)'e küfretmesi, Müslümanlığı terk etmesi için ezâ ederdi. Birgün,
ellerini ayaklarını sımsıkı bağlayarak boynuna bir ip geçirmiş, sokak
çocuklarının eline vererek çıplak vücûdunu kızgın kumlar üzerinde Mekke
sokaklarında sürütmüştü. Sırtı yüzülüp kanlar içinde kalan Bilâl, bu durumda
yarı baygın halde bile "Ehad, Ehad" (Allah bir, Allah bir)
diyordu.(74)
Anne ve babası vahşice
öldürülen Ammâr, gördüğü işkencelere dayanamamış, müşriklerin istedikleri
sözleri söylemişti. Ellerinden kurtulunca, ağlayarak Hz. Peygamber (s.a.s.)'e
durumu anlatmış, Rasûlullah (s.a.s.)'de: "Sana tekrar eziyet ederlerse;
kurtulmak için yine öyle söyle" demişti."(75)
Hz. Ebû Bekir, müşrik
sâhiplerinin işkencelerinden kurtarmak için, yedi tane Müslüman köle ve
câriyeyi büyük bedeller ödeyerek satın alıp âzâd etmişti. Rasûlullah
(s.a.s.)'in müezzini Bilâl bunlardandı.(76)
Hâşimîlerden çekindikleri ve
Ebû Tâlib'in himayesinde olduğu için önceleri Rasûlullah (s.a.s.)'in şahsına
dokunamıyorlardı. Zamanla "mecnûn, falcı, şâir sihirbaz" gibi
sözler söylemeğe başladılar. En sonunda fırsat buldukça O'na da hakaret,
işkence ve her türlü kötülüğü yapmaktan çekinmediler. Geçeceği yollara
dikenler döküyorlar, üzerine pis şeyler atıyorlar, kapısına kan ve pislik
sürüyorlar, evinin önüne pislik atıyolardı. Bir defa Harem-i Şerifte namaz
kılarken "Ukbe b. Ebî Muayt" saldırıp boğmak istemiş, Hz. Ebû Bekir
kurtarmıştı (77) Başka bir zaman, Kâbe'nin yanında namaz kılarken, Ukbe b.
Ebî Muayt Ebû Cehil'in teşvikiyle yeni kesilmiş bir devenin iç organlarını,
secdeye vardığında üzerine atmış; kızı Fâtıma yetişip üzerindeki pislikleri
temizledikten sonra, başını secdeden kaldırabilmişti.(78) Müşriklerin
kötülükleri giderek dayanılmaz bir duruma gelmiş. Müslümanlar Mekke'de
barınamaz hâle gelmişlerdi.

(67) İbn Hişâm, 1/283-284; İbnü'l-Esîr, a.g.e., 2/63
(68) İbn Hişâm, 1/284; İbnü'l-Esîr, a.g.e., 2/64; Târih-i Din-i
islâm, 2/156
(69) İbn Hişâm, 1/287; Târih-i Din-i İslâm, 2/158
(70) İbn Hîşâm, 1/315-316; Târih-i Din-i İslâm, 2/161
(71) Târih-i Din-i İslâm, 2/163
(72) İbn Hişâm, 1/287
(73) Zâdü'l-Meâd, 2/116; Asr-ı Saâdet, 1/254
(74) Zâdü'l-Meâd, 2/116; Asr-ı Saâdet, 1/253
(75) "Kalbi imânla dolu olduğu halde, zor ve baskı altında
olan kimseler dışında, imândan sonra Allah'ı inkâr edip gönlünü küfre açan
kimselere Allah katından bir gazap vardır. Büyük azâb da onlar içindir."
(en-Nahl Sûresi, 106) anlamındaki âyet-i kerime o olaydan sonra indi.
(76) İbnü'l-Esîr, 2/66-70; Zâdü'l-Meâd, 2/117; Tecrid Tercemesi
6/ H.No 1017'nin izahı.
(77) el-Buharî, 4/240; Tecrid Tercemesi 10/45-48 (Hadis No :
1544); İbnül Esîr, a.g.e. 2/279
(78) el-Buhârî, 1/65; Tecrid Tercemesi, 1/161-164 (Hadis No:
177) ve 2/377-378 (Hadis No: 314); Rasûlüllah (s.a.s.) namazını bitirdikten
sonra, üç defa: "Allahım, Kureyş'i Sana havale ediyorum" buyurmuş
sonra da orada aralarında gülüşüp istihza etmekte olan Ebû Cehil, Utbe b.
Rabia, Şeybe, b. Rabia, Velid b. Ukbe b. Ebî Muayt, Ümeyye b. Halef'i isim isim
sayarak, "Allahım, şu güruhu sana havale ediyorum" buyurmuştur.
Bunların hepsi de Bedir Savaşında öldürülerek bir çukura atıldılar. Tecrid
Tercemesi, 1/161 (Hadis No: 177) ve 10/47-48
|
|
3- HABEŞİSTAN'A HİCRET
"Zulme
uğradıktan sonra, Allah yolunda hicret edenleri, and olsun ki, dünyada güzel
bir yerde yerleştiririz. Âhiret ecri ise daha büyüktür."
(en-Nahl Sûresi, 41)
a) Habeşistan'a İlk Hicret
Edenler (615 M.)
Müşriklerin ezâları
dayanılmaz bir hal almıştı. Müslümanlar serbestçe ibâdet edemiyorlardı. Bu
sebeple Rasûlullah (s.a.s.) Müslümanların Habeşistan'a hicret etmelerine izin
verdi.
Müslümanlar Habeşistan'a iki
defa hicret ettiler. İlk defa 12'si erkek, 4'ü kadın 16 kişi Mekke Devri'nin
(Peygamberliğin) 5'inci yılında (615 M.) Recep ayında Mekke'den gizlice
ayrılarak Kızıldeniz kıyısında birleştiler. Başlarında bir reisleri yoktu.
Buradan kiraladıkları bir gemi ile Habeşistan'a geçtiler. İçlerinde, Hz.
Osman, eşi Rukiyye, Zübeyr b. Avvâm, Abdurrahman b. Avf ve Abdulllah b.
Mes'ûd gibi muhterem zâtlar da vardı.(79)
b) İkinci Habeşistan
Hicreti (616 M.)
İlk hicret edenler
Habeşistan'da iken inen "en-Necm Sûresi"ni Hz. Peygamber (s.a.s.)
Hârem-i Şerifte müşriklere okudu. Bitince, sûrenin sonunda "secde
âyeti" bulunduğu için, Allah'a secde etti. Bu sûrenin 19 ve 20'inci
âyetlerinde müşriklerin putlarından "Lât, Uzza ve Menât'ın"
isimleri de geçtiğinden müşrikler de Hz. Peygamber (s.a.s.)'le birlikte
putları için secde etmişlerdi. Bu olay, "Mekkeliler toptan Müslüman
oldu" diye bir şâyianın çıkmasına sebep olmuş, bu asılsız şâyia tâ
Habeşistan'da duyulmuş, bu yüzden hicret eden Müslümanlar da, Habeşistan'da
üç ay kaldıktan sonra dönmüşlerdi.(80) Müslümanlar, Habeşistan'dan
döndüklerine pişman oldular. Çünkü müşrikler zulüm ve işkencelerini daha da
artırmışlardı. Bu sebeple Müslümanlar, Mekke Devri'nin 7'inci yılında (616
M.) 77'si erkek, 13'ü kadın olmak üzere 90 kişi 2'inci defa Habeşistan'a
hicret ettiler. Bu ikinci hicrette kafile başkanı Hz. Ali'nin ağabeyi Câfer
Tayyar'dı.(81)
c) Kureyş Elçileri İle
Câfer Arasında Geçen Münâzara
Müslümanların Habeşistan'a
hicreti, müşrikleri endişelendirdi. Müslümanlığın etrâfa yayılmasından
korktular. Hicret eden Müslümanların kendilerine teslim edilmesi için
Habeşistan Necâşi'si (82) Ashame'ye kıymetli hediyelerle Amr b. Âs ile
Abdullah b. Ebî Rabia'yı elçi olarak gönderdiler.(83) Necâşi Müslümanlarla
Kureyş elçilerini huzurunda karşılaştırdı. Müslümanlara:
-"Kureyşliler elçi göndermişler,
sizi geri istiyorlar, ne dersiniz" diye sordu. Müslümanların reisi Câfer
ayağa kalkarak:
-"Ey hükümdar, sorunuz
onlara, biz onların kölesi miyiz?"
Kureyş delegeleri adına Âs
oğlu Amr (Amr b.Âs) cevâp veriyordu:
-Hayır, hepsi hürdür.
-Onlara borcumuz mu var?
-Hayır, hiç birinde
alacağımız yok.
-Kısas edilmemiz için,
onlardan öldürdüğümüz kimse var mı?
-Öyle bir isteğimiz yok.
-O halde bizden ne
istiyorlar?
Amr cevap verdi:
-"Bunlar atalarımızın
dininden çıktılar, ilâhlarımıza hakaret ettiler, gençlerin inançlarını
bozdular, aramıza ayrılık soktular."
Bu iddialara karşı Câfer:
-"Ey hükümdar, biz câhil
bir kavimdik. Taştan, ağaçtan yaptığımız putlara tapıyorduk. Kız
çocuklarımızı diri diri taprağa gömüyor, ölmüş hayvanların leşlerini yiyorduk.
İçki, kumar, fuhuş ve hertürlü ahlâksızlığı yapıyorduk. Hak hukuk
tanımıyorduk. Kuvvetliler zayıfları eziyor, zenginler fakirlerin sırtından
geçiniyordu.
Cenâb-ı Hakk bizim
hidâyetimizi diledi. İçimizden soyu-sopu, asâleti, ahlâk, fazilet ve dürüstlüğü
hakkında kimsenin kötü söz edemeyeceği bir Peygamber gönderdi. O bizi puta
tapma zilletinden kurtardı. Tek, Allah'ı tanıttı. Yalnız O'na kulluğa
çağırdı. Bütün ahlâksızlıklardan uzaklaştırdı. Doğru söylemeği, emâneti
gözetmeyi, akrabalık haklarına riâyeti, komşularla hoş geçinmeyi öğretti.
Yalan söylemeği, yetim malı yemeği, haksızlık etmeği yasakladı.
Biz O'na inandık. O'nun
gösterdiği Hak Dini kabûl ettik. Bu yüzden kavmimizin hakaret ve
işkencelerine uğradık. Fakat dinimizden dönmedik. Dayanamaz hâle gelince
onlardan kaçıp, sizin himâyenize sığındık..." dedi. Kur'ân-ı Kerim'den
âyetler okuyarak herkesi heyacâna getirip ağlattı.(84) Hz. İsâ ve Meryem'le
ilgili olarak:
"Meryem çocuğu alıp
kavmine getirdi. Onlar: Meryem, utanılacak bir şey yaptın. Ey Harûn'un
kızkardeşi, baban kötü bir kimse değildi, annen de iffetsiz değildi...
dediler. Meryem çocuğu gösterdi: Biz beşikteki çocukla nasıl konuşabiliriz...
dediler. Çocuk: Ben şüphesiz Allah'ın kuluyum, bana kitap verdi ve beni
Peygamber yaptı. Nerede olursam olayım, beni mübârek kıldı. Yaşadığım
müddetçe namaz kılmamı, zekât vermemi ve anneme iyi davranmamı emretti, beni
bedbaht bir zorba kılmadı. Doğduğum günde, öleceğim günde ve dirileceğim
günde bana selâm olsun.. dedi".
İşte hakkında şüpheye düştükleri
Meryem oğlu İsâ gerçek söze göre budur." (Meryem Sûresi, 27, 34)
Bu âyetleri dinleyen Habeş
hükümdarı:
-"Allah'a yemin ederim
ki, bu sözler Hz. İsây'a gelen sözlerle aynı kaynaktan," dedi ve Kureyş
elçilerinin teklifini reddetti.(85)
Ertesi gün, Amr Necâşi'nin
huzuruna çıkarak:
-"Onlar Hz. İsâ hakkında
yakışıksız sözler söylüyorlar", diyerek hükümdarı tahrik etmek istedi.
Çünkü Habeş Necâşisi Ashame Hırıstiyandı.
Bu idiaya karşı Câfer:
-"Biz, Hz. İsâ hakkında
Cenâb-ı Hak Kur'ân'da ne bildirmişse ancak onu söyleriz" dedi ve sonra
şu anlamdaki âyeti okudu.
"Meryem oğlu İsâ Mesih,
Allah'ın Peygamberi, Meryem'e ulaştırdığı kelimesidir. O, Allah tarafından
bir rûhdur..." (en-Nisâ Sûresi, 171)
Bunun üzerine Necâşi yerden
bir çöp alıp göstererek:
"-Hz. İsâ'nın dedikleri
ile sizin söyledikleriniz arasında şu çöp kadar bile fark yok. Sizi ve
Peygamberinizi tebrik ederim. Şehâdet ederim ki, O zât, hak Peygamberdir.
O'nu Hz İsâ müjdelemişti..." dedi. Sonra, Kureyş elçilerine:
"-Peygamberlerini
yalanlayan kavmin hediyesi bana lâzım değil," diyerek getirdikleri
hediyeleri geri verdi.(86)
Habeşistan'da Müslümanlar
güven içinde kaldılar. Bunlardan bir kısmı, Müslümanlar Medine'ye hicret
edince Medine'ye gittiler (622 M.). Bir kısmı Hudeybiye barışına kadar orada
kaldılar. (628 M.) Câfer'in başkanlığında son 16 kişilik kafile ise Hayber'in
fethi esnâsında Medine'ye döndü. (628 M.)

(79) İbn Hişâm, 2/344-353;
İbnü'l-Esir, a.g.e., 2/76-77; Zâdü'l-Meâd, 2/117
(80) İbnü'l-Esîr, a.g.e., 2/77;
İbn Hişâm, 2/3; Zâdü'l-Meâd, 2/118
(81) İbnü'l-Esîr, a.g.e, 2/78.
(82) "Necâşi", Habeş
hükümdârlarının ünvanıdır.
(83) İbn Hişâm, 1/356-357;
İbnü'l-Esîr, 2/79; Zâdü'l-Meâd, 2/121
(84) İbn Hişâm, 1/359-360;
İbnü'l-Esîr, a.g.e., 2/79-81; Târih-i Din-i İslâm, 2/216-218
(85) İbn Hişâm, 1/360; Târih-i
Din-i İslâm, 2/221
(86) İbn Hişâm, 1/361-362;
İbnü'l-Esîr, 2/81
|