|
4- HZ. HAMZA VE HZ. ÖMER'İN MÜSLÜMAN
OLMALARI
a) Hz. Hamza'nın Müslüman Olması
Hamza, Peygamberimizin amcalarındandır.
Süveybe'den O da emdiği için, Rasûlullah (s.a.s.) ile süt kardeştir. Mekke
Devri'nin 6'ıncı (616 M.) yılında Müslüman olmuştur.
Peygamberimiz bir gün "Safâ"
tepesinde otururken yanından Ebû Cehil geçti. Rasûlullah (s.a.s.)'e çirkin
sözlerle hakarette bulundu. Peygamberimiz hiç bir karşılık vermedi.
Hamza o gün ava gitmişti. Dönüşünde, bir
câriye, olayı Hamza'ya anlattı. Hamza henüz Müslüman olmamıştı. Yeğenine
hakaret edilmesine dayanamadı, silahını çıkarmadan, derhal Kureyşin toplantı
yerine gitti. "Kardeşimin oğluna hakaret eden sen misin?" diyerek
yayı ile Ebû Cehil'in kafasına vurup yaraladı. Ebû Cehil, "Hamza
Müslüman oluverir" korkusu ile ses çıkarmadı. (87) Ebû Cehil'den, Peygamberimize
yaptığı hakaretin öcünü alan Hamza, Rasûlullah (s.a.s.)'e giderek O'nu
teselli etmek istedi. Rasûlullah (s.a.s.)'in ancak imân etmesi ile memnûn
olacağını söylemesi üzerine, şehâdet getirip Müslüman oldu.(88)
Hz. Hamza son derece cesûr, kuvvetli,
gözünü budaktan sakınmaz bir kişiydi. Kendisinden üç gün sonra da Ömer
Müslüman oldu. Bu ikisinin Müslüman olmalarıyla, Müslümanlar büyük destek
buldular.
b) Hz. Ömer'in Müslüman Olması
Hz. Hamza'nın İslâm'ı kabûlü,
Müslümanları sevindirmiş fakat müşrikleri telaşlandırmıştı. Kureyş ileri
gelenleri "Dârü'n-Nedve" de toplandılar. "Bunlar gittikce
çoğalıp kuvvetleniyorlar, çabuk çâresine bakmazsak, ileride önünü
alamayacağımız tehlikeler doğar... Buna kesin çâre bulmalayız" dediler. Çeşitli
teklifler ortaya atıldı. Ebû Cehil:
"-Muhammed (s.a.s.)'i öldürmekten
başka çıkar yol yok. Bu işi yapana şu kadar deve ve altın verelim,"
deyince Ömer ayağa kalktı:
"-Bu işi ancak Hattâb oğlu
yapar"? dedi. Ömer alkışlar arasında yola çıktı. Silahlarını kuşanıp
giderken yolda Abdullah oğlu Nuaym'e rastladı. Nuaym:
"-Nereye böyle ya Ömer"? diye
sordu. Ömer:
"-Araplar arasına ayrılık sokan
Muhammed'in vücûdunu ortadan kaldırmağa"... diye cevâp verdi.
"-Ya Ömer, sen çok zor bir işe
kalkışmışsın. Müslümanlar Muhammed (s.a.s.)'in etrafında pervane gibi
dönüyor, seni O'na yaklaştırmazlar. Yapabildiğini kabûl etsek, Hâşimoğulları
seni yaşatmazlar"... dedi. Ömer bu sözlere kızdı.
"-Yoksa sen de mi onlardansın"?
diye çıkıştı. Nuaym:
"-Sen benden önce kendi yakınlarına
bak. Enişten Saîd ile kız kardeşin Fâtıma Müslüman oldular," dedi.
Ömer buna hiç ihtimâl vermedi. Fakat
içine düşen şüpheyi gidermek için, yolunu değiştirip doğru eniştesi Saîd b.
Zeyd'in evine vardı. Bu esnâda içeride Kur'ân-ı Kerîm okunuyordu. Ömer, kapı
önünde okunanları işitti. Kapıyı kırarcasına vurdu.
İçerdekiler Ömer'i görünce telaşlandılar.
Ömer'in İslâm'a olan düşmanlığını biliyorlardı. Hemen Kur'ân sahifesini
sakladılar ve kapıyı açtılar. Ömer:
-"Nedir o okuduğunuz şey"? diye
bağırdı. Eniştesi:
-"Bir şey yok", diye cevap
verdi. Ömer:
-"İşittiklerim doğruymuş"
diyerek, hiddetle eniştesinin üzerine atıldı. Araya giren kız kardeşinin, bir
tokatla yüzünü kan içinde bıraktı. Canı yanan kızkardeşi Fâtıma:
-"Ya Ömer, Allah'tan kork. Ben ve
eşim Müslüman olduk, bundan gurur duyuyoruz ve senden korkmuyoruz. Öldürsen
de dinimizden dönmeyiz"... dedi ve şehâdet getirdi. Yüzü kan içindeki
kız kardeşinin bu hâli ve sözleri Ömer'i sarstı, kalbinde bir yumuşama
başladı, âdeta yaptıklarına pişmandı. Olduğu yere oturdu:
-"Hele şu okuduğunuz şeyi getirin,
göreyim", dedi. Kız kardeşi Kur'ân-ı Kerîm sahifesini O'na verdi. Bu
sahife "Tâ Hâ" veya "Hadîd" Sûresinin ilk âyetleriydi.
Ömer büyük bir ilgi ile sahifeyi okumaya başladı.
"Göklerde ve yerde ne varsa, hepsi
Allah'ı tesbîh ederler. Yegâne galip ve hikmet sahibi olan O'dur. Göklerin ve
yerin hükümranlığı O'nundur, hem diriltir, hem öldürür. O her şeye
hakkıyla kâdirdir. O her şeyden öncedir. Kendisinden sonra hiç bir şeyin
kalmayacağı Son'dur, varlığı aşikârdır, gerçek mâhiyeti insan için gizlidir,
O her şeyi bilir"... (el- Hadîd Sûresi, 1-3)
Ömer bu âyetleri okuduktan sonra derin
bir düşünceye daldı. Allah Kelâmı'nın yüksek mânâ ve fesâhati onun kalbine
işlemişti. "Göklerde ve yerde olan şeyler hepsi Allah'ın, bizim
putlarımızın bir şeyi yok...," diye düşündü. "Beni Rasûlullah
(s.a.s.)'in yanına götürün" dedi O esnada Hz. Peygamber (s.a.s.) Safâ
semtinde Erkâm'ın evindeydi.
Ömer'in silahlı olarak geldiğini gören
Müslümanlar telaşlandılar. Yalnızca, Hz. Hamza:
-İyilik için gelirse ne âlâ, aksi halde
geleceği varsa, göreceği de var, telâşa gerek yok... dedi. Sağından ve
solundan iki kişi tutarak Rasûlullah (s.a.s.)'in huzuruna götürdüler. Ömer,
Hz. Peygamber (s.a.s.)'in önünde diz çökerek şehâdet getirdi. Orada
bulunanlar sevinçlerinden hep birden tekbir getirdiler. Safâ tepesinde
yükselen "Allâhü Ekber" sadâsı ile Mekke ufuklarını
çınlattılar.(89)
Ömer:
-"Kaç kişiyiz"? diye sordu.
-"Seninle 40 olduk," dediler.
Ömer:
-"O halde ne duruyoruz"? Hemen
çıkalım, Harem-i Şerîf'e gidelim, dedi. Bütün Müslümanlar toplu halde Kâbe'ye
gittiler.
Kureyş, Dâru'n-Nedve'de sonucu merak
içinde beklemekteydi. Müslümanların toplu halde Harem-i Şerîf'e ilerlediğini
görünce:
-"İşte Ömer, hepsini önüne katmış
getiriyor... " dediler.
Ömer Kureyşlileri görünce:
-"Beni bilen bilsin, bilmeyen
öğrensin, Ben Hattab oğlu Ömer'im. İşte Müslüman oldum..." dedi ve
şehâdet getirdi. Kureyşliler şaşkına döndüler. Her biri bir tarafa savuştu.
Müslümanlar ilk defa Harem-i Şerîfte saf
olup topluca namaz kıldılar.(90)
Hamza ve Ömer'in Müslüman olmalarıyla,
İslâm'ın yayılması hız kazandı. Daha önce 6 yılda sayıları ancak 40 kişiye
ulaşabilmişken bir yıl sonra Müslümanların sayısı 300'ü geçmiş, bunlardan 90
kişi Habeşistan'a hicret etmişti.

(87) İbn Hişâm, 311-312; İbnü'l-Esîr,
2/83
(88) Târih-i Dini İslâm, 2/228
(89) İbn Hişâm, 1/366-371; İbnü'l-Esîr,
a.g.e., 2/84-87
(90) Târih-i Din-i İslâm, 2/238-239
|
|
5- MÜŞRİKLERİN BOYKOT İLÂNI
a) Müslümanların Muhâsaraya Alınması
(616 M.)
Mekke müşrikleri, İslâm nûrunun sönmesi
için , ellerinden gelen her şeyi yaptılar. Alay, hakaret ve işkencenin her
çeşidini denediler. Bütün bunlar İslâm'ın yayılmasına, Müslümanların
sayılarının günden güne artmasına engel olamıyordu.
Mekke Devri'nin 7'nci yılı (616 M.)
Muharrem ayında Kureyş ileri gelenlerinden 40 kişi Ebû Cehil'in başkanlığında
toplandılar. Hâşim oğullarıyla alış-veriş yapmamağa, kız alıp-vermemeğe,
görüşüp buluşmamağa, ekonomik ve sosyal her türlü ilişkiyi kesmeğe karar
verdiler. Bu kararı bir ahidnâme şeklinde yazıp mühürlediler ve bir beze
sararak Kâbe'nin içine astılar. Böylece Müslümanları canlarından bezdirip Hz.
Peygamberin kendilerine teslim edileceğini umdular. Karara aykırı hiç bir şey
yapmayacaklarına dâir yemin ederek karar hükümlerini müsâmahasız uygulamağa
başladılar.(91)
Bu karardan sonra, şurada-burada dağınık
halde olan bütün Müslümanlar Ebû Tâlib mahallesi'nde Hâşimî'lerle
birleştiler. Ebû Leheb, Hâşimî'lerden olduğu halde, müşriklerle beraber oldu
ve mahalleden çıktı. Ebû Tâlib, Müslüman olmadığı halde, Müslümanların başına
geçti. Hz. Peygamber de üç yıldan beri ikamet etmekte olduğu Erkâm'ın
evinden, Ebû Tâlib Mahallesine taşındı. Müslümanlar burada üç yıl (616-619
M.) abluka altında kaldılar.
b) Acıklı Günler
Müslümanlar abluka altında kaldıkları bu
üç yıl içinde çok sıkıntı çektiler. Yeteri kadar erzâk temin edemedikleri
için, açlıktan ağaç yapraklarını yediler. Bazı küçük çocuklar, gıdasızlıktan
öldü. Ebû Cehil gece-gündüz Ebû Tâlib Mahallesi'ne girip çıkanları kontrol
ediyor, mahalleye gizlice yiyecek maddesi sokulmasına imkân vermiyordu. Hamza
ve Ömer gibi cesûr olanların dışında kimse çarşıya çıkıp alış-veriş
yapamıyordu. Sa'd İbn Ebî Vakkas, bir defa bulduğu bir deri parçasını
ıslatmış, ateşte kavurarak yemişti. Kadınların ve çocukların açlıktan
feryatları mahalle dışından duyuluyordu. Müslümanlar yıllık yiyecek ve diğer
ihtiyâçlarını ancak "eşhür-i hurum" denilen kan dökülmesi yasak
dört ayda (Zilkade, Zilhicce, Muharrem ve Recep) temin etmeğe çalışıyorlardı.
Peygamber Efendimiz de dâvet ve tebliğ vazifesini, özellikle Mekke'ye
dışarıdan gelenlere ancak bu aylarda yapabiliyordu. Müslümanlar üç yıl süren
bu boykot esnâsında dayanılmaz sıkıntılara katlandılar. Fakat Kureyş bundan
da hiç bir netice alamadı.
c) Boykot Anlaşması'nın
Yırtılması
Müslümanların bu acıklı durumu
müşriklerden bazı insaflı kimseleri de rahatsız etmeğe başladı. Hişâm b. Amr,
Züheyr b. Ebî Ümeyye, Mut'im b. Adıy, Ebu'l-Bahterî, Zem'a b. Esved ve Adıy
b. Kays bu kararı bozmak üzere anlaştılar.(92) Kureyş'in toplu bulunduğu bir
anda Harem-i Şerîf'e gittiler. İçlerinden Züheyr:
-"Ey Kureyş topluluğu, şu yaptığımız
şey, insanlığa yakışmaz. Biz her imkândan yararlanırken, bizim kabilemizin
bir kolu olan Hâşimoğullarının aç bırıkılması insâfla bağdaşmaz. Bu kararın
bozulması gerekir... Yemin ederim ki bu zâlim ahidnâme yırtılmadıkça buradan
ayrılmıyacağım." diye söze başladı. Ebû Cehil, Züheyr'i susturmak
istediyse de, diğerleri de onu destekledikleri için muvaffak
olamadı.(93)
Esâsen Kâbe' ye astıkları bu ahidnâmenin
ağaç kurtları tarafından yendiğini Hz. Peygamber (s.a.s.) haber vermişti. Bir
köşede oturmakta olan Ebû Tâlib de:
-"Gidin, bakın. Eğer yeğenimin sözü
doğru çıkmazsa ben her istediğinize râzıyım. Ama doğru ise sizin de bu zulme
son vermeniz gerekir." demiş, bu haber bütün Mekke'de yayılmıştı.
Gerçekten, ahidnâmeyi yırtmak için ellerine aldıklarında, bütün yazıların
kurtlar tarafından yenilmiş olduğunu gördüler.(94) Müslümanlar Mekke
Devri'nin 10'uncu yılında böylece bu korkunç boykottan kurtulmuş
oldular.

(91) el-Buhârî, 2/158; Tecrid Tercemesi,
6/132 (Hadis No: 786); İbnü'l-Esîr, 2/87; Târih-i Din-i İslâm, 2/243-246; İbn
Kayyım, Zâdü'l-Meâd, 2/122
(92) İbn Hişâm, 2/14-17; İbnü'l-Esîr, 2/
88; Târih-i Din-i İslâm, 2/200-252
(93) İbn Hişâm, 2/15-16; İbnü'l-Esîr, 2/89.
(94) İbn Hişâm, 2/16; İbnü'l-Esîr, 2/89-90;
Zâdü'l-Meâd, 2/123; Tecrid Tercemesi, 6/133
|
|
Sayfa Başı
|
|
IV- HÜZÜN YILI (Nübüvvet'in 10.Yılı)
1- İKİ BÜYÜK ACI;
EBÛ TÂLİB VE Hz. HATİCE'NİN
VEFATLARI
Müslümanlar ablukadan kurtuldukları için
sevindiler. Çektikleri sıkıntıları unutmağa başladılar. Fakat sevinçleri uzun
sürmedi. Boykotun kalkmasından 8 ay kadar sonra, iki büyük acı ile
karşılaştılar. Mekke Devri'nin 10'uncu yılı Şevvâl ayında önce Ebû Tâlib, üç
gün sonra da Hz. Hatice vefât etti.(95/1)
Ebû Tâlib, Müslüman olmamıştı.(95/2)
Fakat Hz. Peygamber (s.a.s.)'e son derece bağlıydı. O'nu çok seviyor, bu
yüzden her fedâkârlığa katlanarak, müşriklerden gelecek kötülüklere karşı
O'nu koruyordu. Ölürken bile, Hâşimoğullarına, "O'na bağlı kalmalarını,
uğrunda her fedâkârlığı yapmalarını, sözünden çıkmamalarını" vasiyyet
etmişti.
Hz. Hatice O'nun gam ortağı, şefkatli bir
hayat arkadaşıydı. En sıkıntılı anlarında O'nu teselli ediyor, bütün varlığı
ile O'na destek oluyordu.
En büyük desteği olan, sevdiği iki insanı
peşpeşe kaybettiği için Rasûlullah (s.a.s.) çok üzüldü. Bu sebeple Mekke
Devri'nin 10'uncu yılına "Senetü'l-huzn" (Hüzün yılı )
denildi.
Müşrikler, Ebû Tâlib'in sağlığında, Hz.
Peygamber (s.a.s.)'in şahsına pek ilişemiyorlardı. O'nun ölümünden sonra,
Rasûlullah (s.a.s.)'in şahsına da her türlü kötülüğü yapmağa başladılar. Bir
defa, Kâbe'de namaz kılarken, Ebû Cehil'in teşvîki ile Ebû Muayt oğlu Ukbe,
yeni kesilmiş bir devenin barsaklarını getirip, secdede iken üzerine koymuş,
Rasûlullah (s.a.s.) başını secdeden kaldıramamıştı. Kızı Fâtıma yetişerek,
üzerini temizlemiş, Rasûlullah (s.a.s.) namazını bitirdikten sonra etrâfında
gülüşen müşrikleri işâret ederek üç defa:
-"Allah'ım Kureyşten şu zümreyi sana
havâle ediyorum" dedikten sonra:
"Ebû Cehil'i, Ebû Muayt oğlu
Ukbe'yi, Haccâc oğlu Şu'be'yi, Rabîa'nın oğulları Utbe ve Şeybe'yi, Halef'in
oğulları Übeyy ve Ümeyye'yi, sana havâle ediyorum." diye isimlerini
birer birer saymıştı. Rasûlullah (s.a.s.)'in isimlerini saydığı bu azılı
müşriklerin hepsi de Bedir Savaşı'nda katledilip, leşleri Bedir'deki
"Kalîb" denilen kuyuya atılmıştır.(96)
2- TÂİF YOLCULUĞU (620 M.)
a) Hz. Peygamber'in Tâif'te
Karşılanışı
Kureyş'in zulümleri artık katlanılamaz
bir duruma gelmişti. Bu yüzden Hz. Peygamber (s.a.s.) Mekke Devri'nin 10'uncu
yılı (620 M.) Şevvâl ayında, yanına evlâtlığı Hârise oğlu Zeyd'i de alarak Tâif'e
gitti. Tâiflileri "Hak Din"e dâvet edecekti.
Tâif'te Sakiyf Kabîlesi vardı, onlar da
putperestti. Rasûlullah (s.a.s.) 10 gün kadar, onlara İslâm'ı anlatmağa
çalıştı, ileri gelenleri ile görüştü. Hiç biri Müslüman olmadığı gibi,
"Senden başka Peygamberlik gelecek kimse kalmadı mı?" diye alay
ettiler "Memleketimizden çık da nereye gidersen git.." diye Allah
sevgilisini kovup hakaret ettiler. Tâif'ten ayrılırken de çoluk çocuğu ve
ayak takımı düşük tabîatlı kişileri yolun iki tarafına sıralayıp taşlattılar.
Rasûlullah (s.a.s.)'in ayakları, atılan taşlarla yara-bere içinde kaldı,
ayakkabıları kanla doldu. Ayaklarındaki yaraların verdiği acıdan yürüyemez
hâle gelip oturmak istedikçe, zorla kaldırıp yaralı ayaklarını taşlamağa
devâm ediyorlar, bu yürekler parçalayan acıklı hâline gülüp eğleniyorlardı.
Vucûdunu atılan taşlara siper eden evlâtlığı Zeyd, bir kaç yerinden
yaralandı. Rasûlullah (s.a.s.) hayâtı boyunca karşılaştığı sıkıntılardan en
büyüğünü o gün yaşamıştı. Nihâyet Rabîa'nın oğulları Utbe ve Şeybe'nin yol
üstündeki bağına sığınarak ayak takımının tâkiplerinden kurtulabildi. Burada
bir çardağın gölgesinde, ellerini kaldırıp şu hazîn duâyı yaptı:
-"İlâhi, kuvvetimin za'fa
uğradığını, çâresizliğimi, halkın gözünde hor ve hakîr görüldüğümü ancak sana
arzederim. Ey merhametlilerin en merhametlisi, herkesin zayıf görüp de dalına
bindiği bîçârelerin Rabbı sensin, İlâhî, huysuz ve yüzsüz bir düşmanın eline
beni düşürmeyecek, hatta hayâtımın dizginlerini eline verdiğim akrabamdan bir
dosta bile bırakmayacak kadar bana merhametlisin.
Yâ Rabb, eğer bana karşı gazablı
değilsen, çektiğim belâ ve sıkıntılara hiç aldırmam, fakat senin
esirgeyiciliğin bunları da göstermeyecek kadar geniştir.
Yâ Rabb gazabına uğramaktan, rızandan
mahrûm kalmaktan, senin karanlıkları aydınlatan, din ve dünya işlerini
dengeleyen yüzünün nûruna sığınırım. Râzı oluncaya kadar işte affını
diliyorum. Bütün kuvvet ve kudret ancak seninledir..." (97)
Görüldüğü üzere yapılan bunca ezâ ve
cefâya rağmen bedduâ etmemiş, hatta yolda Mekke'ye iki konak mesâfede
"Karn" denilen yerde kendisine Cebrâil gelerek:
-"Ey Allah'ın Rasûlü, Allah kavminin
sana söylediklerini işitti, yaptıklarını gördü, sana şu Dağlar Meleği'ni
gönderdi. Kavmin hakkında ne dilersen, bu meleğe emredebilirsin..."
dedi. Dağlar emrine verilmiş olan melek de kendisini selâmladıktan
sonra:
-"Ya Muhammed, emrine hazırım. (Ebû
Kubeys ile Kayakan denilen) şu iki yalçın dağın Mekkeliler üzerine devrilip,
birbirine kavuşarak müşrikleri tamâmen ezmelerini istersen emret..."
dedi. Fakat Rasûlullah (s.a.s.):
-"Hayır, onların ezilip yok
olmalarını değil, Rabbımın bu müşriklerin sulbünden, O'na hiç bir şeyi ortak
kılmayan ve yalnız Allah'a ibâdet eden bir nesil meydana getirmesini
istiyorum..." demiştir.(98)
Rabîa'nın oğulları, Peygamber Efendimizin
acıklı hâlini gördüler. Hıristiyan köle Addâs ile O'na bir salkım üzüm
gönderdiler. Rasûlullah (s.a.s.) "Bismillah..." diyerek üzümü
yemeğe başlayınca, Addâs hayretle:
-"Bu bölge halkı böyle söz
söylemezler, onlar Allah adını anmazlar", dedi. Hz. Peygamber ona nereli
olduğunu sordu. Addâs:
-"Ninovalıyım, Hıristiyanım",
diye cevâp verdi. Rasûlullah(s.a.s.):
-"Demek kardeşim Yunus Peygamberin
memleketindensin".... dedi. Addâs:
-Sen Yûnus'u nerden biliyorsun? diye
sordu. Rasûlullah (s.a.s.):
-Yûnus benim kardeşim, O'da benim gibi
Peygamberdi, dedi. Daha sonra Rasûl-i Ekrem Addâs'a İslâmiyeti anlattı. Addâs
da orada Müslüman oldu.(99)
Hz. Muhammed (s.a.s.) en zor ve en
sıkıntılı anlarında bile Peygamberlik görevini ihmâl etmiyordu.
b) Mekke'ye Dönüş
Rasûl-i Ekrem'in himâyesiz Mekke'ye
girmesi imkânsızdı. Esasen, hayâtı tehlikede olduğu için Mekke'den Tâif'e
gitmişti. Bu sebeple dönüşte, Hira (Nûr) Dağına çıkarak, Kureyşin hatırı
sayılır büyüklerinden Adiyy oğlu Mut'im'e haber gönderdi. O'nun himâyesinde
gece vakti Mekke'ye girdi. Kâbe'yi tavâf edip Hârem-i Şerif'de iki rek'at
namaz kıldıktan sonra evine döndü. Arap âdetlerine göre, bir kimse himâyesine
aldığı kişiyi korumağa mecburdu. Bu sebeple, Mut'im ve çocukları silahlanıp Kâbe'nin
dört bir tarafını tuttular. Peygamber Efendimizin Mekke'ye girip serbestçe
tavâf etmesini ve evine gitmesini sağladılar.(100) (620 M.)
Mut'im, Bedir savaşında müşrik olarak
öldü. Peygamber Efendimiz, Mut'im'in bu iyiliğini unutmamış, Bedir esirlerinin
kurtarılması için Medine'ye gelen oğlu Cübeyr b. Mut'im'e:
- "Eğer senin o ihtiyar baban,
sağ olsaydı da bu murdar herifleri benden isteseydi, hepsini ona
bağışlardım." demişti. (101)

(95/1) Zâdü'l-Meâd, 2/123; İbn-Hişâm,
2/57-58; İbnü'l-Esîr, 2/90-91 (Hz. Hatice'nin Ebû Tâlib'den 50-55 gün kadar
sonra vefât ettiği rivâyeti de vardır.)
(95/2) Ebû Talib ile Hz. Peygamber
(s.a.s.)in anne ve babasının ehli necattan olup olmadığı hakkında bkz. Tecrid
Tercemesi 4/679-703 (Hadis No: 665 ve izahı) ve 10/57-59 (Hadis No: 1549)
(96) Bkz. el- Buhârî 1/65; Tecrid
Tercemesi, 1/161 (Hadis No: 177) ve 2/377 (Hadis No : 314) ve 10/45, (Hadis
No: 1544)
(97) Bkz. Tecrid Tercemesi, 2/614 (431
No'lu Hadis ve açıklaması) İbn; Hişâm, 2/61; İbnü'l-Esîr, 2/91-92;
Zâdü'l-Meâd, 2/123-124.
(98) Bkz. el-Buhârî 4/83; Tecrid Tercemesi,
9/ 35 (Hadis No: 1333); Zâdü'l Meâd, 2/124
(99) İbn-Hişâm, 2/62; İbnü'l-Esîr, a.g.e.,
2/92
(100) İbnü'l-Esîr, a.g.e., 2/92-93;
Zâdü'l-Meâd, 2/124; Târih-i Din-i İslâm, 2/278-279
(101) Buhârî, 5/20; Tecrid Tercemesi,
10/170 (Hadis No: 1574)
|
|
Sayfa Başı
|
|
V- KABÎLELERİ İSLÂMA DÂVET ve AKABE BÎATLARI
1- KABÎLELERİ İSLÂMA DÂVET
Hz. Peygamber (s.a.s.) Tâif'e Şevvâl
ayında gitmişti. Dönüşünde "eşhür-i hurum" denilen kan dökülmesi yasak
aylardan Zilkade girmiş hac mevsimi başlamıştı.
Rasûlullah (s.a.s.) Hac mevsiminde Mekke
yakınlarında kurulan Ukaz, Mecenne, Zülmecâz.. gibi panayırlara gidiyor,
oralarda toplanan diğer Arap kabîleleriyle görüşüyor, onlara Kur'ân-ı Kerîm
okuyor, Hak Dini tebliğe çalışıyordu.
Kureyşin ileri gelenleri Müslümanlığın
Mekke dışında, diğer kabîleler arasında yayılmasından endişeye düştüler.
Rasûlullah (s.a.s.)'in gayretlerini boşa çıkarmak, O'nun sözlerine diğer
kabîlelerin değer vermelerini önlemek için çâre aradılar. "Hz. Muhammed
(s.a.s.) için ne diyelim?..." diye düşündüler. İçlerinden en isâbetli
karar verdiğini kabûl ettikleri Muğire oğlu Velîd'den bu konuda yardım
istediler.
Velîd, edebiyatın her çeşidinden anlayan,
pek çok şâir ve hatibin düşünce ve bilgisinden yararlandığı son derece zeki,
zengin ve itibârlı bir yaşlıydı. Rasûlullah (s.a.s.) ile görüşerek O'ndan
Kur'ân-ı Kerîm dinledikten sonra kanaatini şöyle özetledi.
- "Ben şiirin her çeşidini bilirim.
Muhammed'den dinlediklerim şiir değil. O halde O'na şâir denilemez.
Dinlediklerim, nesir de değil. O sözlerdeki güzellik ve belâgat hiç bir sözde
bulunmaz.
Muhammed (s.a.s.)'e sihirbaz veya falcı
da diyemeyiz. Çünkü sözlerinin sihir ve fal ile bir ilgisi yok. Mecnûn veya
deli de denilemez. Çünkü bu takdirde size kimse inanmaz. Bu derece güzel
sözleri, değil bir delinin, akıllı kimselerin bile söyleyebilmesi mümkün
değildir. Muhammed (s.a.s.)'e sihirbâz da diyemezsiniz. Çünkü okuyup
üflemiyor, düğüm bağlamıyor, sihirle ilgili hiç bir şey yapmıyor..."
- "O halde ne diyeceğiz?" diye
sordular.
- "Ne diyeceğinizi bilemem. Fakat
sizin isnâd ettiğiniz, (şâir, falcı, mecnûn, sihirbâz.. gibi) sözlerin hiç
biri O'na uymuyor. O'nda böyle vasıflar yok. Kimseyi bu sözlere
inandıramazsınız..." dedi.
Fakat, Velîd ertesi gün:
- "O'na sihirbâz demek, başka
sıfatlardan daha uygun. Çünkü sözleri kardeşi kardeşten ayırıyor. Akraba
arasına ayrılık sokuyor. Bu sebeple O'nun sözleri sihir ve büyüden başka bir
şey değil. O'na sihirbâz deyin." dedi. (102)
Kur'ân-ı Kerîm Velîd'in bu tutumunu şöyle
anlatır:
-"Çünkü o, düşündü, ölçtü, biçti.
Canı çıkası ne biçim ölçtü biçti... Sonra baktı (düşündü), sonra kaşlarını
çattı, suratını astı. Sonra da sırt çevirip büyüklük tasladı. Bu sâdece
öğretilen bir sihirdir, bu Kur'ân yalnızca bir insan sözüdür" dedi...
(el-Müddessir Sûresi, 18-25)
Böylece O'na "sihirbâz, büyücü"
demeğe karar verdiler. Rasûlullah (s.a.s.) kiminle, hangi toplulukla görüşse,
arkasından gidip:
Sakın O'nu dinlemeyin, sözlerine
kanmayın. Büyücüdür, kardeşi kardeşten ayırır... diye propaganda
yapıyorlardı.(103) Fakat müşriklerin bütün çabaları İslâm nûru'nun
yayılmasını önleyemeyecekti.
"Allah'ın nûrunu ağızlarıyle
söndürmek isterler. Oysa, kâfirler istemese de Allah nûrunu mutlaka
tamamlayacaktır." (et-Tevbe Sûresi, 32)
2- AKABE BİATLARI Zilhicce
(621 ve 622 M.)
a) Akabe Görüşmeleri
Peygamber (s.a.s.) Efendimiz Hac
mevsimlerinde, Mekke yakınlarında kurulan panayırlara gelen, Kâbe'yi ve
putlarını ziyâret eden kabîleler arasında dolaşıyor, onlara Kur'ân okuyor,
onları İslâm'a dâvet ediyordu. Bir gün Mekke'nin kuzeyinde, Mekke ile Mina
arasında "Akabe" denilen bir tepede altı kişilik bir topluluğa
rastladı. Bunlar, Medine'den "Hazrec" kabîlesinden idiler.(104)
Rasûlullah (s.a.s.) onlarla konuştu. Kur'an-ı Kerîm okudu, İslâm Dini'ni
anlattı ve onları Müslümanlığa dâvet etti.
Medine'deki "Evs" ve
Hazrec" adlı Arap kabîleleri ile "ehl-i kitâb" olan Yahûdiler
arasında eskiden beri geçimsizlik vardı. Ne zaman aralarında bir tartışma
veya kavga çıksa, putperest olan Evs ve Hazreçlilere Yahûdîler:
Yakında bir Peygamber gelecek, biz O'na
uyar, kuvvetleniriz, öcümüzü sizden o zaman alırız.. derlerdi. Medine'liler
yakında bir Peygamber geleceğini yaşlı kimselerden de sık sık duyuyorlardı.
Hz. Peygamber (s.a.s.), onları yeni dine dâvet edince birbirlerine
bakıştılar. "Yahûdilerin bekleyip durdukları, yaşlıların haber
verdikleri Peygamber işte budur, biz Yahûdîlerin önüne geçelim..."
diyerek, kelime-i şehâdet getirip, hemen Müslüman oldular.(105)
Mekke Devri'nin 10'uncu yılının Zilhicce
ayında (Nisan 620 M.) gerçekleşen bu olaya "Birinci Akabe
Görüşmesi", burada İslâm'ı kabûl eden altı kişiye de "İlk Medineli
Müslümanlar" denir.(106)
Hz. Peygamber (s.a.s.) ile Medine'liler
arasında, hac mevsimlerinde "Akabe" tepesinde yapılan görüşmeler,
Mekke Devri'nin 10-11 ve 12'inci yıllarında olmak üzere üç defa oldu 11 ve
12'inci yıllardaki görüşmelerde "Bîat" da yapıldı. Bu sebeple,
Akabe görüşmelerinin sayısı üç; Akabe Bîatları'nın sayısı iki'dir.
b) Birinci Akabe Bîatı (Zilhicce 621
M.)
Akabe Tepesinde Hz. Peygamber (s.a.s.)'le
görüşüp Müslüman olan bu 6 kişi, hac mevsimi sonunda Medine'ye döndüler.
Gördüklerini, yakınlarına ve dostlarına anlatarak, Medine'de Müslümanlığı
yaymağa başladılar.
Bir sene sonra, hac mevsiminde Hz.
Peygamber (s.a.s.) ile görüşmek üzere Medine'den Mekke'ye 10'u Hazrec, 2'si
Evs kabîlesinden olmak üzere 12 Müslüman geldi. Bunlardan 5'i, bir yıl önceki
ilk Akabe görüşmesinde bulunanlardandı. Başkanları yine, birinci görüşmede olduğu
gibi "Zürâre oğlu Es'ad"tı. Mekke Devri'nin 11'inci yılı Zilhicce
ayında Rasûlullah (s.a.s.) ile buluştular. Bu ikinci buluşmada Medine'li 12
Müslüman(107) "Allah'a şirk koşmayacaklarına, hırsızlık ve zinâ
yapmayacaklarına, (kız) çocuklarını öldürmeyeceklerine, kimseye iftirâ
etmeyeceklerine, Allah ve Peygamberine itâatten ayrılmayacaklarına" dâir
Rasûlullah (s.a.s.)'e taahhütte bulundular; Hz. Peygamber (s.a.s.)'in elini
tutarak bîat ettiler.(108)
Medine'li Müslümanlar, bu görüşme ve
bîattan sonra, Müslümanlığın yayılmasına gayret etmek üzere, memleketlerine
döndüler. Rasûlullah (s.a.s.)'in Medine'de Müslümanlığı ve Kur'ân-ı Kerîm'i
öğretmek üzere öğretmen olarak görevlendirdiği "Umeyr oğlu Mus'ab"ı
da berâberlerinde götürdüler.(109)
Mus'ab, Akabe'de bîat edenlerin reisi
Hazrec kabîlesinden Es'ad b. Zürâre'nin evinde misâfir olmuştu. Evs ve Hazrec
kabîlesi'nden Müslümanlığı kabûl edenlerin evlerine birer birer giderek,
onlara Kur'ân-ı Kerîm ve din bilgileri öğretiyor, güzel ahlâkı, nezâketi ve
kibarlığı ile herkesi İslâm'a bağlıyordu.
Es'ad b. Zürâre ve Mus'ab b. Umeyr'in
gayretleriyle Medine'de Müslümanların sayısı hızla artıyordu. Yalnız Evs
kabîlesi reislerinden Sa'd b. Muâz ile Üseyd b. Hudayr Müslümanlığı henüz
kabûl etmemişlerdi. Bir gün Esâd ile Mus'ab çevrelerine toplananlara
Müslümanlığı anlatırken Üseyd yanlarına geldi, maksadı onlara mâni olmaktı.
- Siz ne yapmak istiyorsunuz? Halkı
atalarının yolundan saptırıyorsunuz... diye söylendi. Mus'ab O'na çok nâzik
davrandı. Kurân-ı Kerîm okudu. Kısaca Müslümanlığı anlattı. Üseyd, Kur'ân-ı
Kerîm 'in tesirinde kaldı, "Bu ne güzel şey..." diyerek Müslüman
oldu ve şöyle dedi:
- Ben gidip Sa'd b. Muâz'ı göndereyim.
Eğer o da Müslümanlığı kabûl ederse, bu memlekette Müslüman olmayan hiç kimse
kalmaz.
Sa'd, Medine'de Müslümanlığın
yayılmasından memnûn değildi. Es'ad ve Mus'ab'ın yanlarına öfke ile gitti.
Ey Es'ad, seninle aramızda akrabalık
bağları olmasaydı, kabilemiz arasına bu ayrılık tohumlarını sokmana
katlanmazdım... diyerek çıkıştı. Mus'ab ona da son derece yumuşak ve kibar
davrandı. Kısaca Müslümanlığı anlattı. Kur'ân-ı Kerîm okudu. Neticede Sa'd b.
Muâz da Müslüman olarak oradan ayrıldı. Bu iki reisin tesiriyle Evs ve Hazrec
kabîleleri içinde hemen hemen Müslüman olmayan kimse kalmadı.(110)
Mus'ab, Medine'deki bu memnûniyet verici
gelişmeleri Hz. Peygamber (s.a.s.)'e bildirdi. Rasûlullah (s.a.s.) ve
Müslümanlar bu duruma çok sevindiler. Bundan dolayı bu seneye "Senetü'l
İbtihâc" (Sevinç yılı) denildi.(111)
c) İkinci Akabe Bîatı (Zilhicce 622
m.)
Mekke Devri'nin 12'inci yılı hac
mevsiminde, Medine'den Mekke'ye gelen ziyâretçiler arasında (73'ü erkek, 2'si
kadın) 75 Müslüman vardı. Bunlar hac'dan sonra (eyyâm-ı teşrik'in 2'nci
gecesi), gece yarısı Hz. Peygamber (s.a.s.) ile gene Akabe tepesi'nde gizlice
buluştular. Dikkati çekmemek için, her biri, değişik zamanlarda ve ayrı
yollardan gelerek burada toplandılar. İçlerinde, Hz. Peygamber (s.a.s.)'in
Medine'li akrabası Neccâr oğullarından Zeyd oğlu Hâlid (Ebû Eyyûb el-Ensârî)
de vardı.
Rasûlullah (s.a.s.) toplantıya amcası
Abbâs'la birlikte geldi. Abbâs henüz Müslüman olmamıştı. Fakat yeğenine son
derece bağlıydı. Ebû Tâlib'in ölümünden sonra, Arab âdetine göre O'nu
himâyesine almıştı. Bu sebeple önce toplantıda Abbâs konuştu:
- Ey Hazrec ve Evs Cemaati,
Siz de bilirsiniz ki, Hz. Muhammed
(s.a.s.)'in aramızda üstün bir yeri vardır. Biz, O'nu şimdiye kadar,
düşmanlarına karşı koruduk, yine de koruyacağız. Siz şimdi O'nu, Medine'ye
dâvet ediyor, orada kalmasını istiyorsunuz. Kendisi de böyle arzu ediyor.
Ancak siz O'nu düşmanlarına karşı
koruyabilecekseniz, götürünüz. O'nu ele verecekseniz, bundan şimdiden
vazgeçiniz.".. dedi.(112) Medineliler Abbâs'ı dinledikten sonra:
- Yâ Rasûlallah, siz de konuşunuz.
Bizden, Allah için, kendiniz için istediğiniz andı alınız. Hazırız...
dediler.
Hz. Peygamber (s.a.s.) bir mikdâr
Kur'ân-ı Kerim okuduktan sonra:
- Sevinçli hâlinizde de, kederli
hâlinizde de din işinde kusur etmeyeceğinize, hakkın yerine getirilmesi için
hiç bir şeyden çekinmeyeceğinize, yurdunuza hicret ettiğimde beni âileleriniz
ve çocuklarınız gibi koruyacağınıza.. sizden söz (and) istiyorum" dedi.
Medineli Zürâreoğlu Es'ad:
Yâ Rasûlallah, biz buraya sana bîat
etmeğe geldik. Sen nasıl emredersen öyle yaparız. Çocuklarımızı, âilelerimizi
nasıl korursak, seni daha fazla koruruz . Sözümüzde dururuz. İnâyet
Allah'tandır... dedi. Medineliler:
- Yâ Rasûlallah, Senin uğrunda,
gösterdiğin yolda ölürsek bize ne var? diye sordular.
Hz. Peygamber (s.a.s.):
- Ahirette mükâfat olarak Cennet, dedi.
- Öyleyse ver elini, dediler. Hepsi de
Hz. Peygamber (s.a.s.)'in elini tutarak, "İslâm yolunda gerekirse
öleceklerine" and verip bîat ettiler.(113)
Hz. Peygamber (s.a.s.)'in ve
Müslümanların Medine'ye hicreti de bu görüşmede kararlaştırıldı. Toplantı
bittikten sonra, müslümanlar, geldikleri gibi, gene gizlice ayrı ayrı
yollardan dağıldılar.
Kureyşliler 2'nci Akabe Bîatını, ancak
kabîleler Mekke'den ayrıldıktan sonra duyabildiler.

(102) İbn Hişâm, 1/288-289; Târih-i
Din-i İslâm, 2/188-192
(103) Bkz. İbn-Hişâm, 2/63-65; İbnü'l-Esîr,
2/93-94
(104) Hz. Peygamber (s.a.s.)'in dedesi
Abdülmuttalib'in annesi Selma hatunun Hazrec kabilesinden oluşu sebebiyle,
Rasûlüllah (s.a.s.) ile Hazrecliler arasında akrabalık vardı.
(105) İbni Hişâm, 2/70-71; İbnü'l-Esîr,
a.g.e., 2/95; Zâdü'l-Meâd, 2/131
(106) Hepsi de Hazrec kabîlesinden olan bu
altı kişi şunlardır. Zürâre oğlu Es'ad, Mâlik oğlu Râfi, Hâris oğlu Avf, Âmir
oğlu Kutbe, Âmir oğlu Ukbe, Abdullah oğlu Câbir. (İbn Hişâm, 2/71-72;
Zâdü'l-Mead. 2/132)
(107) İsimleri: Es'ad b. Zürâre, Râfi b.
Mâlik, Avf b. Hâris, Kutbe b. Âmir, Ukbe b. Âmir, Muâz b. Hâris, Zekvân b.
Abd-i Kays, Ubâde b. Sâmit, Yezid b. Sa'lebe, Abbas b. Ubâde, Ebu'l Heysem b.
Teyyihan, Uveym b. Sâide, (İbn Hişâm, 2/ 73-75; Zâdül-Meâd, 2/132)
(108) Bkz. El-Mümtehine Sûresi, 12;
el-Buhârî, 1/10; Tecrid Tercemesi, 1/29; (Hadis No: 18); İbn Hişâm, 2/75
(109) İbn Hişâm, 2/76; İbnü'l-Esîr, a.g.e.,
2/96
(110) İbn Hişâm, 2/77-79; İbnü'l-Esîr,
a.g.e., 1/97-98
(111) Târih-i Din-i İslâm, 2/313
(112) İbn Hişâm, 2/84; İbnü'l-Esîr, a.g.e.,
2/98-99
(113) İbn Hişâm, 2/84-85; İbnü'l Esîr,
a.g.e., 2/100
|
|
Sayfa Başı
|
|
3- İSRÂ VE MÎRÂC MÛCİZESİ (Receb 621
M.)
a) Hz. Peygamber (s.a.s.)'in Mîrâcı
İkinci Akabe görüşmesinden sonra, Mekke
Devri'nin 11'inci yılı Recep ayının 27'inci gecesi (Hicretten 19 ay önce)
Peygamber Efendimizin "İsrâ ve Mîrâc" mûcizesi gerçekleşti.
İsrâ, gece yolculuğu ve gece yürüyüşü;
Mîrâc ise, yükseğe çıkmak ve yükselme âleti demektir. Bu büyük mûcize,
gecenin bir bölümünde cereyân ettiği ve Rasûlullah (s.a.s.) bu gece semâlara
ve yüce makamlara yükseldiği için bu mûcizeye "İsrâ ve Mîrâc"
denilmiştir.
Kur'ân-ı Kerîm'de el-İsrâ Sûresi'nin
1'inci âyetinde:
"Kulu Muhammed (s.a.s.)'i, bir gece
Mescid-i Harâm'dan, kendisine bir kısım âyetlerimizi göstermek için, etrâfını
mübârek kıldığımız Mescid-i Aksâ'ya götüren Allah'ın şânı ne yücedir. Doğrusu
O işitir ve görür." buyrulmuştur.
Rasûl-i Ekrem (s.a.s.)'in Mekke'deki
Mescid-i Harâm'dan Kudüs'teki Mescid-i Aksâ'ya olan mîrâcı, yukarıda anlamı
yazılan âyet-i kerime ile sâbittir. Mescid-i Aksâ'dan semâlara ve yüce
makamlara yükseldiğini ise, Peygamber Efendimizden nakledilen sahîh hadîs-i
şerîflerden öğrenmekteyiz. Hadîs-i şerîflerde anlatılanların özeti
şöyledir.(114)
Rasûlullah (s.a.s.) bir gece Kâbe'nin
"Hatîm" denilen kısmında iken, Cebrail'in getirdiği "Burak"
denilen bineğe binerek Kudüsteki Mescid-i Aksâ'ya gelip burada namaz
kılmıştır. Buradan da "Mîrâc" denilen âlete binerek, semâlara
yükselmiştir. 1'inci semâda Hz. Âdem, 2'inci semâda Hz. Yahyâ ve Hz. İsâ,
3'üncü semâda Hz. Yûsuf, 4'üncü semâda Hz. İdrîs, 5'inci semâda Hz. Harûn,
6'ıncı semâda Hz. Mûsâ ve 7'inci semâda Hz. İbrâhim ile görüştü. Bunlardan
her biri Rasûlullah (s.a.s.) 'i selâmlayıp tebrik ettiler, "hoşgeldin
sâlih kardeş," dediler.
Daha sonra
"Sidretü'l-müntehâ"ya yükseldi. Orada kazâ ve kaderi yazan
kalemlerin çıkardıkları sesler duyuluyordu. Sidretü'l-müntehâ'dan ötesi,
sözle anlatılması mümkün olmayan bir âlemdi. Buraya kadar beraber oldukları
Cebrâil de buradan öteye geçememiş, "benim için burası sınırdır, parmak
uçu kadar daha ilerlersem, yanarım..." demiştir
Mîrâcta Cenab-ı Hakk, sevgili
Peygamberine nice âlemler gösterdi. Kuluna vahyedeceğini vâsıtasız vahyetti.
Bu makamda Hz. Peygamber (s.a.s.)'e üç şey verildi.(115)
1) Beş vakit namaz farz kılındı.(116)
2) Bakara Sûresi'nin son iki âyeti
(Amene'r-rasûlü...) vahyedildi.
3) Ümmetinden şirk koşmayanların Cennet'e
girecekleri müjdesi verildi.
b) Mîrâc Mûcizesine Karşı Müşriklerin
Tutumu
Peygaber Efendimiz, mîrâcı ve mîrâcda
gördüklerini ertesi sabah anlattı. Mü'minler Rasûlullah (s.a.s.)'i tasdik ve
tebrik ettiler. Müşrikler ise inkâr ettiler. Bir gecede Kudüs'e gidip gelmek
imkânsız bir şey, dediler. İçlerinde Kudüs'e gitmiş ve Mescid-i Aksâ'yı
görmüş olanlar vardı.
- Mescid-i Aksânın kaç kapısı var? Şurası
nasıl, burasında ne var? diye Rasûlullah (s.a.s.)'i soru yağmuruna
tuttular.(117)
Hz. Peygamber bu konuyu daha sonra şöyle
anlatmıştır:
"Kureyş bana seyâhat ettiğim yerler,
özellikle Mescid-i Aksâ ile ilgili öyle şeyler sordular ki, İsrâ gecesi
bunlara hiç dikkat etmemiştim. Fakat Cenâb-ı Hakk, benimle Beyt-i Makdis
arasındaki mesâfeyi kaldırdı. Ne sordularsa, oraya bakarak cevâp
verdim".(118)
Bu durumda ne yapacaklarını şaşıran
müşrikler Hz. Ebû Bekir'e koştular. Muhammed dün gece Kudüs'e gidip
geldiğini, göklere çıktığını... söylüyor. Buna da mı inanacaksın, dediler.
Ebû Bekir, hiç tereddüt göstermeden:
"Bunu O söylemişse inandım gitti.
Ben O'nu bundan daha önemli olan konularda tasdik ediyorum. Akşam- sabah
göklerden vahiy geldiğini söylüyor, buna inanıyorum..." dedi. Bu yüzden
Hz. Ebû Bekir'e "Sıddîk" denildi.
Ehli- sünnet bilginlerinin çoğunluğuna
göre, İsrâ ve Mîrâc aynı gecede; Rasûlullah (s.a.s.) 'in rûh ve vücuduyla
birlikte uyanık hâlde iken olmuştur. İsrâ ile Mîrâcın ayrı gecelerde
olduğunu, rüyâ hâlinde ve rûhâni olarak vuku bulduğunu kabûl eden bilginler
de vardır; fakat bunların sayısı azdır.(119)
c) Mîrâc'ta Teşri Kılınan Hükümler
Kur'ân-ı Kerîm'de, Mirâc'ın en yüksek
hâli anlatılırken:
"(Rabbına) iki yay kadar veya daha
da yakın oldu. Allah Kulu'na vahyettiğini o anda vahyetti..." (en Necm
Sûresi, 9-10) buyrulmaktadır.
Bu âyetlerden Rasûlullah (s.a.s.)'e,
Mîrâc'ta pek çok esrâr ve maârifin bildirildiği anlaşılmaktadır.
Baştan sona Mîrâc ve Mîrâc'ta teşri
kılınan hükümlerin anlatıldığı el-İsrâ Sûresi'nin 80'inci âyetinde Hz.
Peygamber (s.a.s.)'e: "Rabbim, beni şerefli bir girişle (Medine'ye) koy,
sâlim bir çıkışla da (Mekke'den) çıkar" diye dua etmesi emredilerek
yakında hicretine izin verileceğini; 81 'inci âyetinde ise:
"De ki: Hakk geldi, bâtıl yok olup
gitti, esâsen bâtıl yok olmağa mahkûmdur" buyurularak çok yakında
İslâm'ın küfre galebe çalacağına, neticede Mekke'nin Rasûlullah (s.a.s.)
tarafından fethedilip Kâbe'nin putlardan temizleneceğine işâret olunmuştur.
Yine aynı sûrenin 23-29'uncu âyetlerinde dinin temelini teşkil eden hükümler
yer almıştır. Bu âyetlerin anlamları şöyledir:
"Rabb'ın şunları kesinlikle
hükmetti: Kendisinden başkasına kulluk etmeyin. Ana-babaya iyilik edin.
Onlardan biri veya her ikisi, senin yanında ihtiyarlayacak olursa, onlara
"öf" bile deme, onları azarlama, her ikisine de hep tatlı söyle.
Onlara şefkatle tevâzu kanadını ger ve 'Rabbım, onlar, küçükken beni nasıl
ihtimâmla yetiştirmişlerse, sen de kendilerini öylece esirge..' diye onlar
için duâ et.
Rabbınız, içinizdekini en iyi bilendir.
İyi kimseler olursanız, kendisine yönelip tevbe edenleri bağışlar.
Hısıma, yoksula, yolda kalmışa, herbirine
hakkını ver. Elindeki malını saçıp savurma, saçıp savuranlar, şüphesiz
şeytânla kardeş olmuşlardır. Şeytân ise Rabb'ına karşı son derece nankördür.
Rabbından umduğun rahmeti elde etmek için
hak sahiplerinden yüz çevirmek zorunda kalırsan, bâri onlara yumuşak söz
söyle (sert davranma).
Elini boynuna bağlayıp cimrilik etme, onu
büsbütün açıp hepsini de saçma. Yoksa pişmân olur, açıkta kalırsın,
Şüphesiz Rabb'n, dilediği kimsenin
rızkını genişletir, dilediğininkini daraltır, ölçü ile verir. O, kullarını
gören ve her şeyden haberdâr olandır.
Çocuklarınızı yoksulluk korkusu ile
öldürmeyin. Onları da sizi de Biz rızıklandırırız. Şüphesiz ki onları
öldürmek büyük bir suçtur.
Sakın zinâya yaklaşmayın. Doğrusu bu
çirkindir ve çok kötü bir yoldur.
Allah'ın harâm kıldığı cana, haklı bir
sebep olmadıkça kıymayın. Haksız yere öldürülen kimsenin velisine bir yetki
vermişizdir. Artık o da öldürmekte aşırı gitmesin. Çünkü o, ne de olsa yardım
görmüştür.
Erginlik çağına ulaşıncaya kadar, yetîmin
malına, en güzel şeklin dışında yaklaşmayın. Bir de verdiğiniz sözü yerine
getirin. Çünkü verilen sözde sorumluluk vardır.
Ölçtüğünüz zaman ölçeği tam yapın, doğru
terâzi ile tartın. Bu daha iyi ve sonuç bakımından daha güzeldir.
Bilmediğin şeyin ardına düşme. Doğrusu
kulak, göz ve kalb, bunların hepsi o şeyden sorumlu olur.
Yeryüzünde böbürlenerek yürüme. Çünkü ne
yeri delebilir, ne de boyca dağlara ulaşabilirsin, (onlarla büyüklük yarışı
yapabilirsin). Rabb'ının katında bunların hepsi, beğenilmeyen kötü şeylerdir.
Bunlar Rabb'ının sana bildirdiği
hikmetlerdir. Sakın Allah'la beraber bir başka tanrı edinme. Yoksa kınanmış
ve kovulmuş olarak Cehennem'e atılırsın." (İsra Sûresi, 23-29).
Bu âyetlerdeki ilâhî emirler şöylece
özetlenebilir:
1) Allah'tan başkasına kulluk etmeyin,
2) Anne-babaya iyi muâmele edin,
3) Hısıma,yoksula, yolda kalmışa
haklarını verin,
4) Ne hasis, ne cimri, ne de müsrif (savurgan)
olun,
5) Çocuklarınızı öldürmeyin,
6) Zinâya yaklaşmayın,
7) Haklı bir sebep olmadıkça cana
kıymayın,
8) Daha iyiye götürmek amacı dışında
yetim malına yaklaşmayın,
9) Verdiğiniz sözü yerine getirin,
sözünüzde durun,
10) Ölçü ve tartıyı tam yapın,
11) Hakkında bilginiz olmayan şeyin
peşine düşmeyin,
12) Yeryüzünde kibir ve azametle
yürümeyin, alçak gönüllü olun.

(114) Bkz. Buhârî, 1/91-93 ve 4/247-250;
Tecrid Tercemesi, 218-232 (Hadis No: 227) ve 10/60-80; (Hadis No: 1550-1552)
(115) Müslim, 1/157, (K.el-İmân, B.,76,
Hadis No: 173/279)
(116) Mîrâc'dan önce namaz, akşam va sabah
olmak üzere günde iki vakit kılınıyordu. "Ey örtüsüne bürünen Peygamber!
Kalk, azâb ile korkut. Rabbinin adını (namazda tekbir ile) yücelt..."
(Müddessir Sûresi, 1-3) anlamındaki âyetler inince, Rasûlüllah (s.a.s.)
Cibril (a.s.)'ın târifi ile abdest alıp namaz kılmıştır. Rasûlüllah
(s.a.s.)'in Cibril'e uyarak kıldığı bu ilk namaz, sabah vaktinde kılınmıştır.
Aynı gün akşam namazını Hz. Hatice ile cemâatle kıldılar. Ertesi gün bu
cemâate Hz. Ali, daha sonra Hz. Ebû Bekir ve Zeyd b. Hârise de katıldı.
Böylece, (Mîrâc'da 5 vakit namaz farz kılınmadan önce) Risâletin
başlangıcından itibâren Rasûlüllah (s.a.s.) ve Müslümanlar, akşam ve sabah
olmak üzere, günde iki vakit namaz kılıyorlardı.
Bu iki vakit namazdan başka,
"Müzzemmil Sûresi"nin ilk âyetleri ile "gece namazı" farz
kılınmıştı. Müslümanlar geceleri ayakları şişinceye kadar namaz kılıyorlardı.
Gece namazı bir sene kadar farz olarak devâm ettikten sonra, aynı sûre'nin
son âyeti (Müzzemmil Sûresi, 20) ile farziyeti kaldırıldı, nâfile (tatavvu)
namaz oldu. Mîrâc'da farz kılınan 5 vakit namaz ile bütün bu namazlar
kaldırıldı. Ancak, Hz. Peygamber (s.a.s.)'e hâs, ona âit olmak üzere gece
namazının farziyeti devâm etti. (Bkz. İsrâ Sûresi, 79; Tecrid Tercemesi,
2/231-232, Hadis No: 227'nin açıklaması; Tahir Olgun, İbâdet Târihi, 28-38,
İst., 1946)
(117) Tecrid Tercemesi, 10/64
(118) Buhârî, 4/248;Müslim, 1/157;
(K.el-İmân, B., 75); Tecrid Tercemesi, 10/63. (Hadis No: 1550)
(119) Bkz. Zâdü'l-Meâd, 2/126-127
|