|
IX-HİCRETİN DOKUZUNCU YILI
(630-631 M.)
1- ELÇİLER YILI (Senetü'l-vüfûd)
"Allah'ın yardımı ve zafer
günü gelip,insanların akın akın Allah'ın dînine girdiklerini görünce; Rabbını
överek tesbih et; O'ndan bağışlanma dile. Çünkü O, tevbeleri dâima kabûl
edendir".
(en-Nasr Sûresi, 1-3)
Arabların, Hz. İbrâhim'in soyundan
gelmeleri ve Kâbe'nin muhâfızı olmaları sebebiyle Kureyş'e büyük saygı ve
bağlılıkları vardı. Hudeybiye Barış Anlaşmasıyla, Kureyş tarafından
Müslümanların siyâsi varlığı tanınınca, Arap kabîleleri Medine'ye sefâret
hey'etleri göndermeğe başlamışlardı. Hicretin 8'inci yılında, puta tapıcı
müşrik Arapların din merkezi olan Mekke fethedilmiş, Kureyş Kabîlesi Müslüman
olmuştu. Bunun Araplar üzerindeki tesiri çok büyük oldu. Müslümanlığın önünde
hiç bir kuvvetin duramayacağını anladılar. Artık, Arabistanın her tarafında
Müslümanlık sür'atle yayılıyordu. Arabistanın çeşitli bölgelerinde yaşayan
kabîleler, Müslüman olmak veya Müslüman olduklarını bildirmek ve kabûl
ettikleri İslâm Dini'nin esâslarını öğrenmek üzere, Hz. Peygambere heyetler
gönderdiler. Bunların sayısı 70'i aşmaktadır. İlk hey'et, Hevâzin
Kabilesi'nden Hicreti 8'inci yılında gelmişti. Son heyet ise, Yemen'deki
Neha‘ Kabilesi'nden, Hicretin 11'inci yılı Şevval ayında gelen hey'ettir. Söz
konusu sefâret hey'etlerinin çoğu, hicretin 9'uncu yılında gelmiştir. Bu
yüzden hicretin 9'uncu yılına "Senetü'l-vüfûd" (Elçiler yılı)
denilmiştir.
Rasûl-i Ekrem, kendisine gelen bu sefâret
hey'etleriyle bizzât ilgilenir, onlara ikrâmda bulunur, her kabîlenin hâline
ve âdetlerine göre onlarla konuşurdu. Ayrılırken de münâsib hediyeler verir,
Müslümanlığı öğretmek üzere onlara yetişkin öğretmenler, mürşidler
gönderirdi. Rasûlüllah (s.a.s.) bu mürşidlere:
- Kolaylaştırın, güçleştirmeyin.
Müjdeleyin, korkutup nefret ettirmeyin (365), diye tenbihde bulunuyordu.
Necrân Hey'eti
Necrân, Yemen tarafında, Mekke'ye 7 konak
mesâfede, ahâlisi Hıristiyan olan büyük bir şehirdi. Rasûlüllah (s.a.s.)
Necrân Hıristiyanlarına bir mektup gönderip, ya Müslüman olmalarını, yahut da
cizye vermelerini istemişti.(366) Bunun üzerine emirleri Abdülmesih Âkıb'ın
riyâsetinde Medîne'ye 14 kişilik bir hey'et gönderdiler. Hey'ette, en büyük
âlimleri Ebu'l-Hâris ile kardeşi Kürz b. Alkame de vardı. Hz. İsâ hakkında
Rasûlüllah (s.a.s.)'le tartışmaya girdiler. Rasûlüllah (s.a.s.) onlara:
- Gelin, çocuklarımız, kadınlarımız,
hepimiz bir yerde toplanalım, Sonra, "Allah'ın lâneti yalancıların
üzerine olsun," diye duâ ve niyâzda bulunalım, var mısınız, dedi.(367)
Necrânlılar korktular, bu teklife yanaşmadılar. Cizye vermeği kabûl edip
ayrıldılar.
Râhib Ebu'l-Hâris, kardeşi Kürz ile
konuşurken:
- Yemin ederim ki, beklediğimiz ümmî
peygamber budur.
- O halde neden bunu açıkça söyleyip ona
uymuyorsun?
- Sebebi, bizimkilerin yaptıkları. Bize
mevki, şeref ve servet verdiler. Eğer Müslüman olursam., bunların hepsini
alırlar.(368) Kürz, bu konuşmayı gizli tuttu, daha sonra müslüman olunca
açıkladı
2- ŞÂİR KÂ'B'IN İSLÂM'I KABÛLÜ
Kâ'b, İslâm'dan önce (câhiliye
döneminde) şiirleri Kâbe duvarlarına asılan "Mualleka" şâirlerinden
Züheyr'in oğludur. Kâ'b da babası gibi güçlü bir şâirdi. Fakat devâmlı olarak
Hz. Peygamber (s.a.s.) ve İslamiyeti hicvederdi. Bu yüzden Raûlüllah
(s.a.s.)'in "yakaladığınz yerde öldürün" dediği kimseler arasında
bulunuyordu.
Mekke fethedilince, Tâif'e kaçmıştı. Tâif
halkı da Müslüman olunca, sığınacak yer bulamadı. Kardeşi Büceyr daha önce
Müslüman olmuştu. Kâ'b'a bir mektup yazdı. Rasûlüllah (s.a.s.) 'in, Müslüman
olup af dileyenleri bağışladığını anlattı. Medine'ye gelip Müslüman olmasını
öğütledi. Başka kurtuluş yolu yoktu.
Kâ'b Rasûlüllah (s.a.s.) 'i öven bir şiir
hazırlayıp gizlice Medineye geldi. Sabah namazında Mescide gidip Rasûlüllah
(s.a.s.)'le birlikte sabah namazını kıldı. Namazdan sonra Rasûlüllah (s.a.s.)
'in önünde diz çökerek oturdu:
- Yâ Rasûlallah, Kâ'b, geçmişine tevbe
ederek Müslüman oldu. Huzûrunuza getirsem, onu affeder misiniz? diye sordu.
- Evet, diye cevâb alınca kendini
tanıttı.
- Kâ'b bin Züheyr benim, dedi. Ensârdan
biri üzerine atılıp hemen Kâb'ı öldürmek istedi. Fakat Hz. Rasûlüllah
(s.a.s.) izin vermedi.
- O, tevbe etti, Müslüman olarak geldi,
buyurdu. Bunun üzerine Ka'b önceden hazırladığı kasidesini okumağa
başladı.(369)
"Rasûlüllah, her şeyin kendisiyle
aydınlandığı bir nurdur, Şerri kesip atmak için çekilmiş Allah'ın
kılıçlarından biridir." anlamındaki beyitler Rasul-i Ekrem (s.a.s.)'in
pek hoşuna, gitmişti. Hemen bürdesini (hırkasını) çıkarıp, şâire giydirdi. Bu
yüzden bu şiir "Kaside-i Bürde" adıyle şöhret buldu. (370)
3- HATEM TÂÎ'NİN KIZI
Tay kabîlesi, Müslümanlara karşı
düşmanca bir tavır içinde bulunuyordu. Rasûlüllah (s.a.s.) 150 kişilik bir
kuvvetle Hz. Ali'yi bu kabîle üzerine gönderdi. Hz. Ali ansızın Tay
kabîlesine vardı. Burada bulunan puthaneyi yıkıp putu kırdı. Bir çok esir ve
ganimetle Medine'ye döndü. Kabîle reisi meşhûr Hâtem Tâî'nin oğlu Adiyy ise
Sûriye'ye kaçtı.
Esirler arasında Hatem Tâî'nin kızı da
vardı. Hz. Peygamber (s.a.s.)'e:
- Yâ Rasûlallah, babam öldü, kardeşim
kaçtı, fidye ödeyebilecek bir şeyim yok. Babam cömert bir insandı,
kabîlesinin ulusuydu. Esirleri kurtarır, fakirleri doyurur felâkete
uğrayanlara yardım ederdi. Kimseyi boş çevirmez, isteğini reddetmezdi.
Kurtulmam için ben de sana sığınıyorum, dedi.
Rasûlüllah (s.a.s.) onu serbest bıraktı.
Elbise ve yol harçlığı vererek, Sûriye'ye kardeşinin yanına gönderdi.(371)
Kız kardeşi, Adiyy'e Hz. Peygamber (s.a.s.)'in fazilet ve âlicenablığını
anlatınca o da Medine'ye gelip Müslüman oldu.
4- TEBÜK GAZVESİ (Recep 9
H./Eylül 630 M.)
"Yakın bir kazanç ve normal
bir yolculuk olsaydı, sana uyarlardı. Fakat çıkılacak yol, onlara uzak geldi.
Kendilerini helâk ederek, "gücümüz yetseydi sizinle beraber
çıkardık," diye Allah'a yemin edeceklerdir. Allah, onların yalancı
olduklarını elbette biliyor."
(et-Tevbe Sûresi, 42)
Tebük, Medine'nin 14 konak kuzeyinde,
Medine ile Şam'ın ortasında bir kasabadır. Buraya kadar gelindiği için bu
sefere "Tebük Gazvesi" denilmiştir. Rasûlüllah (s.a.s.)'in bizzât
katıldığı en son gazvedir. Tebük Seferinde savaş olmamış, fakat pek çok
güçlük yenilerek kuvvetli bir ordu hazırlanmış, koca Bizans imparatorluğuna
meydân okurcasına, askerî ve siyâsî büyük başarılar elde edilmiştir.
a) Gazvenin Sebebi
Hıristiyanlığın temsilcisi olan Bizans
İmparatorluğu, Arabistan'ı işgal etmek hevesindeydi. Bunun için, Sûriye'de ve
Arabistan'ın kuzeyinde bulunan Hıristiyan Arapları, Müslümanlara karşı savaşa
hazırlıyordu. Müslümanlığın Araplar arasında sür'atle yayılmağa başlaması,
Hıristiyanların taassubunu körüklüyordu.
Bu sırada Medine'ye yağ tâcirleri
gelmişti. Bizans İmparatorluğunun Gassan, Lahm, Cüzâm... gibi kabîlelerle
işbirliği yaparak, Müslümanlara karşı büyük bir hazırlık içinde olduğunu
haber verdiler. Rasûlüllah (s.a.s.) esâsen bu bölgeden emîn değildi. Sûriye
ve Şam tarafından yapılacak bir baskından endişe etmekteydi. Bu haber üzerine
hemen Bizans'a karşı seferberlik ilân etti.
b) Sefer Hazırlığı
Yol uzun, düşman kuvvetliydi. Üstelik,
yaz mevsiminin en sıcak günleriydi. Kuraklık yüzünden kıtlık vardı. Hurmalar
olgunlaşmış, hasat mevsimi gelmişti. Bu mevsimde hurma gölgelerini bırakıp,
aç susuz uzun bir yolculuğu göze almak, gerçekten zordu. Nitekim, bu seferin
yapıldığı günlere Kur'an-ı Kerim'de "sâatü'l-usre" (güçlük zamanı)
denilmiştir.(372) Kur'ân-ı Kerîm'deki bu deyimden alınarak, bu sefere
"Gazvetü'l-usre", orduya da "Ceyşü'l-usre" adı
verilmiştir.
Rasûlüllah (s.a.s.) sefer hazırlığı
yaparken, düşmanın haber almaması için, maksadını gizli tutar, seferin nereye
yapılacağını açıklamazdı. Bu seferde, gidilecek yer uzak, yolculuk zordu.
Askerin buna göre hazırlanması için Rasûlüllah (s.a.s.) Bizans üzerine
gidileceğini açıkça bildirdi. Bütün kabîlelere ve Mekke'ye haber gönderip
gönüllü mücâhidlerin Medine'de toplanmalarını istedi.
Münâfıklar ilk anda yan çizdiler. Akla,
hayâle gelmedik bahâneler uydurup sefere katılmamak için izin istediler.(373)
Bunlarla da kalmayıp sefere katılacak müslümanları caydırmaya
çalıştılar.(374) Ubey oğlu Abdulllah:
- Muhammed Bizans'ı ne sanıyor. O'nun
ashâbıyla birlikte esir düşeceğini gözümle görmüşcesine biliyorum,
diyordu.(375) Bedevîlerden bir kısmı da mâzeret uydurup izin istemişlerdi.
(376) Hâlis Müslümanlar arasında bile,(377) bu meşakkatli yolculuğu göze
almayıp ağır davrananlar ve sefere katılmayanlar (378) olmuştu.
Fakat başta Rasûlüllah (s.a.s.) olmak
üzere ashâbın azim ve gayreti bütün engelleri yendi. Etraftaki kabîlelerden
gelen akın akın mücâhidler, Medine'de toplanmağa başladı. Kısa zamanda 30 bin
kişilik büyük bir ordu toplandı. Bunun 10 bini atlı, 12 bini develiydi.
Kıtlık sebebiyle askerin bir çoğunun techizâtı tam değildi. Rasûlüllah
(s.a.s.) zenginlerin ordu için bağışta bulunmasını istedi. Herkes elinden
geldiğince bağış yaptı. Kadınlar bilezik ve küpe gibi ziynet eşyalarını
verdiler. Hz. Ebû Bekir, malının tamâmını; Hz. Ömer yarısını bağışladı.(379)
En büyük bağışı ise Hz. Osman yaptı: Bütün silah ve teçhizâtıyla birlikte 300
deve ile bin dinâr altın.(380) Bu büyük bağışı sebebiyle Hz. Peygamber
ellerini açıp:
"Allah'ım , ben Osman'dan râzıyım,
Sen de razı ol," diye duâ etmişti".(381)
Yapılan bağışlarla silah ve bineği
olmayan fakir mücâhidler teçhiz edildi. Sefere katılmak istedikleri halde,
binek ve azık bulamayanlar da vardı. Bunlardan 7 kişi Rasûlüllah (s.a.s.)'a
gelerek:
- Ey Allah'ın Rasûlü, gazaya gitmek
istiyoruz, fakat yiyecek azığımız, binecek devemiz yok, demişlerdi. Rasûl-i
Ekrem:
- Sizi bindirecek deve kalmadı, deyince
ağlayarak ayrılmışlardı(382) Bu sabeple bunlara "Bekkâûn" (yani
ağlayanlar) ünvanı verilmişti.(383) Daha sonra bunlara da binek temin
edildi.(384)
Rasûlüllah (s.a.s.) Recep ayında bir
perşembe günü Medine'den çıktı.(385) Ordugâhını, Medine dışında
"Seniyyetü'l-vedâ" denilen ayrılık tepe'sinde kurdu. Hz. Ali'yi
Medine'de kaymakam (vekil) bıraktı. Herkes sefere çıkarken Medine'de oturmak,
Hz. Ali'ye ağır geliyordu. Hemen silahlanıp yola çıktı. Ordu
Seniyyetü'l-vedâ'dan ayrılmadan yetişti.
- Beni kadınlar ve çocuklar içinde mi
bırakıyorsun? dedi. Rasûlüllah (s.a.s.):
- Yâ Ali, bana nisbetle sen, (Tur'a
giderken) Musâya nisbetle Harûn'un yerinde olmağa razı değil misin? Şu kadar
ki, benden sonra Peygamber yoktur(386), buyurdu. Hz. Ali de Medine'ye döndü.
c)Münâfıkların Tutumu
Ordu, seniyyetü'l-vedâ'dan hareket edince,
münâfıkların bir kısmı, reisleri Abdullah b. Übeyy ile geri döndü. Sefere
katılanlar, yolculuk sırasında da bozguncu tutumlarını sürdürdüler. Bir
konaklama sırasında Rasûlüllah'ın (s.a.s.) devesi Kasvâ kaybolmuştu.
Münâfıklardan Zeyd b. Ebî Salt:
- Tuhaf şey, Muhammed peygamberim der,
göklerden haber verir, oysa devesinin nerede olduğunu bilmiyor,
demişti. Bu küstahça sözleri Rasûlüllah (s.a.s.) duyunca:
- Vallahi, ben yalnızca Allah'ın bana
bildirdiklerini bilirim. Allah bana şimdi bildirdi. Kasvâ, şu iki dağın
arkasındaki vâdîde yuları bir ağaca dolanıp kalmıştır. Haydi, oradan getirin,
buyurdu.(387)
Münâfıkların yaptıkları bütün bu
mel'anetler, çevirdikleri dolaplar, sefer esnâsında günü gününe inen Kur'ân
ayetleriyle teşhir edilmiştir.(388) Münâfıkların iç yüzleri ve kirli
çamaşırları apaçık ortaya çıktığı için Tebük Seferi'ne "Gazve-i
fâdıha" (Rüsvaylık gazvesi) de denilmiştir.
d) Tebük'ten Dönüş
Uzun ve meşakkatli bir yolculuktan sonra
Tebük'e varıldı. Fakat gerek Bizans, gerekse Arap kabîlelerinde hiç bir
harekete rastlanmadı. 30 bin kişilik muazzam Müslüman ordusu Hıristiyan Arap
kabîlelerini yıldırmıştı. Medine'ye gelen haberlerin asılsız olduğu
anlaşıldı. İslâm ordusunun kuvvet ve azameti gösterilmiş, maksat hâsıl
olmuştu. Bu yüzden daha fazla ileriye gitmeğe lüzûm görülmedi. Rasûlüllah
(s.a.s.) Tebük'de bulunduğu esnâda o bölgede bulunan Eyle, Cerbâ, Ezruh,
Dûmetü'l-cendel gibi bazı küçük Hıristiyan beylikleriyle anlaşmalar yaptı. Bu
beylikler yıllık cizye ödeyerek İslâm hâkimiyetine girmeği kabûl ettiler.
Müslümanlar, Tebükte 20 gün kaldıktan sonra Ramazanın ilk günlerinde
Medine'ye döndüler.
e) Mescid-i Dırârın Yaktırılması
Münâfıklar, Kubâ Mescidi'nin yakınında
bir mescid yaptılar. Maksatları, Kubâ Mescidi'nin cemâatini bölmek, Müslümanlar
arasına ayrılık sokmaktı. Münâfıklardan bir hey'et Tebük seferinden dönerken
Rasûlüllah (s.a.s.)'ı karşıladılar. Yaptıkarı mescidde namaz kılmasını ricâ
ettiler. Ancak bu esnâda, Tevbe Sûresi'nin 107-108'inci âyetleri indi. İbâdet
için değil, fitne ve fesât ocağı olarak yapılan bu binada Rasûlüllah
(s.a.s.)'ın namaz kılmasına izin verilmedi. "Sakın bunların mescidinde
namaz kılma".(389) buyruldu. Rasûlüllah (s.a.s.) Medine'ye dönünce,
Mâlik b. Dühşem ile Ma'n b. Adiyy'e hemen bu mescidi yıkıp yakmalarını
emretti. Onlar da derhal Rasûlüllah (s.a.s.) 'in emrini yerine
getirdiler.(390)
İki ay kadar sonra, münâfıkların başı
olan Übeyy oğlu Abdullah öldü. Müslümanlar da onun kötülüklerinden kurtulmuş
oldular.
f) Medine'ye Giriş
Rasûlüllah (s.a.s.)'in ordusu ile
birlikte dönmekte olduğu Medine'de duyulunca, bütün halk, kadınlar ve
çocuklar sokaklara döküldü. Şiirler ve neşîdeler söyleyerek, orduyu
Seniyetü'l-vedâ'da parlak bir merâsimle karşıladılar.
g) Sefere Katılmayanların Durumu
Rasûlüllah (s.a.s.) Medine'ye gelince
doğru Mescid'e gitti, iki rek'at namaz kıldı. Sefer dönüşlerinde önce mescide
gidip iki rek'at namaz kılmak âdetiydi.(391) Sonra Mescid'de oturup ziyâret
ve tebrikleri kabûl etti. Sefere katılmamış olanların herbirinin mâzeretini
dinledi, haklarında Allah'tan mağfiret diledi. Özürleri olmadığı halde, Tebük
Seferi'ne iştirak etmeyen üç kişi için:
- Allah hakkınızda hüküm verinceye kadar
bekleyin, buyurdu. Müslümanların bunlarla konuşmalarını yasakladı. Tam 50 gün
bunlarla kimse konuşmadı, kimse selâmlarını almadı. Vakitlerini üzüntü ile ve
gözyaşları içinde geçirdiler. Sonunda, tevbelerinin kabûl edildiği
bildirildi.
(Haklarındaki hüküm ) geri bırakılan üç
kişi ise, yeryüzü bütün genişliğiyle başlarına dar geldi. Vicdanları da
kendilerini sıkıştırdı. Allah'a karşı, Allah'tan başka sığınacak bir yer
olmadığını anladılar. Allah da eski hallerine dönmeleri için tevbelerini
tabûl etti. Şüphesiz ki Allah tevbeleri kabûl edici ve esirgeyicidir.(392)
(Tevbe Sûresi, 118)
5- HZ. EBÛ BEKİR'İN HAC EMİRLİĞİ
(Zilhicce 9H./Şubat 631 M.)
Haccın sebebi olan Kâbe, Hz.
İbrahim ve oğlu Hz. İsmâil tarafından Mekke'de yapılmıştır. İnşâat
tamamlandıktan sonra Cibrîl (a.s.), tavâfın ve hac ibadetinin nasıl
yapılacağını amelî olarak onlara göstermiş, Hz. İsmâil de Hicaz halkına
öğretmişler. Ancak, Hz. İbrâhim'in tebliğ ettiği dini hükümler zamanla
unutulmuş, Mekke putperestliğin merkezi olmuştur. Hz. İsmâil'in öğrettiği hac
usûlü yavaş yavaş değişmiş yerini putperestlerin haccı almıştır.
İslâm'dan önce müşrik Araplar, içinde
günah işlenilen elbiselerle Kâbe ziyâret edilemez, derlerdi. Bu sebeple
Kâbe'yi çırıl çıplak tavâf ve ziyaret ederlerdi.(393)
Hicretin 9'uncu yılında hac farz
kılındı.(394) Fakat o sene Rasûlüllah (s.a.s.) haccetmedi. Hz. Ebû Bekir'i
Hac Emiri olarak Mekke'ye gönderdi.
Hicretin 8'inci yılında Mekke
fethedilmiş, Kâbe putlardan temizlenmiş, Mekke halkı Müslüman olmuştu. Ancak
henüz Müslüman olmayan müşrik kabîleler hâlâ Kâbe'yi çırıl çıplak tavâf
ediyorlardı. Diğer taraftan, Hicretin 9'uncu yılında hac, "nesî"
uygulaması yüzünden belirli zamanından önce yapılacaktı.
Bilindiği üzere, oruç, hac, kurban gibi
ibâdetlerin vakitleri kamerî aylara göre tesbit edilir. Kamerî yıl (ay
senesi), yaklaşık 354 gün, Güneş yılı ise yaklaşık 365 gündür. Aradaki 11
günlük fark sebebiyle, hac günleri her yıl yer değiştirir; bazen yaz, bazanda
kış mevsimine gelir. Hac mevsimini çok sıcak veya çok soğuk aylara
rastlatmamak, sâbit bir mevsimde (ilkbaharda) tutmak için Araplar üç yılda
bir, seneye bir ay ekleyerek o yılın aylarını 13'e çıkarırlardı. Buna
"nesî" deniyordu. Böylece hac mevsimi değişmez, fakat, aylar yer
değiştirirdi. 33 senede bir, aylar yerine gelirdi.(395) Nitekim, Hicretin
10'uncu yılında kamerî aylar aslî yerine geldiler. Kur'an-ı Kerîm, müşrik
Arapların bu çirkin âdetini yasaklamıştır.(396)
Hz. Peygamber (s.a.s.) hac farizasını
aslî günlerinde edâ etmek istediğinden o yıl hacca gitmedi. Hz. Ebû Bekir'i
Hac Emiri tâyin etti. Medine'den hacca gitmek isteyen 300 kişi de Hz. Ebû Bekir'le
gittiler.
Hz. Ebû Bekir yola çıktıktan sonra,
müşriklerle münâsebetleri düzenleyen hükümler indi.(397) Bunların müşriklere
duyurulması gerekiyordu. Rasûlüllah (s.a.s.) Hz. Ali'yi de bu iş için
gönderdi. Hz. Ali yolda Hz. Ebû Bekir'e yetişti.
- Hac Emiri yine sensin, ben Tevbe
Sûresi'nin yeni inen ilk âyetlerindeki hükümleri müşriklere tebliğ ile
görevliyim, dedi.
Hz. Ebû Bekir, Zilhicce'nin 8'inci günü
Mekke'de bir hutbe okuyarak, haccın nasıl yapılacağını anlattı. Müslümanlar,
Hz. Ebû Bekir'in anlattığı şekilde haccettiler. Müşrikler kendi bildiklerini
yaptılar.
Hz. Ali ise, Zilhicce'nin 10'uncu günü
Mina'da bir hutbe okudu. Hz.Peygamber (s.a.s.) tarafından gönderildiğini
bildirdi. Tevbe Sûresi'nin ilk âyetlerini yüksek sesle okuduktan sonra:
1- Müslümanlardan başka hiç kimse Cennete
giremez.
2- Bu yıldan sonra hiç bir müşrik Kâbe'ye
yaklaştırılmayacak.
3- Hiç kimse Kâbe'yi çıplak tavâf
etmeyecek.
4- Kimin Hz. Peygamber (s.a.s.)'le
anlaşması varsa, müddeti bitinceye kadar ona uyulacak, dedi.(398)
Bu ilândan sonra çok geçmedi. Bütün
Arabistan Müslüman oldu. O yıldan sonra da hiç bir müşrik Mekke'ye
bırakılmadı.

(365) el-Buhârî 1/25 ve 4/26; Tecrid Tercemesi, 1/65 (Hadis No: 63)
(366) Zâdü'l-Meâd, 3/81
(367) Âl-i İmrân Sûresi, 61; Tecrid Tercemesi, 10/412-414 (Hadis No:1650)
(368) Zâdü'l-Meâd, 3/80
(369) İbn Hişâm, 4/144-158; Târih-i Din-i İslâm, 4/ı-445
(370) Bu hırka Kâ'b'ın ölümünden sonra mirâscıları tarafından 20 bin
dirhem (yaklaşık 60 kg.) gümüş karşılığında Emevî Devletinin kurucusu
Muâviye'ye satılmıştır. Emevîlerden Abbâsilere, Mısırın Yavuz Sultan Selim
tarafından feth edilmesiyle de "Mukaddes emânetler" arasında
Osmanlılara geçti. Halen Topkapı Sarayı Müzesi "Hırka-i Saâdet
Dâiresi"nde, III. Murat tarafından yaptırılmış olan mahfaza içinde
korunmaktadır.
(371) İbn Hişâm, 4/226; Târih-i Din-i İslâm, 3/481
(372) et-Tevbe Sûresi, 117; İbnü'l-Esîr, a.g.e., 2/277; Tecrid Tercemesi,
10/445-446
(373) Bkz. et-Tevbe Sûresi, 49; Tecrid Tercemesi, 10/446-447
(374) Bkz. et-Tevbe Sûresi, 81
(375) Târih-i Din-i İslâm, 3/485
(376) Bkz.et-Tevbe Sûresi, 91
(377) Bkz. et-Tevbe Sûresi,38-39
(378) Bkz. et-Tevbe Sûresi, 117-118
(379) Târih-i Din-i İslâm, 3/483; İbnü'l Esîr, a.g.e., 2/227; Tecrid
Tercemesi, 10/450
(380) Zâdü'l-Meâd, 3/3; bkz. Buhârî, 3/198 ve 4/202; Tecrid Tercemesi,
8/275 (Hadis No: 1174)
(381) İbn Hişâm, 4/161; Tecrid Tercemesi, 10/450
(382) et-Tevbe Sûresi, 92; Tecrid Tercemesi, 10/451
(383) İbn Hişâm, 4/161; Zâdü'l-Meâd, 3/3-4; İbnü'l-Esîr, a.g.e., 2/277
(384) Bu yediden biri olan Ulbe bin Zeyd, bir gece teheccüt namazından
sonra göz yaşlarıyla şöye niyâz etmişti:
-"Allah'ım! Sen cihâdı emrettin ve ona bizi teşvik ettin. Fakat,
Peygamberinle birlikte gazaya gitme kudretini bana vermediğin gibi,
Peygamberinin elinde beni bindirecek binek de bırakmadın. Allah'ım Sen
bilirsin ki, ben üzerime düşen mal, can ve nâmus borcunu her bâdirede veren
bir kulunum."
Sabah namazından sonra Rasûl-i Ekrem (s.a.s.):
Bu gece mal, can sadakası veren nerede, diye sordu. Kimse cevâp
vermeyince; ikinci defa sordu. Bunun üzerine Ulbe kalktı. Rasûlüllah
(s.a.s.): Müjde sana ey Ulbe, yemin ederim ki sen zekât ve sadakaları kabul
olunanlar divânına yazıldın, buyurdu. (Zâdü'l-Meâd, 3/4; Tecrid Tercemesi,
10/455; ibn Hişâm, 4/161)
(385) el-Buhârî, 4/6; Riyazüs-Sâlihîn Tercemesi, 2/310 (Hadis No: 960)
(386) el-Buhârî, 5/129; İbn-Hişâm, 4/163; Tecrid Tercemesi, 10/456 (Hadis
No:1658)
(387) İbn Hişâm, 4/166; Zâdü'l-Meâd, 3/7; Tecrid Tercemesi, 10/457;
İbnü'l-Esîr, a.g.e., 2/279
(388) Bkz. et-Tevbe Sûresi, 66-68
(389) Bkz. Tevbe Sûresi, 107-108
(390) İbnHişâm, 4/173-174; Zâdü'l-Meâd, 3/19; Tecrid Tercemesi, 5/377-378
(391) el-Buhârî 4/40; Tecrid Tercemesi, 8/497 (Hadis No: 1287)
(392) Bu üç kişinin geçirdikleri çok sıkıntılı 50 günün tafsilâtı için
bkz. el-Buhârî, 5/130-135; Tecrid Tercemesi, 10/464-485 (Hadis No: 1659);
Riyâzü's-Sâlihin Tercemesi, 1/27 (Hadis No: 21)
(393) el-Hakayık, 1/67; Tecrid Tercemes, 6/45 ve 6/156 (Hadis No: 803)
(394) Bkz. Âl–i İmrân Sûresi, 97
(395) Bkz. Hak Dini Kur'ân Dili, 3/2532; M. Hamîdullah, İslâm Peygamberi,
2/87-94
(396) Bkz. et-Tevbe Sûresi, 37
(397) Bkz. et-Tevbe Sûresi, 1-36; Tecrid Tercemesi, 2/245-248 (Hadis No:
240 ve izahı)
(398) İbn Hişâm, 4/190-191
|
|
Sayfa Başı
|
|
X- HİCRETİN ONUNCU YILI
(631-632)
1- PEYGAMBERİMİZİN OĞLU
İBRÂHİM'İN ÖLÜMÜ
(8 Şevval 10 H./7 Ocak 632 M.)
İbrâhim, Peygamber (s.a.s.) Efendimizin
7'inci çocuğudur. Diğer 6 çocuğunun hepsi de, ilk eşi Hz. Hatice'den olmuştu.
İbrâhim ise Mısırlı Mâriye'den doğmuştur.
İbrâhim, Hicretin 8'inci yılı Zilhicce
ayında doğmuştu. İki yaşını doldurmadan öldü. Rasûlüllah (s.a.s.) İbrâhim'i
öper koklardı. Ölürken gözleri yaşardı. Avf oğlu Abdurrahman:
- Ey Allah'ın Rasûlü, sen de mi
ağlıyorsun? "Oysa ölüye ağlamayı men etmiştin," dedi. Rasûlüllah
(s.a.s.):
Ben, bağırıp çağırmayı, üst-baş yırtmayı
men ettim. Bu ise, Allah'ın kullarının kalbine koyduğu şefkattir. Göz ağlar,
kalb mahzûn olur. Biz, Rabbımızın rızâsına uygun olmayan söz söylemeyiz. Ey
İbrâhim, seni kaybetmekten dolayı hüzün içindeyiz, buyurdu.(399)
- İbrâhim benim oğlumdur. O henüz
annesini emerken öldü. Cennette iki süt anne, onun süt müddetini
tamamlayacaklardır, dedi.(400)
İbrâhim, Bakî Kabristanı'na defnedildi.
Kabrinin üstüne Rasûlüllah (s.a.s.) bir kırba su döktürdü. (401) Faydası da
yok, zararı da, fakat diriyi tatmin eder, buyurdu.
İbrâhimin öldüğü gün (7 Ocak 632 saat:
8.30'da)(402) güneş tutulmuştu. Halk.
- İbrâhim'in ölümünden dolayı Güneş
tutuldu, dediler. Bunun üzerine Rasûl-i Ekrem:
- Güneş ve ay, Allah'ın kudretini
gösteren alâmetlerdendir. Hiç kimsenin ölümünden veya doğumundan dolayı
tutulmazlar. Siz bu olayla karşılaştığınız zaman, namaz kılıp duâ edin,
buyurdu.(403)
2- VEDÂ HACCI (Zilhicce 10
H/Mart 632 M.)
"Bugün, inkâr edenler, sizi
dininizden etmekten ümitlerini kesmişlerdir. Artık onlardan korkmayın,
Ben'den korkun. Bu gün dininizi kemâle erdirdim, üzerinize olan nimetimi
tamamladım. Din olarak, sizin için İslâm'ı seçip ondan hoşnut oldum."
(el -Mâide Sûresi, 3)
Vedâ, bir yerden ayrılan kimse ile geride
kalanların birbirlerine karşılıklı esenlik dilemeleri demektir. Peygamber
Efendimiz, Arafat'ta irâd ettiği hutbesinde, dünya hayâtından ayrılmasının
yaklaştığına işâret ederek, ashabıyla vedâlaştığı için, bu haccına "Vedâ
Haccı" denilmiştir. Henüz farz kılınmadan, Hicretten önce Rasûlüllah
(s.a.s.) bir çokdefa haccetmişti. Medine'ye hicretinden sonra Vedâ Haccı ilk
ve son haccı odu. Bu haccından 81 veya 82 gün sonra vefât etti.
Hicretin 10'uncu yılı Müslümanlık bütün
Arabistan'a yayılmıştı. Rasûlüllah (s.a.s.) Zilkade ayında Hac farîzasını edâ
etmek için Mekke'ye gideceğini ilân etti. O'nunla birlikte haccetmek isteyen
müslümanlar Medine'de toplanmağa başladılar. (404)
Rasûl-i Ekrem (s.a.s) 25 Zilkade (22
Şubat 632) Cumartesi günü öğle namazını kıldıktan sonra, ashâbıyla birlikte
Medine'den çıktı. Kızı Fâtıma ve bütün zevceleri de beraberinde bulunuyordu.
İkindi namazını, seferî olarak Zülhuleyfe'de kıldı, geceyi de burada geçirdi.
Ertesi gün (26 Zilkade) gusletti hac ve umre için niyyet ve telbiye yaparak
ihrâma girdi. Öğle namazını da burada kıldıktan sonra yola çıkıldı.(405)
Hz. Peygamber (s.a.s.)'le birlikte
Haccedebilmek için Medine'de toplananların sayısı 100 bine yaklaşmıştı. Yol
boyunca katılanlar ve doğrudan Mekke'ye gidenlerle haccedeceklerin sayısı 124
bine ulaşmıştı. Bu muazzam kalabalık, Rasûlüllah (s.a.s.)'ın etrafında bir
insan seli gibi dalgalana dalgalana ilerliyor, "Allâhü ekber ve Lebbeyk
Allâhümme lebbeyk" nidâlarıyla dağ taş inliyordu.
Yolculuk 10 gün sürdü. Rasûl-i Ekrem
(s.a.s.) 4 Zilhicce pazar günü Mekke'ye vardı. Kâbeyi usûlüne göre tavâf
etti. Safâ ve Merve arasında sa'y yaptı. Pazartesi, salı ve çarşamba
günlerini de Mekke'de geçirdi, "Yevm-i terviye" denilen 8 Zilhicce
perşembe günü sabah namazını Mescid-i Harâm'da kıldıktan sonra, devesine
binip bütün hacılarla birlikte "Mina" ya hareket etti. O gün burada
kaldı. Öğle, ikindi, akşam, yatsı ve ertesi günün sabah namazlarını burada
kıldı. Arefe günü (9 Zilhicce cuma) sabahı, güneş doğduktan sonra devesine
binip Arafat'a çıktı. "Nemire" denilen yerde kurulan çadırında bir
müddet dinlendi. Öğle vakti olunca, devesine binip Arafat Vâdisi'nin ortasına
geldi. kendisini dinlemek üzere 124 bin müslüman, etrâfında toplanmıştı.
Rasûlüllah (s.a.s.) burada, onların şahsında bütün insanlığı "Vedâ
Hutbesi" diye meşhûr olan insanlık târihinin en etkili ve önemli
hutbesini irâdetti.
Câhiliyet devrinde, Arabistan'da kuvvetli
zayıfı ezerdi. Can, mal ve ırz güvenliği yoktu. Fâizcilik yüzünden fakirler,
zenginlerin kölesi hâline gelmişti. Kadınlara insan değeri verilmez,
erkeklerin malı sayılırdı. Kan gütme yüzünden, karşılıklı öldürmelerin sonu
gelmez, bulunamayan suçlunun cezâsını, âilesinden ele geçen çekerdi.
Rasûlüllah (s.a.s.), Vedâ Hutbesi'yle Câhiliyet Devrinin bütün bu
kötülüklerini yasakladı. Bütün insanların eşit olduğunu, Allah katında
üstünlüğün ancak takvâ ile olduğunu anlattı. "Müslümanlar
kardeştir." buyurdu. Hutbe, her taraftan duyalabilmesi için, gür sesli
sahabîler tarafından cümle cümle tekrâr edildi. Hutbe'den sonra Rasûlüllah
(s.a.s.) takdim edilen bir bardak sütü içti, oruçlu olmadığını ashâbına
gösterdi.(406) Öğle ve ikindi namazlarını birlikte (cem-i takdîm ile)
kıldırıldı.(407) İki vaktin farzları arasındaki sünnetleri kılmadı. Sonra
devesine binip "Cebel-i Rahme" denilen tepeye ilerledi. Bu tepenin
eteğinde, devesi üstünde kıbleye yöneldi. Güneş batıncaya kadar duâ edip
vakfe yaptı. Dinî hükümlerin tamamlandığını bildiren âyet de bu esnada
indi.(408)
"Bugün kâfirler dininizi yok
etmekten ümitlerini kestiler. Artık onlardan korkmayın, Benden korkun. Bugün,
sizin dininizi kemâle erdirdim, üzerindeki nimetimi tamamladım ve size din
olarak İslâmı' seçip ondan hoşnûd oldum".(409)
Güneş battıktan sonra Hz. peygamber
(s.a.s.) Arafattan ayrıldı. Akşam ve yatsı namazlarını Müzdelife'de birlikte
(cem-i tehîr) ile kıldı.(410) Geceyi burada geçirdi. Sabah namazından sonra
Meş'ar-ı harâm'da hava aydınlanıncaya kadar vakfe yaptı. Güneş doğmadan
Mina'ya hareket etti. Burada Akabe Cemresi'ne taş atarken:
"Ey nâs, din işlerinde aşırılıktan
sakının. Sizden önceki ümmetlerin helâkine sebep, din işlerinde taşkınlık
göstermeleridir." (411) buyurdu.
Rasûl-i Ekrem (s.a.s.), kurban bayramının
1 ve 2'inci günlerinde (10 ve 11 Zilhicce) birer hutbe de Mina'da okudu.
"Hac ibâdetini, Benden gördüğünüz gibi ifa edin," buyurdu.(412) Kurban
edilmek üzere hazırlanan 100 deveden 63'ünü bizzât kesti. Kalan 37'yi de Hz.
Ali'ye kestirdi. Her birinden birer parça et alınıp pişirildi. Kalanı da
fakirlere dağıtıldı. Sonra Rasûlüllah (s.a.s.) tıraş olup ihramdan çıktı.
Mekke'ye inip ziyâret tavâfını yaptıktan sonra tekrar Minaya döndü. Bayram
günlerini Mina'da geçirdi. Haccın diğer menâsikini yerine getirdi. Bayramın
dördüncü günü Mekke'ye geldi. Vedâ Tavâfı'nı yaptıktan sonra 14 Zilhicce
Çarşamba günü Mekke'den ayrılıp Medine'ye dödü.
3- VEDÂ HUTBESİ
(9 Zilhicce l0 H./8 Mart 632 M. Cuma)
Peygamberimiz Hz. Muhammet (s.a.s.) Vedâ
haccında, 9 Zilhicce Cuma günü zevâlden sonra Kasvâ adlı devesi üzerinde,
Arafat Vâdisi'nin ortasında 124 bin Müslümanın şahsında bütün insanlığa şöyle
hitabetti.
"Hamd Allah'a mahsustur. O'na
hamdeder, O'ndan yardım isteriz. Allah kime hidâyet ederse, artık onu kimse
saptıramaz. Sapıklığa düşürdüğünü de kimse hidâyete erdiremez. Şehâdet ederim
ki; Allah'dan başka ilâh yoktur. Tektir, eşi ortağı, dengi ve benzeri yoktur.
Yine şehâdet ederim ki, Muhammed O'nun kulu ve Rasûlüdür (413/1)
Ey Nâs! Sözümü iyi dinleyiniz.
Bilmiyorum, belki bu seneden sonra sizinle burada ebedî olarak bir daha
berâber olamayacağım.
İnsanlar! Bu günleriniz nasıl mukaddes
bir gün, bu aylarınız nasıl mukaddes bir ay, bu şehriniz Mekke nasıl kutsal
bir şehir ise, canlarınız, mallarınız, nâmus ve şerefiniz de öylece
mukaddestir; her türlü tecâvüzden masûndur.(413/2)
Ashâbım! Yarın rabbınıza kavuşacaksınız.
Bugünkü her hâl ve hareketinizden muhakkak sorulacaksınız. Sakın benden sonra
eski sapıklıklara dönüp de birbirinizin boynunu vurmayınız.(413/3) Bu
vasiyyetimi burada bulunanlar, bulunmayanlara bildirsinler. Olabilir ki,
bildirilen kimse, burada bulunup da işitenden daha iyi anlayarak hıfzetmiş olur.
(414)
Ashâbım! Kimin yanında bir emânet varsa,
onu sâhibine versin . Fâizin her çeşidi kaldırılmıştır, ayağımın altındadır.
Fakat aldığınız borcun aslını ödemek gerekir. Ne zulmediniz, ne de zulme
uğrayınız. Allah'ın emriyle bundan böyle fâizcilik yasaktır. Câhiliyetten
kalma bu çirkin âdetin her türlüsü ayağımın altındadır. İlk kaldırdığım fâiz
de Abdülmuttalib'in oğlu amcam Abbas'ın fâiz alacağıdır. (415/1)
Ashâbım! Câhiliyet devrinde güdülen kan
davaları da tamamen kaldırılmıştır. Kaldırdığım ilk kan davası,
Abdülmüttalib'in torunu (amcalarımdan Hâris'in oğlu) Rabîanın kan
davasıdır(415/2)
Ey Nâs! Kadınların haklarını gözetmenizi
ve bu konuda Allah'tan korkmanızı tavsiye ederim. Siz kadınları Allah'ın
emâneti olarak aldınız. Onların nâmus ve ismetlerini Allah adına söz vererek
helâl edindiniz. Sizin kadınlar üzerinde hakkınız, onların da sizin
üzerinizde hakları vardır. Sizin kadınlar üzerindeki haklarınız, âile nâmusu
ve şerefinizi kimseye çiğnetmemeleridir. Eğer onlar sizden izinsiz râzı
olmadığnız kimseleri âile yuvanıza alırlarsa, onları hafifçe dövüp
korkutabilirsiniz. Kadınların sizin üzerinizdeki hakları ise, örfe göre her
türlü (meşru ihtiyaçlarını), yiyecek ve giyeceklerini temin etmenizdir. (416)
Mü'minler! Size iki emânet bırakıyorum.
Onlara sımsıkı sarıldıkça yolunuzu hiç şaşırmazsınız. Bu emânetler, Allah'ın
kitabı Kur'ân ve O'nun Peygamberinin sünnetidir. (417)
Ey Nâs! Devâmlı dönmekte olan zaman,
Allah'ın gökleri ve yeri yarattığı günkü duruma dönmüştür. Bir yıl, l2 aydır.
bunlardan 4'ü Zilkade, Zilhicce, Muharrem ve Recep hürmetli aylardır.(418)
Ashâbım! Bugün şeytan sizin şu
topraklarınızda yeniden nüfûz ve saltanatını kurma gücünü ebedî olarak
kaybetmiştir. Fakat size yasakladığım bu şeyler dışında, küçük gördüğünüz
şeylerde ona uyarsanız, bu da onu sevindirir. ona cesâret verir. Dininizi
korumak için bunlardan da uzak kalınız. (419)
Mü'minler! Sözümü iyi dinleyin, iyi
belleyin. Rabbınız birdir, babanız birdir. Hepiniz Âdem'densiniz, Âdem de
topraktan yaratılmıştır. Hiç kimsenin başkaları üzerinde soy sop üstünlüğü
yoktur. Allah katında üstünlük, ancak takvâ iledir.(420) Müslüman müslümanın
kardeşidir. Böylece bütün müslümanlar kardeştir. Gönül hoşluğu ile kendisi
vermedikçe, başkasının hakkına el uzatmak helâl değildir. Ashabım! Nefsinize
de zulmetmeyin. Nefsinizin de üzerinizde hakkı vardır. Bu nasihatlarımı
burada bulunanlar, bulunmayanlara tebliğ etsinler.(421)
Ey Nâs! Cenâb-ı Hak Kur'an da her hak
sahibine hakkını vermiştir. Mirâsçı için ayrıca vasiyyet etmeye gerek yoktur.
(422)Çocuk kimin döşeğinde doğmuşsa, ona âittir. Zina eden için ise
mahrûmiyet vardır. Babasından başkasına soy (neseb) iddiâsına kalkışan
soysuz, yahut efendisinden başkasına intisâba yeltenen nankör, Allah'ın
gazabına, meleklerin lânetine ve bütün müslümanların ilencine uğrasın.
Cenâb-ı Hak böylesi insanların ne tevbelerini ne de adâlet ve şâhitliklerini
kabûl eder.(423)
Ashabım! Alllah'tan korkun, beş vakit
namazınızı kılın, Ramazan orucunuzu tutun, malınızın zekatını verin,
âmirlerinize itaat edin. Böylece Rabbınızın Cennetine girersiniz.(424)
Ey Nâs! Yarın beni sizden soracaklar, ne
dersiniz? Ashâbı kiram:
- Allah'ın dinini teblîg ettin, vazîfeni
hakkıyla yaptın, bize nasihat ve vasiyette bulundun, diye şehadet ederiz,
dediler. Rasûlüllah (s.a.s.) mübarek şehâdet parmağını göğe doğru kaldırdı,
cemâat üzerine çevirip indirdikten sonra üç defa:
- Şâhid ol Yâ Rab! Şâhid ol Yâ Rab! Şâhid
ol Yâ Rab! buyurdu".(425)

(399) el-Buhârî, 2/285; Tecrid Tercemesi, 4/548 (Hadis No: 646)
(400) Müslim, 4/43 (K. Fedâil, 63); el-Buhârî, 2/104; Tecrid Tercemesi,
4/748 (Hadis No: 679)
(401) Aynî, Umdetü'l-Kâri, 4/115; Tecrid Tercemesi, 4/551
(402) Asr-ı Seadet, 1/191; Tecrid Tercemesi, 2/245-248 Hadis No: 240 ve
izahı.
(403) el-Buhârî, 2/29-30; Tecrid Tercemesi, 3/428 (Hadis No: 547)
(404) Müslim, 2/887, K. Hac B. Haccetü'n-Nebiy (Hadis No: 1218)
(405) el-Buhârî, 2/146; Tecrid Tercemesi, 6/100-101 (Hadis No: 767) ve
6/106 (Hadis No: 769); Zâdü'l-Meâd, 1/369; Tecrid Tercemesi, 10/426
(406) el-Buhârî, 2/173; Tecrid Tercemesi, 6/169 (Hadis No: 811)
(407) Cem-i takdim: İkincisinin henüz vakti girmeden, iki vakit namazı
birlikte kılmaktır.
(408) el-Buhârî, 1/16; Tecrid Tercemesi, 1/45 (Hadis No: 42 ve 10/435)
(409) el-Mâide Sûresi, 3; Bu âyet en son inen ahkâm âyetidir. Bir gün
sonra (10 Zilhicce) Mina'da inen "Allah'a döndürüleceğiniz ve sonra
haksızlığa uğramadan herkesin kazandığının tastamam verileceği günden
korkunuz" (el-Bakara Sûresi, 282) anlamındaki âyetle Kur'ân-ı Kerim
tamamland. Bundan sonra dinî hükümlerde hiç bir ziyâde ve değişme (nesh)
olmadı. 81 gün sonra Rasûlüllah (s.a.s.) vefât etti. (bkz. Hamdi Yazır, Hak Dini
Kur'an Dili, 2/1569)
(410) Cem-i tehîr: Birincisinin vakti çıktıktan sonra, iki vaktin namazını
birlikte kılmaktır.
(411) İbn Mâce, es–Sünen, 2/1008 (Hadis No: 3029); Zâdü'l-Meâd, l/473;
Tecrid Tercemesi, 10/436
(412) Zâdü'l-Meâd, l/475; Tecrid Tercemesi, 10/437; Müslim, 2/943, (Hadis
No: 1297)
(413/1) Müslim 2/593 (Hadis No: 868); Ebû Dâvûd, 1/252 (Hadis No: 1097);
İbn Mâce, 1/610 (Hadis No: 1892-1893)
(413/2) el-Buhârî, 1/24; Tecrid Tercemesi, 1/63 (Hadis No: 61);
Riyâzü's-Sâlihîn Tercemesi, 1/253 (Hadis No: 203); Beyhakî, es-Sünen'ü'l
Kübra, 5/274; İbn Hişâm, 4/250
(413/3) el-Buhârî, 1/38; Tecrid Tercemesi, 1/99 (Hadis No: 101);
Riyazüs'Sâlihîn Tercemesi, 2/111 (Hadis No: 701); İbn Hişâm, 4/250
(414) el-Buhârî, 5/126-127; Müslim, 2/889 (Hadis No: 1218); Beyhakî,
Sünen, 5/140, Haydarabad, 1352; Tecrid Tercemesi, 10/437 (Hadis No: 1654)
Riyâzü's-Sâlihîn Tercemesi, 1/260-262 (Hadis No: 211)
(415/1) Müslim, 2/889 (Hadis No: 1218); Ebû Dâvûd, 1/442 (Hadis No: 1905);
Beyhakî, 5/275; İbn Hişâm, 4/251
(415/2) Ebû Dâvûd, 2/219, (Hadis No: 3334); İbn Hişâm, 4/251; Rabîa,
oğluna süt anne bulmak için Sa'd Oğulları kabîlesine gittiğinde Hüzeyl onu
öldürmüştü. Peygamber (s.a.s.) Efendimiz koyduğu yasakları önce kendi
yakınlarında uygulamıştır.
(416) Tirmizî, 3/467, (Hadis No: 1163); Ebû Dâvûd, 1/442 (Hadis No: 1905);
İbn Mâce, 1/594 (Hadis No: 1851); Riyâzü's-Sâlihin Tercemesi, 1/318-319
(Hadis No: 274); İbn Hişâm, 4/251
(417) Mâlik, el-Muvatta, 2/899 (Kader, 3); Müslim, 2/889-890 (Hadis No:
1218); Ebû Dâvûd, 1/442 (Hadis No: 1905); et-Tirmizî, 5/662-663 Hadis No:
3786, 3788); İbn Mâce, 2/1025 (Hadis No: 3074)
(418) el-Buhârî, 4/126-127; Tecrid Tercemesi, 10/437-330 (Hadis No: 1654);
İbn Hişâm, 4/251
(419) İbn Hişâm, 4/251
(420) Ahmed b. Hanbel, Müsned, 5/411 Kahire, 1313; Mecmau'z-Zevâid, 3/266
ve 8/84, Beyrut, 1967
(421) el-Buhârî, 1/35
(422) Ebû Dâvûd, 2/103 (Hadis No: 2870)
(423) İbn Hîşâm, 4/253
(424) et-Tirmizi, es-Sünen, 2/516 (Hadis No: 616); Riyâzü's-sâlihîn, 1/106
(Hadis No: 73)
(425) Müslim, 2/890 (Hadis No: 1218); Ebû Dâvûd, 1/442 (Hadis No: 1905);
İbn Hişâm, 4/250-253; Tecrid Tercemesi, 10/431-434
|
|
Sayfa Başı
|
|
XI- HİCRETİN ONBİRİNCİ YILI OLAYLARI
1- MÜSLÜMANLIĞIN ARABİSTANDA YAYILMASI
VE DİNİN TAMAMLANMASI
"Bütün dinlerden üstün kılmak
üzere, Peygamberini, doğruluk rehberi (Kur'ân) ve Hak Din İslâm ile gönderen
O'dur. Şâhit olarak Allah yeter."
(el-Fetih Sûresi, 28)
Müslümanlık Mekke'de doğdu, Medine'de
gelişti. Hudeybiye Barış Anlaşmasından sonra, Medine dışında yayılmağa
başladı. Mekke'nin fethinden sonra, her taraftan Arap kabîleleri fevc fevc
Medine'ye gelip Müslümanlığı kabûl etliler. Kısa zamanda, Allah'ın yardımıyla
Arabistan baştan başa Müslüman oldu. Sayıları çok az Mûsevî ve Hıristiyandan
başka yarımadada Müslüman olmayan kabîle kalmadı. Her tarafta ezan sesi,
"Allâh'u ekber" sadâsı yükseldi. Bu başarı şüphesiz Allah'ın
yardımının bir sonucuydu. Kur'ân-ı Kerîm bunu şöyle anlatıyor:
"Ey Muhammed, Allah'ın yardımı ve
fetih günü gelip, insanların akın akın Allah'ın dinine girdiklerini görünce,
hemen Rabbını hamd ile tesbîh et. Şüphesiz O, tevbeleri kabûl edendir."
(en-Nasr Sûresi, 1-3)
İslâm'ın zaferinin ve tamamlanmasının
yaklaştığını bildiren bu sûre, Kur'ân-ı Kerîm'in bütün olarak inen son
sûresidir.(426) Mekke'nin fethinden önce inmiştir.
Dinin tamamlanması, Hz. Peygamber
(s.a.s.)'in görevinin bitmesi demekti. Bu sebeple Rasûlüllah (s.a.s.) bu sûre
inince, "bana vefâtım haber verildi." buyurmuştur.(427)
Vedâ Haccında, arafe günü Arafat'da,
dinin kemâle erdiğini bildiren "son ahkâm âyeti"(428) vahyedilmiş;
ertesi gün Mina'da son âyet(429) inmiş, Kur'ân-ı Kerîm tamamlanmıştı. Bütün
bunlar, aziz Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.s.)'in vefâtının yaklaştığını
gösteriyordu. Nitekim, Vedâ Hutbesinde, "belki burada sizinle ebedî
olarak bir daha berâber olamayacağım," (430) buyurarak ashâbıyla
vadâlaşmıştı.
2- RASÛLULLLAH (S.A.S.)'IN
HASTALANMASI VE İRTİHÂLİ
"Ya Muhammed, şüphesiz sen
de öleceksin, onlar da ölecekler".
(ez-Zümer Sûresi, 30)
Vedâ Haccından döndükten sonra, Hz.
Peygamber (s.a.s.) Uhud şehidlerini ziyâret edip cenâze namazlarını kıldı.
Bunlar, cenâze namazları kılınmadan defnedilmişlerdi.(431) Hastalanmasından
bir gün önce de, Medine'nin "Cennetü'l-Bâkî" denilen kabristanını
ziyâret etmiş, burada defnedilmiş olan müslümanlar için duâ etmişti. Sevgili
Peygamberimiz (s.a.s), böylece ümmetinden hayatta olanlarla vedâlaştığı gibi,
sanki ölenleriyle de vedâlaşmıştı.
Hastalığı esnâsında, kızı Hz. Fâtıma'ya
gizli bir şey söylemiş, Hz. Fâtıma ağlamıştı. Daha sonra kulağına tekrar
birşey daha söyleyince gülmüştü. Hz. Fâtıma bunun sebebini, Rasûlüllah
(s.a.s.)in vefâtından sonra şöyle açıkladı. Rasûl-i Ekrem(s.a.s.):
-Kızım, her yıl Ramazan ayında Cibrîl,
Kur'an-ı Kerîm'i (o zamana kadar inmiş olan kısmını) benimle bir kere
mukabele ederdi. Bu yıl iki defa mukabele etti. Sanıyorum, ecelim yaklaştı,
buyurdu. Bunu duyunca ağladım. Sonra, ev halkı içinden kendisine ilk olarak
benim ulaşacağımı söyledi. O zaman da güldüm.(432)
Gerçekten Hz. Fâtıma, Rasûlüllah
(s.a.s.)dan 6 ay sonra vefât etti.(433) Ehl-i Beyti'nden Rasûlüllah
(s.a.s.)'e ilk kavuşan O oldu.
Rasûlüllah (s.a.s.) Bâkî kabristanından
döndüğü gece (19 Safer Çarşamba günü) hastalandı. Hastalığı 13 gün sürdü. 1
Rabiülevvel Pazartesi günü öğleden sonra vefât etti.
Hastalığının ilk beş gününü hanımlarının
nöbetinde geçirdi. Gün geçtikce ağırlaşıyor, gücü azalıyordu. Bu yüzden, her
gün ayrı bir yere gitmeyip Hz. Aişe'nin odasında kalmayı arzu ediyor, fakat
eşlerinden hiç birinin gönlünü kırmamak için bu isteğini açıkça söylemiyor,
bugün kimin nöbetindeyim, yarın nerede olacağım? diye soruyordu. Eşleri
istediği yerde kalmasına izin verdiler.
Amcası Abbâs ile Hz. Ali'nin kolları
arasında Hz. Âişe'nin odasına geldi. Güçsüzlükten ayakları yerde
sürükleniyordu. Hastalığının son sekiz günü burada geçti. Rasûlüllah
(s.a.s.)burada vefât etti..(434) Hastalığı süresince amcası Abbâs ile Hz. Ali
ve bütün hanımları yanından ayrılmadılar. Gerektikçe hizmetinde bulundular.
Rasûl-i Ekrem (s.a.s.)'in hastalığı humma
idi . Zaman zaman bayıldığı oluyordu. Ateşin ve ızdırâbın şiddetinden
yüzündeki örtüyü atıyor, vücûdunun hararetini soğuk su ile hafifletiyordu.
Vefâtından beş gün önce, Perşembe sabahı
Rasûlüllah (s.a.s.)'in hastalığı ağırlaştı.
-Bana yazı yazacak birşey getirin;
sapıklığa düşmemeniz için size vasiyyetimi yazdırayım, buyurdu. Yanında
bulunanlardan bir kısmı, "şu anda Rasûlüllah (s.a.s.) ağır hasta;
yanımızda Allah'ın kitabı var, O bize yeter. Sonra yazılsın"; bazıları ise
"hayır, şimdi yazılsın." diye tartışmaya başladılar. Bunun üzerine
Rasûl-i Ekrem (s.a.s.):
-Hiçbir peygamberin yanında tartışılması
yakışık almaz. Benim bulunduğum şu (murakabe) hâli, sizin beni meşgul etmek
istediğiniz şeyden hayırlıdır. Beni kendi halime bırakın, buyurdu. Daha
sonra, vefâtı esnâsında üç şey vasiyyet etti. 1) Müşrikleri Arabistan'dan
çıkarınız. 2) Gelecek elçilere, benim yaptığım gibi, ikramda bulununuz. Olayı
anlatan İbn Abbas, "üçüncüsünü unuttum." demiştir.(435)
a) Son Hutbesi
Aynı gün Rasûlüllah (s.a.s.), yedi kırba
soğuk su getirilip vucûduna dökülmesini emretti. Belki böylece hafifler,
halka vasiyyet edebilirim, buyurdu. Bir leğenin içinde, eliyle "artık
yetişir" diye işâret edinceye kadar vücûduna soğuk su döktüler.(436)
Rasûlüllah (s.a.s.), Hz. Ali ve Abbâs'ın oğlu Fazl'ın kolları arasında
Mescid'e çıktı. Minbere oturdu. Başında boz renkli bir sargı vardı. Allah'a
hamd ve senâ ettikten sonra:
-Ey Nâs! Her kimin arkasına bir kamçı
vurmuşsam, işte sırtım, gelsin vursun. Kimin bende alacağı varsa, işte malım,
gelsin alsın. Benim yanımda en sevgiliniz, üzerimde hakkı varsa, onu burada
(dünyada) isteyen veya helâl edendir. Böylece Rabbıma yüz akıyla kavuşurum,
buyurdu. Sonra öğle namazını kıldırdı. Namazdan sonra tekrar minberde
göründü. Aynı sözleri tekrarladı. Cemaatten biri, üç dirhem alacaklı olduğunu
söyledi. Bu zât, Rasûl-i Ekrem (s.a.s.) adına bir fakire sadaka vermişti.
Rasûlüllah (s.a.s.) borcunu hemen ödedi. Sonra şöyle buyurdu:
-Ey Nâs! Kimin üzerinde başkasına âit bir
hak varsa, ayıplanmaktan çekinmesin, sâhibine ödesin. Burada ayıplanmak,
âhirette mahcûb olmaktan hayırlıdır.(437)
Allah bir kulunu, dünya hayâtı ile kendi
nezdindeki âhiret saâdetini seçmekte serbest bıraktı. O kul, âhiret saâdetini
seçti, buyurunca Hz. Ebû Bekir ağlamaya başladı. Rasûlüllah (s.a.s.):
-Ey Ebû Bekir, ağlama! Samimî arkadaşlığı
ve mâlî fedakârlığı ile bana en çok yardım eden Ebû Bekir'dir. Eğer
ümmetimden birini dost edinseydim, şüphesiz bu Ebû Bekir olurdu. Fakat İslâm
kardeşliği, şahsî dostluktan üstündür. Ebû Bekir'inkinden başka, diğer
evlerin Mescid'e açılan kapılarını kapatınız, buyurdu.(438) Sözlerine
devâmla:
-Ashâbım! Peygamberinizin irtihâlini
düşünüp telaş ettiğinizi işittim. Hangi peygamber, ümmeti arasında ebedi
kalmıştır? Biliniz ki ben de, Rabbıma kavuşacağım ve buna hepinizden daha çok
lâyığım. Yine biliniz ki, siz de bana kavuşacaksınız. Buluşacağımız yer,
Kevser havuzunun kenarıdır. Benimle orada buluşmak isteyenler, ellerini,
dillerini günahtan çeksinler. (439)
-Ey Nâs! Zeyd'in oğlu Usâme'nin
komutanlığı konusunda bazı şeyler söylendiğini duydum. Daha önce, babası Zeyd
için de böyle şeyler söylenmişti. Allah'a yemin ederim ki, Zeyd komutanlığa
lâyıktı, kendisini çok severdim. Babası gibi Üsâme de komutanlığa lâyıktır,
O'nu da çok severim, itaat ediniz, buyurdu.(440) Sonra odasına döndü.
b) Hz. Ebû Bekir'i İmâmlığa Vekil
Etmesi
Hastalığın ilk günlerinde, ateşine ve
ızdırabına rağmen, namaz vakitlerinde Mescid'e çıkıp namazı kıldırıyordu.
Daha sonra hastalığı ağırlaşınca Mescide çıkamaz oldu. İmamlık yapmak için,
yerine Ebû Bekir'i vekîl yaptı.
Vefâtından önceki Perşembe günü, yatsı
vakti olmuş, ezan okunmuştu. Rasûlüllah (s.a.s.), namazın kılınıp
kılınmadığını sordu. "Sizi bekliyorlar" dediler. Hafiflemek için
hemen yıkandı. Fakat ayağa kalkamadı, bayıldı. Ayılınca yine sordu. Tekrâr
yıkandı, fakat yine bayıldı. Böylece üç kere yıkanıp hazırlandı. Fakat her
seferinde bayıldı. Cemaat ise Mescidde bekliyordu, kendine gelince:
-Ebû Bekir'e söyleyin, namazı kıldırsın,
buyurdu.
Hz. Âişe, Rasûlüllah (s.a.s.)'ın yerine
kim geçerse geçsin, halk tarafından sevilmez, uğursuz sayılır, diye
düşünüyordu. Bu sebeple:
-Ey Allah'ın Rasûlü, Ebû Bekir yufka
yüreklidir, makamınızda namaz kıldıramaz. Ağlamasından dolayı sesini kimse
işitemez, başkasını vekil etseniz... dedi. Fakat Peygamber (s.a.s.) ilk
emrini tekrârladı.
-Ebû Bekir'e söyleyin, namazı o
kıldırsın,(441) buyurdu. Böylece Perşembe günü yatsı namazından Rasûlüllah
(s.a.s.) vefât edinceye kadar ki 17 vakit namazı Hz. Ebû Bekir kıldırdı.
Perşembe günü akşam namazı, ashâbın Rasûlüllah (s.a.s.)'ın arkasından kıldığı
son namaz oldu.(442)
c) Son Tavsiyeleri
Rasûlüllah (s.a.s.)bazen ateşi düşüyor,
hastalığı hafifliyordu. Hz. Ebû Bekir'i vekil yaptıktan sonra, bir namaz
vakti kendinde iyilik hissetti. Hz. Ali ile Abbâs'ın oğlu Fazl'ın kollarında,
ayaklarını sürüyerek Mescid'e çıktı. Rasûlüllah (s.a.s.)'ın çıkabileceği
bilinmediğinden namaza durulmuştu. Hz. Ebû Bekir, imâmlıktan çekilmek istedi.
Rasûlüllah (s.a.s.)yerinde durmasını işâret etti. Ebû Bekir'in yanına oturup
namazını kıldı.(443) Namazdan sonra, minberin alt basamağına oturdu. Allah'a
hamd ve sena ettikten sonra:
Ey Muhâcirler! Size ensâr hakkında,
hayırlı olmanızı vasiyyet ediyorum. Onlar benim has cemâatim ve en samîmî
dostlarımdır. Vaktiyle onlar sizi evlerinde misâfir ettiler. Her konuda sizi
kendilerine tercih ettiler... Halk Medine'de günden güne çoğalıyor, ensar ise
gittikçe azalıyor, yemekteki tuz kadar kalıyor. Sizden biri işbaşına geçer
de, başkalarına fayda ve zarar verebilecek yetkilere sâhip olursa, ensâr'ın
iyiliklerini alsın, kusurlarını bağışlasın.(ı)
Ashâbım! İlk muhâcirlere de saygılı
olmanızı vasiyyet ediyorum. Bütün muhâcirler de birbirlerine hayırlı ve saygılı
olsunlar. Her iş, Allah'ın irâdesi ve ancak O'nun izniyle meydana gelir. Onun
irâdesi olmadan hiç bir şey olmaz. Allah'ın irâdesine karşı koymak
isteyenler, sonunda mağlûb olurlar. Allah'ı aldatacaklarını sananlar,
kendileri aldanırlar, buyurdu.(445) Sonra odasına döndü. Rasûlüllah
(s.a.s.)'ın minberden son hutbesi bu oldu.
d) İrtihâli
Ölüm gecesi ateşi düşmüş, sabaha karşı
rahatlamıştı.(446) Pazartesi sabahı, odanın Mescid'e açılan kapı perdesini
açtı. Ashab-ı Kirâm, saf saf, Hz. Ebû Bekir'in arkasında sabah namazını
kılıyorlardı. Onların bu hâline sevindi, tebessüm ederek seyretti. Hz. Ebû
Bekir, Rasûlüllah (s.a.s.)'ın namaza çıktığını sanarak, ilk safa çekilmek
istedi. Ashâb, Hz. Peygamber (s.a.s.)'i ayağa kalkmış görünce sevinçlerinden
namazlarını bozayazdılar. Rasûl-i Ekrem (s.a.s) Efendimiz mübârek eliyle,
namazı tamamlamalarını işâret buyurdu. Sonra perdeyi kapatıp odasına
çekildi.(447) Ashâb-ı Kirâmın, Rasûlüllah (s.a.s.) 'in mübârek yüzünü son
görüşleri bu oldu.
Benzi kansız, yüzü bembeyazdı. Öğleye
doğru tekrar ağırlaştı. Sık sık bayılmalar başladı. sevgili kızı Hz. Fâtıma,
başucunda:
-Vay babamın ızdırâbına, diyerek
çâresizlik içinde ağlıyordu. Rasûl-i Ekrem (s.a.s.) Efendimiz:
-Üzülme kızım, bu günden sonra baban, hiç
ızdırâp çekmeyecek, diye O'nu teselli etti.(448) Izdırâbı çoktu, fakat
hâlinden şikâyet etmiyordu. Ara sıra ellerini yanındaki su kabına batırıp
yüzünü ıslatıyordu.
-Lâilâhe illâllâh. Ölümün de şiddetleri
var. Allâh'ım, ölüm sıkıntılarına dayanmak için bana yardım et. Beni bağışla.
Bana merhamet et, diye duâ ediyordu. Sonra elini kaldırdı, üç defa:
-"Allah'ım, beni Rafîk-i A'lâ'ya (en
yüce dosta) ulaştır." dedi. Başı, eşi Hz. Aişe'nin kucağındaydı. Bu duâ
ile, Rasûl-i Ekrem (s.a.s.) Efendimizin mübârek eli düştü.(449/1) Hz. Âişe
Yüce Peygamber (s.a.s.)'in başını şefkatle kaldırıp yastığına koydu.
Pazartesi günü öğleden sonra âlemlere rahmet olan Sevgili Peygamberimiz
(s.a.s.)'in aziz rûhu uçmuş, Rabbına kavuşmuştu. (1 Rebiül-evvel 11 H./27
Mayıs 632 M.)(449/2)

(425) Müslim, 2/890 (Hadis No: 1218); Ebû Dâvûd, 1/442 (Hadis No:
1905); İbn Hişâm, 4/250-253; Tecrid Tercemesi, 10/431-434
(426) Müslim, 4/2318 (Hadis No: 3024)
(427) Hak Dini Kur'ân Dili, 8/6234
(428) el-Mâide Sûresi, 3
(429) el-Bakara Sûresi, 281
(430) el-Buhârî, 2/64; Tecrid Tercemesi, 4/655 (Hadis No: 661); İbn Hişâm,
4/250
(431) el-Buhârî, 2/93
(432) Bkz. el–Buhârî, 4/ 183, 5/138, 6/101; Tecrid Tercemesi, 11/6 (Hadis
No: 1661) ve 11/267 (Hadis No: 1767); Riyâzü's-Sâlihîn 2/101 (Hadis No:690)
(433) Bkz. el-Buhârî, 4/42
(434) el-Buhârî, 2/106 ve 5/139-140; Tecrid Tercemesi, 4/762 (Hadis No
:683 ve 11/15)
(435) el-Buhârî, 1/36-37 ve 4/31 ve 5/137; Tecrid Tercemesi, 1/91 (Hadis
No: 94) ve 8/476 (Hadis No: 1275)
(436) el-Buhârî, 1/57 ve 5/140; Tecrid Tercemesi, 1/138 (Hadis No: 149) ve
11/16
(437) İbnü'l-Esîr, el-Kâmil 3/319- 320; Târih-i Din-i İslâm, 3/556-557
(438) el-Buhârî, 1/119-120; ve 4/191 ve 4/254; Tecrid Tercemesi, 2/339-343
(Hadis No: 292-293) ve 11/ 19-20
(439) Tecrid Tercemesi, 11/18; Mevâhib-i Ledünniyye Tercemesi, 2/434
(440) el-Buhârî, 4/213 ve 5/145; Rasûlüllah (s.a.s.), Şam tarafına
gönderilmek üzere bir ordu hazırlamış, hastalanmasından bir gün önce
komutanlığı Üsâme'ye vermişti. Orduda ilk muhâcirler ve ensârdan ileri gelen
kimseler vardı. Üsâme ise henüz 20-27 yaşlarında bir gençti. Bu yüzden bazı
dedi-kodu yapanlar olmuştu. Rasûlüllah (s.a.s.)'ın hastalığı ve vefâtı
sebebiyle ordunun hareketi bir-kaç gün gecikti.
(441) el-Buhârî, 1/165 ve 169; Tecrid Tercemesi, 2/510-536 (Hadis No:
387,394,397)
(442) Bkz. el-Buhârî, 5/137; Tecrid Tercemesi, 11/14
(443) el-Buhârî, 5/162; Tecrid Tercemesi, 2/510-519 (Hadis No: 387); Bu
namazda cemâatin Hz. Ebû Bekîr'e, Ebû Bekir'in de Rasûlüllah (s.a.s.)'e
uyduğu da rivâyet edilmektedir. (bkz. el-Buhârî, 1/162)
(444) el-Buhârî, 1/223 ve 4/226-267; Tecrid Tercemesi, 3/116 (Hadis No:
503) ve 11/18; İbn Hişâm, 4/300
(445) Tecrid Tercemesi, 11/18; Mevâhib-i Ledünniyye tercemesi, 2/434
(446) Bkz. el- Buhârî, 5/141; Tecrid Tercemesi, 11/22-24 (Hadis No: 1667)
(447) el-Buhârî, 1/165-166 ve 5/141; Tecrid Tercemesi, 2/528 (Hadis No:
395) ve 11/24
(448) el-Buhârî, 5/144; Tecrid Tercemesi, 11/27 (Hadis No: 1669)
(449/1) el-Buhârî, 5/139-144; Tecrid Tercemesi, 11/10-30 (Hadis No: 1663,
1665, 1668)
(449/2) Bkz.Tecrid Tercemesi, 9/298 (Hadis No: 1442)
|
|
Sayfa Başı
|
|
3- RASÛLÜLLAH (S.A.S.)'İN VEFÂTININ ASHÂB-I KİRÂM
ÜZERİNDEKİ TESİRİ
Rasûlüllah (s.a.s.)'in vefât ettiği
hemen duyuldu. Bu haber, ashâb-ı kirâm üzerinde derin üzüntü meydana getirdi.
Daha sabahleyin ayağa kalkmış halde görmüşler, iyileşiyor diye sevinmişlerdi.
Beklenmedik acı haber, herkesi şaşkına çevirdi. Yola çıkmak için hazırlanan
Üsâme ordusu da ordugâhtan döndü, kumandanlık sancağı Rasûlüllah (s.a.s.)'in
kapısı önüne dikildi. Hicrette Rasûlüllah (s.a.s.)'in Medine'ye girdiği gün,
en büyük bayram sevinci yaşanmıştı. Bugün en büyük acı ve mâtem yaşanıyordu.
Münâfıklar ise, "Muhammed hak peygamber olsaydı, ölmezdi..." gibi
küstahça sözler söylemişler, ortalığı bulandırmışlardı. Bu duruma sinirlenen
Hz. Ömer, kılıcını çekerek:
-Rasûlüllah (s.a.s.) ölmemiş,
bayılmıştır. Kim Muhammed öldü derse, boynunu vururum, diyordu. Böyle bir
hengâmede metânetini muhâfaza edebilen sâdece Hz. Ebû Bekir oldu.(450) Acı
haberi öğrenen Hz. Ebû Bekir, kimseye bir şey söylemeden, doğru kızı Hz.
Âişe'nin odasına girdi. Rasûlüllah (s.a.s.)'in yüzündeki örtüyü kaldırdı, iki
gözünün arasını hürmetle öpüp ağladı.(451)
-Anam, babam sana fedâ olsun. Allah'ın
sana takdir ettiği ölüm geçidini geçtin. Fakat Allah sana ikinci bir ölüm
tattırmayacaktır, dedi. Sonra, âilesini teselli edip ayrıldı.
Ömer halka hâlâ "Rasûlüllah ölmedi,
öldü diyenin boynunu uçururum" diye hitâbediyordu. Hz Ebû Bekir minbere
çıktı. Halk, Hz. Ömer'i bırakıp, Hz. Ebû Bekir'in etrâfında toplandı. Ebû
Bekir Cenâb-ı Hakk'a hamd ve senâ ettikten sonra:
-Sizden her kim Muhammed (s.a.s.)'e
tapıyorsa, iyi bilsin ki, Muhammed (s.a.s.) öldü. Her kim Allah'a kulluk
ediyorsa, iyi bilsin ki, Allah bâkîdir, asla ölmez," dedi. Sonra şu
anlamdaki âyetleri okudu.
"Muhammed ancak bir peygamberdir.
O'ndan önce de nice peygamberler geçti. Eğer o ölür, veya öldürülürse geri mi
döneceksiniz. Her kim geri dönerse, Allah'a hiç bir zarar vermez. Allah
şükredenlerin mükâfatını verecektir." (Âl-i İmrân Sûresi, 144)
"Ey Muhammed, şüphesiz sen de
öleceksin, onlar (müşrikler) de ölecek." (ez-Zümer Sûresi, 30)
Ashâb, o derece şaşkınlık içindeydi ki,
bu âyetleri sanki önceden hiç duymamışlar, ilk defa Hz. Ebû Bekir'den
işitiyorlardı. Hz.Ebû Bekir'in sözlerini ve âyetleri dinleyince herkes
kendine geldi.(452) Evet, peygamber de olsa herkes ölecekti. İşte, iki
cihânın serveri, peygamberlerin sonuncusu Hz. Muhammad (s.a.s.)'de ölmüştü.
4- HZ. EBÛ BEKİR'İN HALÎFE
(DEVLET BAŞKANI) SEÇİLMESİ
Hz. Ebû Bekir'i dinledikten sonra,
ashâbın heyecânı yatıştı. Aynı gün Benî Saide sofasında toplandılar. Hz. Ebû
Bekir'i halife seçtiler. (1 Rabiulevvel 11 H./ 27 Mayıs 632 M.)
5- RASÛLÜLLAH (S.A.S.)'İN TEÇHÎZ VE
DEFNİ
Rasûlüllah (s.a.s.)'in cenâzesi,
halîfe seçimi yapıldıktan sonra, salı günü yıkanıp hazırlandı. Bu vazîfeyi en
yakın akrabası yaptı. Son hizmetinde bulunabilmek isteyen herkes, Hz.
Âişe'nin odası önünde toplanmıştı. Bu yüzden Hz. Ali odanın kapısını kapattı,
içeriye kimseyi almadı. Yalnızca ensar adına Bedir mücâhidlerinden Havlî oğlu
Evs içeri alındı.
Rasûl-i Ekrem (s.a.s.)'in mübârek vücûdu,
bir sedir üzerine konuldu. Dış elbisesi soyuldu. Yıkama işini bizat Hz. Ali
yaptı. Amcası Abbâs ile oğulları Abdullah, Fazl ve Kusem, cesedin
çevrilmesine yardımcı oldular. Üsâme ile azadlı kölesi Şukran da su döktüler.
İç gömleği çıkarılmayıp vücûdu üzerinden oğulduğu için Hz. Ali'nin eli
Rasûlüllah (s.a.s.)'in mübârek vücûduna dokunmamıştır.(453)
Cenâzelerde genellikle görülen koku ve
nahoş şeylerden hiçbiri O'nda yoktu. Bu yüzden Hz. Ali:
-Hayâtında da pâksın, ölümünde de pâksın,
diyerek yıkadı. Sonra üç parça beyaz pamuk bezi ile kefenleyip(454) odanın
kapısı açıldı.
Rasûlüllah (s.a.s.)'in mübârek cesedi,
sedirin üzerine konulmuştu. Önce erkekler, sonra kadınlar, en sonra da
çocuklar ayrı ayrı namazını kıldılar Rasûlüllah (s.a.s.) hayâtında olduğu gibi
ölümünden sonra da herkesin imâmı olduğu için, O'nun cenâze namazında kimse
imâm olmadı. Hz Âişe'nin odası küçüktü. Bu yüzden namaz, gece yarısına kadar
devâm etti.
Rasûlüllah (s.a.s.) Efendimiz:
"Cenâb-ı Hak, peygamberlerin ruhunu, onların defnedilmesini istediği
yerde kabzeder," buyurmuştu.(455) Bu sebeple Rasûlüllah (s.a.s.)'in
kabri, Hz Âişe'nin odasında, üzerinde son nefesini verdiği döşeğin serildiği
yerde, Ensâr'dan Ebû Talha tarafından kazıldı. Salıyı Çarşambaya bağlayan
gece yarısı defnedildi. (2/3 Rabiu'l-evvel 11 H-28/29 Mayıs 632 M.) Mübârek
cesedini, kabri saâdete Hz. Ali, Fazl, Üsâme ve Avf oğlu Abdurrahman
indirdiler. Hz.Âişe:
-Biz Rasûlüllah (s.a.s.)'in defnedilğini,
çarşamba gecesi gece yarısı duyduğumuz kürek seslerinden anladık, demiştir.
(456)

(450) İbn Hişâm 4/305; Tecrid Tercemesi, 11/30-31
(451) Mehmet Raif, Muhtasar Şemâil-i Şerif Tercemesi, 266, İst, 1304
(452) Bkz. el-Buhârî, 5/142-143; Tecrid Tercemesi, 11/31-32; İbn Hişâm,
4/306
(453) İbn Hişâm, 4/312-313
(454) el-Buhârî, 2/75; Tecrid Tercemesi, 4/422 (Hadis No: 627)
(455) İbn Hişâm, 4/314; İbn Kesîr, el-Bidâye ve'n-Nihâye, 5/266
(456) İbn Hişâm, 4/314
|
|
Sayfa Başı
|
|
6- RASÛLÜLLAH (S.A.S.)'İN TERİKESİ
Peygamber (s.a.s.) Efendimiz, hayâtı
boyunca son derece sâde yaşamıştır. Eline geçen her şeyi derhal yoksullara
dağıtmış, günlük ihtiyacı dışında hiç bir mal edinmemiştir.(457) Bu sebeple,
vefâtında mirascıları tarafından paylaşılacak hiç bir şey bırakmamıştır(458),
Rasûl-i Ekrem (s.a.s.)'in hanımlarından Hz. Cüveyriye'nin kardeşi Hâris oğlu
Amr:
-Rasûlüllah (s.a.s.) vefâtında ne bir
dirhem gümüş, ne bir dinar altın , ne bir köle, ne de başka bir şey bıraktı,
Yalnızca (Mısır Mukavkısı'nın hediye gönderdiği) beyaz bir ester ile silahını
ve bir de (sağlığında) vakfettiği (fedek ve Hayber'deki) arâzîyi bıraktı
(459), demiştir.
Rasûl-i Ekrem (s.a.s.)'de:
-Vefâtımda vârislerim ne dinar, ne de
dirhem paylaşacak. Bıraktığım (arâzînin) zevcelerimin nafakası ve işçinin
ücretinden geri kalan irâdı vakıftır" buyurmuştur.(460)
Kur'ân-ı Kerîm'de, kâfirlerden savaş
sonunda elde edilen ganimet malların beşte biri ile, savaş yapılmadan anlaşma
yolu ile alınan "fey" malların tasarrufunun Rasûlüllah (s.a.s.)'e
aît olduğu beyân edilmiştir.(461) Bu sebeple, savaş yapılmadan alınan Benî
Nadîr ve Fedek arâzîsinin tamamı ile savaş sonucu elde edilen Benî Kurayza ve
Haybeyr arâzisinin beşte biri, Rasûl-i Ekrem (s.a.s.)'in tasarrufunda
bulunuyordu.(462)
Rasûl-i Ekrem (s.a.s.) Efendimiz:
"Biz peygamberler cemaatine mirâscı
olunmaz, bıraktığımız her mal sadakadır, vakıftır," buyurmuştu.(463) Bu
sebeple bu topraklar, Rasûlüllah (s.a.s.)'in vefâtından sonra mirâscıları
arasında paylaştırılmadı. Her birine, Rasûlüllah (s.a.s.) hayatta iken
yaptığı gibi, gelirlerinden hisse verildi. Rasûlüllah (s.a.s.) 'in
mirâsçıları kızı Hz. Fâtıma ile amcası Hz. Abbâs ve hayatta olan
zevceleriydi.

(457) Bir sefer dönüşünde, Uhud Dağı karşıdan görülünce:
Uhud Dağı benim için altına çevrilip tamâmen altın olsa, tek bir dinârdan
fazlasının üç günden çok bende kalmasını istemezdim, hemen dağıtırdım. Bir
dinarı da ancak borcum için hazırlardım, buyurmuştur. (bkz. el-Buhârî, 3/82,
7/178, 8/128; Müslim, 2/687 (Hadis No:991); Tecrid Tercemesi, 7/376 (Hadis
No: 1075)
Yoksullara dağıttıktan sonra, bir kaç altın elinde kalmış, bunları Hz.
Âişe'ye emânet etmişti. Hastalığında Hz. Ali'ye dağıttırdıktan sonra:
"İşte şimdi içim ferahladı, eğer Rabbına bu altınlar yanında iken
kavuşsaydı, Muhammed'in hâli nice olurdu?" buyurmuştu. (Târih-i Din-i
İslâm, 3/560)
(458) Satın aldığı 30 ölçek arpa borcu için vefât ettiğinde Rasûlüllah
(s.a.s.)'in zırhı rehin bulunuyordu. (el-Buhârî, 5/145)
(459) el-Buhârî, 3/186 ve 144; Tecrid Tercemesi, 8/235 (Hadis No: 1167)
(460) el-Buhârî, 3/169; Tecrid Tercemesi, 8/273 (Hadis No :1173)
(461) Bkz. el-Enfâl Sûresi, 40 ve el-Haşr Sûresi, 6
(462) Tecrid Tercemesi, 8/274
(463) Bkz. el-Buhârî, 4/42-43, 5/23-25; Tecrid Tercemesi, 8/498 ve 10/177
(Hadis No: 1288 ve 1577)
|
|
7- RASÛL-İ EKREM (S.A.S.)'İN ÜSTÜN AHLÂKI
"Allah'ım beni ahlâkın en
güzeline yönelt. Kötü ahlâktan uzaklaştır"(464).
Rasûlüllah (s.a.s.)Efendimiz, simâca
insanların en güzeli, ahlâk yönünden de insanların en üstünüydü(465).
"Sizin en hayırlınız, ahlâken en üstün olanınızdır." (466)
"Ben ancak güzel ahlâkı tamamlamak için gönderildim".(467)
buyurmuştu. Nitekim Kur'ân-ı Kerîm'de "Aziz Peygamberim, şüphesiz sen en
üstün bir ahlak üzeresin", buyurulmuştur.(468)
Rasûlüllah (s.a.s.)'in yaşayışı, Kur'ân-ı
Kerîm'in sanki canlı bir tablosuydu. Eşi Hz. Âişe'den Rasûlüllah (s.a.s.)'in
ahlâkı sorulunca:
-"Siz Kur'ân-ı Kerîm okumuyor
musunuz? O'nun ahlâk'ı Kur'ân'dan ibâretti"" diye cevâp
vermişti.(469) Çünkü O'nun yaşayışı ve bütün davranışları Kur'ân-ı Kerîm'in
insanlara gösterdiği hidâyet yolunun uygulanmasıydı. Nitekim, sâdece
sözleriyle değil, yaşayışı, fiil ve davranışlarıyla da uyulması gereken en
güzel örnek olduğunu Yüce Kitâbımız Kur'ân-ı Kerîm beyân etmektedir: "Sizin
için Allah Rasûlünde en güzel örnek vardır".(470)
Rasûl-i Ekrem (s.a.s.) güler yüzlü, nâzik
tabîatlı, ince ve hassas rûhlu idi. Katı yürekli, sert ve kırıcı değildi.
Ağzından sert ve kaba hiç bir söz çıkmazdı. Kur'ân-ı Kerîm'de bu konuda:
"Allah'ın rahmeti eseri olarak, sen onlara yumuşak davrandın. Eğer kaba
ve katı kalbli olsaydın, şüphesiz etrafından dağılıp giderlerdi."(471/1)
buyrulmaktadır.
Rasûlüllah (s.a.s.) başkalarını tenkit
etmez, kimsenin ayıbını yüzüne vurmazdı.(471/2) Yanlış ve hoşlanmadığı bir
davranış görürse, "içinizden bazı kimseler, şöyle şöyle
yapıyorlar..." şeklinde, bu davranışları yapanların kim olduklarını
belli etmeden ve hiç kimseyi kırmadan yanlış ve hataları düzeltirdi.(472)
Kimsenin sözünü kesmez, konuşması bitinceye kadar dinlerdi. Tartışmayı
sevmez, sözü gereğinden çok uzatmazdı. Kendini ilgilendirmeyen şeylerle
meşgul olmaz; kimsenin gizli hallerini araştırmazdı. Allah'a hürmetsizlik
olmadıkça, şahsına yapılan kötülükleri, ne kadar büyük olursa olsun,
bağışlar, eline imkân geçince öc almayı düşünmezdi. Ancak Allah'ın
yasaklarını çiğneyenlere hak ettikleri cezâyı verirdi.(473) Nitekim,
Mekke'nin fethedildiği gün, daha önce kendisine her türlü kötülüğü ve
hakareti reva gören Mekke müşriklerine:
-"Bugün size geçmişten dolayı
azarlama yok", (Yûsuf Sûresi, 92) serbestsiniz diyerek hepsini
affetmişti.(474)
İffet ve hayâ yönünden, köşesinde oturan
bâkire kızdan daha utangaçtı.(475) "Hayâ imandandır".(476)
"Hayâ ancak hayır getirir"(477) buyurmuştur. Bir şeyden
hoşlanmadığı zaman açıkça söylemez, bu durum yüzünden anlaşılırdı.(478) Hiç
bir yemeği beğenmezlik etmez, arzu etmezse yemezdi(479). Elini yıkamadan ve
"Besmele" çekmeden yemeye başlamaz. Allah'a hamdetmeden de sofradan
kalkmazdı.
Bütün insanları eşit tutar, zengin-fakir,
efendi-köle, büyük-küçük ayrımı yapmazdı. Mekke'nin fethi esnâsında Fâtıma
adlı bir kadın hırsızlık yapmış, soylu bir âileden olduğu için bu kadına cezâ
verilmemesi istenmişti. Bu olayla ilgili hutbesinde Rasûl-i Ekrem:
"Sizden önceki ümmetlerin helâk edilmeleri
ancak şu sebepledir: Onlar, içlerinden zengin ve soylu bir kimse hırsızlık
yaptığı zaman onu bırakırlar fakir ve zayıf bir kimse çaldığında ise ona cezâ
verirlerdi. Allah'a yemin ederim ki, Muhammed (s.a.s.)'in kızı Fâtıma da
çalmış olsaydı, muhakkak elini keser, cezâsız bırakmazdım" (480)
buyurdu.
Her bakımdan kendisine güvenilirdi.
Verdiği sözü mutlaka zamanında yerine getirirdi. Dürüslükten ayrıldığı, şaka
bile olsa yalan söylediği hiç görülmemiştir. Bu yüzden O'na henüz Peygamber
olmadan "Muhammedü'l-emîn" denilmişti. Nitekim Peygamberliğini ilan
ettiği zaman, iman etmeyenler bile O'na "yalancı, yalan söylüyor",
diyememiştir.(481) En yakın hısımlarını Safâ tepesine toplayıp onları İslâm'a
dâvet için, "Size şu dağın arkasında düşman atlılarının bulunduğunu
söylersem, bana inanır mısınız?" dediği zaman: "Hepimiz inanırız
çünkü Sen yalan söylemezsin" diye cevâp vermişlerdi.(482) Kendisi böyle
olduğu gibi, herkesin dürüst olmasını isterdi. "Doğruluktan
ayrılmayınız, çünkü doğruluk, iyilik ve hayra götürür, İyilik ve hayır da,
kişiyi Cennet'e ulaştırır. Kişi doğru söyleyip doğruluğu aradıkça, Allah
katında sıddîkler zümresi'ne yazılır. Yalan sözden ve yalancılıktan
sakınınız. Çünkü yalan insanı kötülüğe sevkeder. Kötülük de kişiyi Cehennem'e
götürür, İnsan yalan söylemeğe ve yalanı aramağa devâm ede ede, Allah katında
nihayet yalancı yazılır" (483), buyurmuştur.
Rasûlüllah (s.a.s.) insanların en cömerdi
ve en kerîmiydi. (484) Eline geçen her şeyi muhtaçlara dağıtır, kimseyi eli
boş çevirmezdi.(485) "Ben ancak dağıtıcıyım, veren Allah'tır",
der(486) ihtiyâcından fazla bir şeyin kendinde veya evinde bulunmasını
istemezdi. "Uhut Dağı altına çevrilip de benim olsa, borcum için
ayıracaklarım müstesna, ondan tek bir dînârın bile üç geceden çok yanımda
kalmasını istemezdim" (487) buyurmuştur.
Son derece mütevâzi ve alçak gönüllü idi.
Bir topluluğa geldiğinde, kendisi için ayağa kalkılmasını istemez, nereyi boş
bulursa, oraya otururdu. Arkadaşları arasında otururken ayaklarını uzatmazdı.
Arkadaşları her işini yapmayı kendileri için şeref ve cana minnet saydıkları
halde, bütün işlerini kendi görür, ev işlerinde hanımlarına yardım
ederdi.(488) Methedilmesini ve aşırı hürmet gösterilmesini
istemez,"Hristiyanların Meryem oğlu İsâ'ya yaptıkları gibi yapmayınız.
Ben sâdece Allah'ın elçisi ve kuluyum"(489) derdi. Fakîr kimselerle
düşüp-kalkmaktan, yoksulların, dulların, kimsesizlerin işlerini görmekten
zevk alırdı. Bulduğunu yer, bulduğunu giyer, hiç bir şeyi beğenmezlik
etmezdi.(490). Yiyecek bir şey bulamayıp aç yattığı bile olurdu.
Bütün işlerini tam bir düzen ve nizâm
içinde yapardı. Namaz ve ibâdet vakitleri, uyku ve istirahat için ayırdığı
saatler, misâfir ve ziyâretçilerini kabûl edeceği vakitler hep belirliydi.
Vaktini boş geçirmez, her ânını faydalı bir işle değerlendirirdi.
"İnsanların çoğu iki nimetin kıymetini takdirde aldanmışlardır: Sıhhat
ve boş vakit", buyurmuştur(491).
Ahlâklı ve faziletli sanılan nice
kimseler, yakından tanındığı zaman, pek çok kusurlarının bulunduğu görülür.
İnsanı en yakından tanıyan, onun iç yüzünü ve bütün gizli hallerini en iyi
bilen, şüphe yok ki eşidir. Rasûl-i Ekrem (s.a.s.) ilk vahiy'den sonra
gördüklerini anlattığı zaman eşi Hz. Hatice:
-"Allah'a yemin ederim ki, Cenâb-ı
Hak hiç bir vakit seni utandırmaz. Çünkü sen akrabanı gözetirsin, işini
görmekten âciz kimselerin ağırlıklarını yüklenirsin, fakîre verir, kimsenin
kazandıramayacağını kazandırırsın. Misâfiri ağırlarsın, Hak yolunda herkese
yardım edersin..." diyerek(492) O'nun Peygamberliğini hemen kabûl etmiş,
en küçük tereddüt göstermemiştir.
Çocukluğundan itibâren 10 yıl hitzmetinde
bulunan Hz. Enes:
-Rasûlüllah (s.a.s.)'e 10 yıl hizmet
ettim. Bir kere bile canı sıkılıp, öf, niçin bunu böyle yaptın, neden şunu
şöyle yapmadın, diye beni azarlamadı", demiştir.(493)
Kâinâtın Efendisi, Rabbımızın Yüce
Elçisi Sevgili Peygamberimizin büyüklüğünü, üstün ahlâkını ve örnek
yaşayışını gerektiği şekilde bu satırlar içinde anlatmak şüphesiz mümkün
değil. O'nun büyüklüğünü ve ahlâkının yüceliğini bir parça sezdirebilmişsem,
kendimi bahtiyâr sayarım.
"Dünya neye sâhipse, O'nun
vergisidir hep;
Medyûn O'na cem'iyyeti, medyûn O'na
ferdi.
Medyûndur o Masûm'a bütün bir beşeriyyet;
Yâ Rab, bizi mahşerde bu ikrâr ile
haşret"(494).
Salât ve selâm O'na, âline, ashâbına ve
yolunda olanlara.

(464) Müslim, 1/535 (Hadis No: 771)
(465) el-Buhârî, 4/ 1819 (Hadis No, 2337); Tecrid Tercemesi, 9/311 (Hadis
No:1449)
(466) el-Buhârî, 4/166; Müslim 4/1810 (Hadis No 2321); Tecrid Tercemesi
9/318 (Hadis No:1456)
(467) Mâlik, el-Muvatta, 2/904 (neşr, M. Fuad Abdülbaki) Kahire, 1370/1951
(468) Nûn Sûresi, 4
(469) Müslim, 1/514 (Hadis No: 746)
(470) el-Ahzâb Sûresi, 21
(471/1) Âl-i İmrân Sûresi, 159
(471/2) el-Buhârî, 4/167; Tecrid Tercemesi, 9/321 (Hadis No: 1460)
(472) Ebû Dâvûd, 2/550
(473) el-Buhârî, 4/166; Müslim, 4/1813 (Hadis No: 2327); Ebû Dâvûd, 1/550;
Tecrid Tercemesi, 9/319 (Hadis No: 1457)
(474) İbn Hişâm 4/54; İbnü-l Esîr, a.g.e., 2/252; Zâdü'l-Meâd, 2/394;
Tecrid Tercemesi, 10/340-341
(475) el-Buhârî, 4/167; Müslim 4/ 1809 (Hadis No: 2320); Tecrid Tercemesi,
9/320 (Hadis No: 1459)
(476) el-Buhârî, 1/11; Tecrid Tercemesi, 1/32 (Hadis No: 23)
(477) el-Buhârî 7/100; Tecrid Tercemesi, 12/163 (Hadis No: 2001)
(478) el-Buhârî 4/167; Tecrid Tercemesi, 9/321 (Hadis No: 1460)
(479) el-Buhârî 4/167; Tecrid Tercemesi, 9/321 (Hadis No: 1461)
(480) el-Buhârî, 5/97 ve 8/16
(481) el-Enâm Sûresi, 33
(482) Tecrid Tercemesi, 9/285
(483) el-Buhârî, 7/95; Müslim, 4/2013 (Hadis No. 2607); Ebû Davût, 2/593;
Tirmizi 4/347 (Hadis No: 1971)
(484) el-Buhârî, 4/167; Müslim, 4/1802 (Hadis No: 2307)
(485) Müslim, 4/1805 (Hadis No:2311)
(486) el-Buhârî, 1/26; Müslim, 2/719 (Hadis No:1037)
(487) el-Buhârî, 3/82; Tecrid Tercemesi, 7/376 (Hadis No: 1075);
Riyâzü's-Sâlihîn, 1/501-503 (Hadis No: 467-468)
(488) el-Buhârî, 1/64, 1/193; Tirmizi, 4/654 (Hadis No: 2489)
(489) el-Buhârî, 4/142; Tecrid Tercemesi, 9/213 (Hadis No: 1405)
(490) el-Buhârî, 4/167
(491) el-Buhârî, 5/170; Tirmizi, 4/550 (Hadis No: 2304)
(492) el-Buhârî, 1/3; Tecrid Tercemesi, 1/3-10 (Hadis No:3)
(493) el-Buhârî, 7/82; Müslim, 4/1084 (Hadis No: 2309); Tecrid Tercemesi,
12/148 (Hadis No: 1987)
(494) Mehmet Akif, Safahat, VII. Kitap (Gölgeler), "Bir Gece"
başlıklı şiirden.
|