İletişim kurmalı, bu
bize lazım. İnsan olmamızın gereği belki de. Ama temel gaye insan için,
Allahın razı olduğu bir kul olabilmek olmalı her zaman. İşte bu açıdan
bakıldığında, amaçlanan hedef Hakk rızası oldukta, iletişim, bir mana ifade
edecektir.
Tarih sahnesine baktığımızda, bu gayeyi
amaçlayan iletişimin çok işler başardığını görmekteyiz. Maksad ilâ-yı
kelimetullah oldukta dağlardan gemilerin yürütüldüğünü, en alınmaz kalelerin
zapt edildiğini, bu maksada ulaşmak için nice canların feda edildiğini ve nice
gönüller kazanıldığını görmekteyiz. İslamı en ileriye götürme hevesiyle
insanların kafalarında, sırf bundan dolayı, kızıl elma düşüncesi oluşmamış
mıdır?
İletişim, tek başına
yapılamaz. Haydi iletişim kuralım deyince, hemencecik iletişim kurulamaz. Bir
insan unsuru gerekli iyi bir iletişim için, öncelikle kalifiye eleman
bulunmalı. Bu da iletişimde verim arzulayanlara, Ahmed Yeseviler, Musablar,
Mevlanalar, nice isimsiz Mehmetçik ve Alperenler olmayı gerekli kılar.
Peygamber (sav) Musab b. Umeyri boşuna seçmemiştir. O, örnek bir şahsiyet,
etkili konuşma ve faaliyetiyle Medineyi İslam Başkenti yapacak kıvamdaydı.
İslam öncesi Mekke toplumunda da kültürlü ve asil biri kabul ediliyordu. Onun
giydikleri Mekkede moda oluyor ve her Mekkeli kız onunla evlenmeye can
atıyordu. İşte o Musab, Medineye gittiğinde sadece Kuran öğretmedi, etkili
diyalogu sayesinde yaşanan İslamın güzellikleri öğretti aynı zamanda. O halk,
bu sayede İslama öyle bağlandılar ki İslamın gerçek yardımcıları olan ensar
oldular. Onların içinde de, bu güzelliği Ebû Eyüp el-Ensari gibi içinde yaşamak
ve bunu en uzaklardaki insanlara ulaştırmak isteyen nice dava erleri çıktı.
O yıldız şahsiyetler
için, yetişmiş insan önemliydi. Bunun için Sad ibn Vakkas, Zübeyr b. Avvamlar
karşılığında Uhud Dağı büyüklüğünde mücevherat, bir oda dolusu altın hiçe
sayılıyordu. Yeter ki onlar olsundu. O zaman neler başarılmazdı ki... İşte o insanlar,
Peygamberin vefatından sonra zaman içinde azaldılar artacaklarına... Hep
Mehdiler beklenir oldu insanların hayallerinde. Ama nedense bekledikleri o
büyük kurtarıcılar gelmedi. Gelenler milletleri esaretten kurtarsalar da
hedefin farklılaşmasından mıdır nedir gelmedi İslamın kurtarıcıları... Ama
bunun yanında, İslam Tarihi boyunca Hakk rızasını arayanlar da az değildi.
Bunlar unutulmamalıydı tarihten ibret alanlarca...
Bazıları için ticaret,
sadece bir araç kabul ediliyordu. Onlar, malı Allah rızası için kullanıp, bir
gram dünya malı karşılığında, ahireti satın alacaklardı. Ne güzel bir
alış-verişti bu. Bu inançla Ebûbekirler, mallarının neredeyse hepsini veriyor;
Peygamberin Şama ticaret için gittiğini duyan müslümanlar, Peygamber yapmışsa
vardır bir hikmeti diyerek hem rızk kazanmak hem de davet için nice dağlar
aşıyorlardı. İşte o insanlar sayesinde, Uzak Doğu ve Orta Asyadaki birçok
ülkeler İslamiyetle karşılaştı. O tüccarlardaki iyi niyet, dürüstlük ve ahlak
güzelliği karşısında fazla direnemeyip müslümanlar oluverdiler. Ahi dervişleri
Anadoluda, insanlara hem örnek oldular hem de İslamın ticaretteki ahlak
boyutunu yaşattılar yıllarca...
Savaşlar da onlar için
bir hilal uğruna yapılan sadece ara vasıta olarak görülmüştü. Yoksa kolayca
mallar, canlar feda edilebilir miydi? İslamın ilk dönemlerindeki çok hızlı
yayılışının ardında sahabenin örnek hayatı, cihad düşüncesi ve tebliğ ruhu
yatmıyor muydu? İşte bu yüzden, Mekkede Medinede vefat eden sahabeler,
ashab-ı kiramın küçük bir azınlığını teşkil ettiler. İslamın güzelliğini
anlatmak amacıyla, hiç tanımadıkları bölgelere gittiler, ulaşabildikleri
kadarıyla herkesle iletişim kurmayı denediler. Halid b. Velidler, Selahattin
Eyyubiler, Ulubatlı Hasanlar, İmam Şamiller, Cevher Dudayevler bu uğurda,
kanlarıyla ve canlarıyla mücadele ettiler. Şehadete ulaşabilmek için, binlerce
canı feda etmeye hazırdı bu insanlar. Ne de olsa beden, bu dünyada görünen
sadece bir kılıf değil miydi? Bu insanlar sayesinde Müslümanlar, nice Şahları
devirdiler; Mutede, Malazgirtte, Niğboluda, Çanakkalede güçlü düşmana karşı
durup nice zaferler gördüler neticesinde...
Devlet de bir amaç
olmadı hiçbir zaman gerçeği hedefleyenlerde. Hepiniz çobansınız ve sürünüzden
mesulsünüz buyruğunu duyanlar, mesuliyetin ağırlığını hissederek çabaladılar
ve insanlara adalet dağıttılar. Aliler, lider olmayı bu yüzden reddettiler.
Ömerler, Nizamülmülkler, Fatihler, Kanuniler hedefe belki de tam ulaşamasalar
da, tebalarına haksızlık yapmamak için adalete, ilme önem verdiler, bunun için
gayret sarf edip insanlara güzellikleri ulaştırdılar. Haraç ve cizyeyi İslamın
koruması karşılığında aldıklarının bilincinde olan valiler, o toprakların
yeniden düşmana gireceğini hissettiklerinde aldıklarını geri vermek istediler.
Bunları gören halkın o güzellikler karşısında kalbi yumuşadı ve eridi. Belki de
bu sayede, Kardinal şapkası görmektense müslüman sarığını tercih edenler az
değildi.
İlim de o şahıslar
nezdinde, Allah rızası için yapılınca bir anlam kazanıyordu. Lillah deyip
gerçeği öğrenmek ve öğretmek amacıyla hadis seferi düzenlediler. Buhariler, Ebû
Hanefiler, Malikiler, Şafiler insanların onlardan beklediğini gerçekleştirmek
için gece gündüz çalıştılar. Bu yüzden hedeften sapacaklarını hissettikleri
anda dünyevi mevkileri reddedip hapislerde eziyeti tercih ettiler.
Haberleşme araçları da
o insanlarca, her zaman olduğu gibi asıl kelimeyi yansıtan bir araç olarak
kaldı. Peygamber (sav), tebliğ için çağrı yapacağını bildirdiğinde, maksad
uğruna o erler, mektupları ulaştırabilmek için bir adım öne çıkıp kendi
canlarını bir tarafa itebildiler. Çünkü bu, inanmayanların anlamakta zorlandığı
en kutlu bir çağrıydı. Ezilmeden, büzülmeden zalim bir hükümdar da olsa,
insanlara İslamın yüceliğini ulaştırmak gerekiyordu. Onlar da bunu gerçekleştirmişler,
Kisraların zıddına, Habeş ve Suriye hakimi olanlar İslama ilgi duymaya
başlamışlardı. O zamanlar bütün insanlara kolayca seslenilebilen Televizyon,
radyo, video, internet yoktu. Fakat onlar, bir zaman sonra seslerini İspanyaya
kadar ulaştırabiliyorlardı. Çevrelerine yeniden bir ışık saçabilmek
gerektiğinde, Seyyid Kutuplar, Hasan el-Bennalar, miting, konferans ve seminer
düzenlemekte gecikmediler sonuç idam gözükse de...
Edebiyatı en güzel
kullananların bir kısmı da, bunu, gerçeği anlatmada bir vasıta olarak telakki
etti. Bunun için Leylalar, Züleyhalarla süslediler mısralarını. Risaleler,
Makaleler, Mesneviler yazıldı insanların anlayabileceği. O kelimeleri
anlatabilmek için, zaman içinde Fuzuliler, Nizamiler, Mehmet Akifler, Necip
Fazıllar ortaya çıktı.
Bunlar vasıtalardı, asıl olan insandı.
İnsan ki, İslamı yaşayıp bu şekilde amaca en yakın olacaktı. Allahın istediği
yetişmiş mümin olacaktı. Bunun için insanların çevrelerinde pervane oldukları
Rabbaniler, Geylaniler, Yeseviler, Nakşibendiler ortaya çıktı. Onların gayesi
hakk rızasına ulaşmak için önce insandı. Müslümanlar öyle insanlar
olmalıydılar ki onlara göre, her hali zikir, şükür içinde geçerken, onların
elinden ve dilinden insanlar emin olmalıydı. İşte böyle bir kişi ancak nefis,
şeytan ve dünyaya arkasını dönebilecek Rabbisinin dosdoğru ol çağrısına
uyabilecekti. O insanlar her şeylerini geride bırakarak, Orta Asyaya,
Anadoluya, Kuzey Afrikaya, Balkanlara gitti. Onlardaki farkı fark eden yerli
halk, o güzelliklerin nereden neşet ettiğini araştırmak zorunda hissetti. Sonuç
mükemmeldi. Yaşantılarıyla örnek olma yolunu tutan bu insanların etkili
iletişimleri sayesinde, nice kalpler kazanılmıştı.
Bizler de, bu insanları
düşünüp, yeniden kendimizi sorgulamalıyız. Örnekleri iyi tedkik edersek İslamı
iyi anlamış ve yaşamış olanlar hem çevreleriyle iyi bir iletişim kurabilmişler
hem de İslamın yayılmasına hizmet etmişlerdir. Çünkü bu insanlar, sizin en
hayırlınız insanlara en fazla faydası olanlardır buyruğuyla insanlar için
çıkarılmış en hayırlı ümmet olma şuuruna ulaşmışlar ve onlar bu sayede,
çevreleriyle bir vasıta olan iletişimi ve sonuçta gaye olan iyi kulluğu
gerçekleştirmişlerdir.
Müslüman, Allah ve
dışarıdaki insanlar tarafından her hareketinin izlendiğini ve hareketleriyle ne
anlattığını sorgulamalı. Neyiz ve ne yapıyoruz bu dünyada... İnsansak ve
iletişim kurmak da zorundaysak niye bunun bir hedefi olmasın bizlerde. Asıl
hedefi gerçekleşmede Musablar gibi olabilirsek ne mutlu bizlere...
Yazan:
Hasan Serhat Yeter
12-05-1999
İstanbul