Site icon İslam & İslamiyet – Kevser.Org

Dillerimiz Allah’ı Ne Kadar Anıyor?

DİLLERİMİZ ALLAH’I NE KADAR ANIYOR?
GÖZLERİMİZ ONUN İÇİN NE KADAR YAŞ DÖKÜYOR?

Bu yazımızda Allah’ı anmanın (zikir) ve onun haşyetinden ağlamanın fazileti üzerinde durmak istiyoruz. Bu konuya değinmemizin nedenlerini şu şekilde sıralayabiliriz:

  1. Günlük hayatımızda namazdan başka bir ibadetle Allah ile olan bir bağlantımızın olduğu pek söylenemez. Halbuki Allah’ın bizden istediği kulluk, Onunla sürekli bir bağlantımızın var olması gerektiği bir kulluktur.
  2. Nefis ve ruhumuzu tezkiye ve terbiye etmek için zikir gibi bir amel, O’na bağlanma acısından en güzel bir vesiledir. Nitekim Sahâbe ve Selefi Sahin’inin yaşantılarına baktığımızda, Allah’ı zikretme (anma) ibadetinin önemli bir yer işgal ettiğini görmekteyiz.
  3. Kaskatı olmuş, dolayısıyla ibadetten her hangi bir lezzet almayan kalplerimizin eriyip incelmesinde ve temizlenmesinde bu ibadetin çok önemli bir rol oynadığı bilinmektedir.

Kalp kasveti yüzünden durumunu şikâyete gelen bir adama Hasan el-Basrî:

“Onu Allah’ın zikriyle erit” cevabını vermiştir.

Cenâb-ı Hak, Kur’ân-ı Kerîm’de bu konuda Nebî (s.a.v)’e şöyle seslenir:

﴿وَاصْبِرْ نَفْسَكَ مَعَ الَّذِينَ يَدْعُونَ رَبَّهُمْ بِالْغَدَاةِ وَالْعَشِيِّ يُرِيدُونَ وَجْهَهُ وَلاَ تَعْدُ عَيْنَاكَ عَنْهُمْ تُرِيدُ زِينَةَ الْحَيَاةِ الدُّنْيَا وَلاَ تُطِعْ مَنْ أَغْفَلْنَا قَلْبَهُ عَنْ ذِكْرِنَا وَاتَّبَعَ هَوَاهُ وَكَانَ أَمْرُهُ فُرُطًا.﴾

“Ey Rasûlum! Sabah ve akşam O’nun rızasını dileyerek dua edenlerle birlikte candan sebat et. Dünya hayatının zinetini isteyerek gözlerini onlardan çevirme, Bizi anmaktan (zikretmekten) kalbini gafil kıldığımız, kötü arzularına uymuş ve işi gücü aşırılık olan kimseye boyun eğme.’” (Kehf 18/28)

Bu ayeti kerimede Yüce Allah, Nebisi (s.a.v)’e Allah’ı zikir, tesbih, tahmîd, tehlîl ve tekbir eden kimselerle beraber olup dininde sebat etmesini emretmektedir. Rasûlullah (s.a.v) müminler için bir örnek olduğuna göre, dolayısıyla müminler de Allah’a iman edip kulluk yapan, ona dayanan ve kulluk eden kimselerle beraber olmasının emredildiği bu ayetin siyakından anlaşılmaktadır.

İşte bu sebepledir ki Asrı saadette yaşayan Müslümanlar bir araya geldiklerinde Cennet’e girmelerine vesile olacak veya Cehennem ’den kurtulmalarına sebep olacak konuları müzakere ederler, Kur’an’ı Kerîm öğrenir veya öğretirler, zikir ve ilimle meşgul olurlardı. Ancak bunun aksine bizim günlük buluşmalarımız, bir araya gelmelerimiz, ne yazık ki dedikodularla, onu bunu çekiştirmekle, gıybet yapmakla ve boş konuşmalarla doludur.

Halbuki iman etmiş bir Müslüman olarak bu tür kötü davranışlardan vazgeçmeli ve hayatımızı İslamileştirmeliyiz. Sürekli olarak Allah’ı zikreden, O’na kulluk yapan, O’nun yolunda mücadele veren, çalışan ve gayret gösteren kişilerle beraber olmalı ve onları dost edinmeliyiz.

Yüce Rabbimiz, Kur’ân Kerîm’de şöyle buyurmaktadır:

﴿يَاأَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا اتَّقُوا اللَّهَ وَكُونُوا مَعَ الصَّادِقِينَ. ﴾

‘Ey iman edenler! Allah’tan korkunuz ve sadıklarla beraber olunuz.’ (Tevbe 9/119).

İyilerle beraber olmanın ve onları arkadaş edinmenin yararları herkes tarafından bilinen bir husustur. Müslüman her ne kadar Allahlın salih kulları gibi kimselerle aynı seviyeye gelmemiş olsa da kendisini eğitecek, terbiye edecek, kalbini yumuşatacak, ehliyet sahibi ilim adamlarının ve salihlerin ders ve sohbetlerine katılarak bu gibi manevî sahalara eğilmek suretiyle belirli bir mesafe kat edebilir. Konuyla ilgili olarak Rasûlullah (s.a.v)’in zikrettiği uzun bir hadisin Yüce Allah ile melekleri arasında zikir (ilim) meclisleriyle ilgili olarak geçen bir konuşmanın sonunda Yüce Allah, meleklerine:

‘Ben de sizleri şahit tutuyorum, onları bağışladım’ buyurduğunda, meleklerden birinin:

‘Onların içinde falan kimse onlardan değildi, ancak bir işi olduğu için gelmiştir’ itirazına karşılık Cenâb-ı Hakk’ın:

‘O zikre oturanlar öyle kimselerdir ki onlarla oturanların da günahları bağışlanacaktır’ veya (diğer bir rivayette):

‘Onlarla oturan şaki olmaz’[1] cevabı çok manidardır.

Bu özelliğe ve güzelliği sahip olmak için ilim adamları bile kurulan bu meclislere katılmaktan geri kalmazlardı. Velev ki ders veren kimselerin seviyeleri daha düşük olsa veya verilen dersin mahiyetini bilmiş olsalar da bu çeşit ilim ve zikir meclislerine katılmak için özen gösterirlerdi. Dolayısıyla Hasan el-Basrî bunun önemine şu sözleriyle işaret etmiştir:

“Kardeşlerimiz bize ailelerimizden daha değerlidir. Çünkü ailelerimiz dünyayı kardeşlerimiz ise bize Ahireti hatırlatıyor”.

İbn Kayyım (r.a), el-Vâbilu’s-Sayyib (dualar ve zikirler) adlı kitabında Allah’ı zikretmenin yüzden fazla faydasını belirmiştir. Bu nedenle Kur’an’ı Kerîm:

﴿…أَلَا بِذِكْرِ اللَّهِ تَطْمَئِنُّ الْقُلُوبُ﴾

‘…Kalpler ancak Allah’ın zikriyle itminana erer’ (Râd 13/28) ayetiyle kalplerin ilacının bu olduğunu vurgulamaktadır. Çünkü kalpler onun zikriyle ve haşyetiyle itminana erer, sükûnet bulur ve böylelikle huzura kavuşur. Ancak Allah’ı zikretme ve onu anma diğer ibadetler gibi bir ibadet olduğundan, bunun Allah katında geçerli ve makbul bir amel sayılabilmesi için iki şartın yerine gelmesi gereklidir. Bu iki şartta şöyledir:

  1. Yapılan bu ibadet sadece (halisane) Allah için yapılmalıdır. Şirk’ ten arınmış olarak itikadî ve amelî tevhide uygun olabilmesi yönüyle zarurî olan bir şarttır.
  2. Rasûlullah (s.a.v)’in gösterdiği, öğrettiği ve meşru kıldığı şekilde yapılması gerekir. Bu da yapılan ibadetin Sünnet’e uygun olması, hata ve bidatten arındırılmış olabilmesi acısından zarurî olan ikinci şarttır. Çünkü, bir amelin meşruluğu veya doğru oluşu Nebî (s.a.v)’in Sünneti’ ne uygunluk arz etmesiyle ölçülür. Daha açık bir ifadeyle, yapılan zikrin gerek lafızları gerek keyfiyeti ve gerekse sayısı, Nebî (s.a.v)’den sahih hadislerle sabit olduğu ve onun Sünnetinde gösterildiği şekliye yapılması gerekir.

Şart koşulan bu iki madde aslında, yapılan her ibadet için geçerlidir.

Dolayısıyla hevaya göre veya bazı tasavvuf erbabının ihdas ettiği zikir kalıplarına göre yapılan zikirler Sünnet’e uygun olduğu pek söylenemez. Yapılagelen bu söz konusu zikir kalıplarının ve dualarının, sahih hadis kitaplarına müracaat ettiğimizde bunların ya zayıf ya uydurma hadislere dayandığını ya da aslının olmadığını görürüz. Bu nedenle yüce dinimizin hükümleri konusunda basiret sahibi olmak zorundayız. Bazı kimseler insanların manevî gıdalarını tıkadığımız iddiasıyla bu ifadelerimizi hoş görmeyebilirler. Ancak bu kardeşlerimize, Peygamber (s.a.v)’in ‘Âişe (r.a)’dan gelen sahih bir hadisini hatırlatmak isteriz:

“Kim, bizim üzerinde bulunmadığımız bir ameli işlerse, o amel merduttur.”[2]

Binaenaleyh, sahih delillere dayanmayan herhangi bir amel manevî gıda değildir.

Eğer Dinimiz ’in yaşanış biçimi insanların keyfine göre bırakılmış olsaydı, karşımıza binlerce din ortaya çıkardı. Bu nedenle Sünnet-i Seniyye’ye uygun az amel, bid ‘atla karışmış birçok amelden daha hayırlıdır.

Bir kulun Allah için ağlamasına gelince; Allah’ı sevdiği ve ondan korktuğunun alametidir. Her mümin, Allah’a olan kulluğunda recâ (ümit), haşyet (korku) ve muhabbet (sevgi) mertebeleri arasında olması gerekir. Çünkü ona olan imanın derecesi bu üç mertebenin ya birinde ya da tümünde tezahür eder. Bu da imanın artma ve eksilme yönüyle alakası olan mertebelerdir. İmanı kuvvetli olan mümin ise, Allah’a olan sevgi ve saygısından veya işlemiş olduğu bir günahtan dolayı hatasını itiraf ederek bağışlanma ümidiyle veya Allah’ın azameti ve azabından korktuğundan dolayı göz yaşı döker. Bu yüzdendir ki Peygamberimiz (s.a.v) Kıyamet Günü, Allah’ın gölgesi altında gölgelenecek olan yedi sınıfın içerisinde, hiçbir kimsenin olmadığı bir yerde Allah’ı hatırlayıp ağlayan kimseyi zikretmiştir.[3]

Cenâb-ı Hak, Kitâb Ehlinden olan Hristiyan rahiplerini bu konuda şu ayetiyle övmektedir:

﴿وَإِذَا سَمِعُوا مَا أُنزِلَ إِلَى الرَّسُولِ تَرَى أَعْيُنَهُمْ تَفِيضُ مِنْ الدَّمْعِ مِمَّا عَرَفُوا مِنْ الْحَقِّ يَقُولُونَ رَبَّنَا آمَنَّا فَاكْتُبْنَا مَعَ الشَّاهِدِينَ. وَمَا لَنَا لَا نُؤْمِنُ بِاللَّهِ وَمَا جَاءَنَا مِنْ الْحَقِّ وَنَطْمَعُ أَنْ يُدْخِلَنَا رَبُّنَا مَعَ الْقَوْمِ الصَّالِحِينَ. فَأَثَابَهُمْ اللَّهُ بِمَا قَالُوا جَنَّاتٍ تَجْرِي مِنْ تَحْتِهَا الْأَنْهَارُ خَالِدِينَ فِيهَا وَذَلِكَ جَزَاءُ الْمُحْسِنِينَ.﴾

“Rasûl’e indirileni duydukları zaman (o rahipler) tanıdıkları haktan dolayı gözlerinden yaşlar boşandığını görürsün. Derler ki: ‘Ey Rabbimiz! İman ettik, bizi (hakka) şahit olanlarla beraber yaz.’ ‘Rabbimiz ’in bizi iyiler arasına katmasını umup dururken niçin Allah’a ve bize gelen gerçeğe iman etmeyelim ki.’ Söyledikleri bu sözden dolayı Allah onlara, içinde devamlı kalmak üzere, altından ırmaklar akan Cennetleri mükafat olarak verdi. İyi amel edenlerin mükafatı işte budur.” (Mâ’ide 5/83-85)

Bu rahipler, Habeşistan’a hicret eden sahabîlerden olan Cafer b. Ebî Tâlib (r.a)’dan Necâşî’nin huzurunda dinledikleri Kur’ân âyetleri yüzünden etkilenerek iman edip ağlayan kimselerdi. Çünkü kalpleri haşyetle dolmuştu.

Bir gün gelip işlediğimiz günahlardan dolayı hesaba çekilip ağlatılmadan önce bu âlemde halimize ağlamamız, bizleri pişmanlığa götürecek belki de günahlarımızın bağışlanmasına vesile olacaktır.

﴿فَلْيَضْحَكُوا قَلِيلًا وَلْيَبْكُوا كَثِيرًا جَزَاءً بِمَا كَانُوا يَكْسِبُونَ. ﴾

‘Artık yaptıklarının cezası olarak az gülsünler, çok ağlasınlar.’ (Tevbe 9/82)

Ayet-kerimede verilmek istenilen mesajı “işledikleri günahların ahiretteki cezası şiddetlidir. Onun için onların gülmeleri değil, günahlarına ağlamaları gerekir” çerçevesinde algılayıp değerlendirmemiz gerekir.

İmanları bizlerden daha sağlam, daha güçlü, daha doğru ve ibadetleri bizim ibadetlerimizden daha çok, İslâm’a sevgi ve saygıları daha büyük olan Selefî-Sâlihîn (Sahâbe ve tâbi’in) diye adlandırdığımız bu değerli insanlar bile Allah korkusundan göz yaşı dökerlerdi.

• ‘Umer (r.a) bir sabah namazında:

﴿ َإِذَا نُقِرَ فِي النَّاقُورِ. فَذَلِكَ يَوْمَئِذٍ يَوْمٌ عَسِيرٌ. ﴾

“O sûra üfürüldüğü zaman var ya! İşte o gün zorlu bir gündür”. (Müddesir 74/8-9) ayetini okuyunca şiddetli ve sesli bir şekilde ağlamaya başladı, yere düşerek hastalandı ve bir hafta evinden dışarıya çıkmadı.

• ‘Umer b. Abdülaziz ise, evine gelerek yatağının üzerine oturdu, ağladı ve ağladı, karısı Fatıma onun ağlayışına dayanamayarak o da ağlamaya başladı. Evdeki hizmetçiler de onların ağlayışlarına ağladılar. Umer b. Abdülaziz’in ağlaması durunca hanımı Umer b. Abdülaziz’e:

“Annem babam sana feda olsun, seni ağlatan şey nedir?” deyince ‘Umer b. Abdul ‘aziz:

“Kıyamet gününde hesaba çekilecek olan durumumu hatırladım da ondan ağladım” dedi.

Biz niçin halimize ağlamıyoruz? Neden İslâm dünyasının çektiği ıstırapları görmemezlikten geliyoruz? Neden namaz kılarken kendimizi namaza veremiyoruz, namazı kalbimizle ve zihnimizle huşu içerisinde kılamıyoruz? Kur’ân okurken manasını anlayarak, düşünerek bilinçli bir şekilde okuyamıyoruz? Çünkü bizi yıllar öncesi Kur’an’dan uzaklaştırmışlar. Şayet bütün bu sayılanları yaşadığımız şu kısa ömürde hesaba katmış olsaydık ve ağlasaydık, elbette Rabbimiz ‘in huzurunda O’na takdim edeceğimiz birkaç gözyaşı damlası olurdu.

Peki neden bunlar olmuyor? Çünkü haset, kin, gösteriş, kibir, çıkarcılık, tamahkârlık, mal ve dünya sevgisi gibi bir takım manevî hastalıklar bizi köreltmiş ve kalbimizi manevî açıdan hastalandırmıştır. Dahası da bir türlü manevî hayatımızı zehirleyen, bizleri heder eden günahlarımızdan ve kötü alışkanlıklarımızdan vazgeçemiyoruz. İşte bu yüzdendir ki kalplerimiz duygusuz ve kaskatı olan Yahudilerin kalbine benzemiştir. Nitekim şu ayeti kerime buna işaret etmektedir:

﴿ثُمَّ قَسَتْ قُلُوبُكُمْ مِنْ بَعْدِ ذَلِكَ فَهِيَ كَالْحِجَارَةِ أَوْ أَشَدُّ قَسْوَةً…﴾

‘(Ey Yahudiler!) Ne var ki bütün bu uyarılardan sonra yine kalpleriniz katılaştı. Öyle katılaştı ki taş gibi yahut taştan daha katı…’ (Bakara 2/74)

Bunun ayrıca başka bir nedeni de her şeyin hakkını hakkıyla, yerine getirmediğimizden kaynaklanmaktadır. Örneğin; Kur’an’ı Kerîm okumak için gayret eder, zaman ayırıp okuruz, zikir ve dua da ederiz ama bunun yanında gereksiz ve fuzuli hareket ve sözlerden kaçınmayız. Ecir ve sevap kazanmayı isteriz ve severiz ama çeşitli günahları işlemekten de geri kalmayız. Kısacası helal ve haramlar, nehiy ve mübahlar, iyilik ve kötülükler, isyan ve pişmanlıklar arasında bocalayan Müslümanlar haline gelmiş ve bir değişim süreci yaşamaktayız. Dün haram sayılıp kaçınılan şeyler, bugün çok rahatlıkla yapılabiliyor. İnsan bu durumda: “İnandığınız gibi yaşamazsanız yaşadığınız gibi inanmaya başlarsınız” sözüne ne güzel ve ne kadar yerinde söylenilmiş bir söz demekten kendini alamıyor. Sanki bu söz, bugün hem inançları hem de yaşantıları dejenere olmuş Müslümanların halini anlatıyor.

Halbuki bize, yarın başına gelecek olan akıbete çok ağlayan ve az gülen kullar olmamız gerektiğini Rasûlullah (s.a.v) şu hadisinde bildirmiştir:

“Vallahi, benim bildiklerimi bilseydiniz çok ağlar, az gülerdiniz.”[4]

Allah korkusundan ağlayanları, Rasûlullah (s.a.v) şu güzel sözleriyle müjdelemiştir:

“İki göz vardır ki Cehennem ateşi görmez, biri Allah korkusundan ağlayan, diğeri ise Allah yolunda (savaşta) nöbet tutan askerin gözü.”[5]

Yine Rasûlullah (s.a.v) başka bir hadisinde şu ifadeyi kullanmıştır:

“Allah korkusundan ağlayan kimse, sağılan süt hayvanın göğsüne geri dönünceye kadar Cehenneme girmez.”[6]

Bu satırları okuyup ta hala halimize ağlayamıyorsak, Kur’an’ı Kerîm’in şu can alıcı ifadesiyle nefislerimizi baş başa bırakıyorum:

﴿أَفَمِنْ هَذَا الْحَدِيثِ تَعْجَبُونَ. وَتَضْحَكُونَ وَلَا تَبْكُونَ. وَأَنْتُمْ سَامِدُونَ.﴾

“Şimdi siz bu söze (Kur’an’a) taaccüp ediyor ve gülüyorsunuz da ağlamıyorsunuz! Halbuki siz gaflet içinde oyalanmaktasınız.” (Necm /59-61)

Cenâb-ı Hak cümlemizi gafletten kurtarsın, Allah korkusundan ve günahları sebebiyle ağlayan kullarından eylesin. Bizlere hakkı hak bilip ona tabi olmayı ve batılı da batıl bilip ondan kaçınmayı nasip eylesin. Onun rızasına uygun ameller işlemeyi muvaffak ve müyesser kılsın (Âmîn).


[1] Bkz. Buhârî ve Müslim rivayet etmiştir.
[2] Bkz. Müslim rivayet etmiştir.
[3] Bkz. Müslim rivayet etmiştir.
[4] Bkz. Müslim rivayet etmiştir.
[5] Bkz. Tirmizî rivayet etmiştir.
[6] Bkz. Tirmizî rivayet etmiştir.

Exit mobile version