Site icon İslam & İslamiyet – Kevser.Org

Dünya Hiç Bu Kadar Hem Karanlık Hem Aydınlık Olmamıştı

Bazı geceler vardır, uyku tutmaz. Yatağımda dönüp dururken aklıma Gazze’den yükselen dumanlar, Suriye’de parçalanmış bir çocuk ayakkabısı, kendi ülkemde ise umudunu yitirmiş gençlerin gözleri geliyor. Kalbim sıkışıyor. O kadar çok acı var ki, bazen “Bu karanlık hiç bitmeyecek mi?” diye içimden geçiriyorum. İşte tam o anlarda, çocukluğumdan beri içimde taşıdığım bir parıltı yeniden yanıyor. Küçük bir çocukken, dedemin eski bir evinde Ramazan geceleri otururduk. Elektrikler sık sık kesilirdi. Mum yakardık. Dedem, o titrek mum ışığında bana sahabe kıssaları anlatırdı. Işık o kadar zayıftı ki, sadece yüzünün yarısını aydınlatıyordu ama sesi o kadar derin ve sıcaktı ki, sanki bütün oda nur doluyordu. Bir gece sormuştum: “Dede, bu kadar zulüm varken Allah neden yardım etmiyor?” Dedem gülümsemiş, elini başıma koymuştu. “Evladım,” demişti, “karanlık ne kadar koyu olursa, bir kibritin parıltısı da o kadar fark edilir. İslam’ın asıl mucizesi, en karanlık zamanda bile sönmeyen o ışıktır.” O geceyi hiç unutmadım. Yıllar geçti. Okudum, gezdim, acılara şahit oldum. Gördüm ki; ne kadar ileri teknolojiye sahip olursak olalım, ne kadar “modern” görünürsek görünelim, insanlığın asıl ihtiyacı hâlâ o eski parıltı: Merhamet, adalet, sabır, ilim, tevazu ve Allah’a güven. Bu eserim, işte o parıltıları toplamaya çalıştığım bir defterdir. Ne bir tefsir kitabıdır, ne de ağır bir ilmi eser. Sadece, karanlıkta yolunu kaybetmiş bir insanın, elindeki küçük fenerle etrafına tuttuğu ışıktan ibarettir. Bazen bir yaşlı teyzenin soba başında yaptığı pideyle, bazen Gazze’de enkaz altında Kur’an okuyan bir annenin sesiyle, bazen Avrupa’da alaylara rağmen namaz kılan bir gencin sessiz direnişiyle, bazen de asırlar önce Taif’te ayakları kanayan bir Peygamber’in (sallallahu aleyhi ve sellem) merhametiyle parlıyor o ışık. Ben bu parıltıları yazarken aslında kendimi de tedavi etmeye çalıştım. Çünkü yazdıkça anladım ki; biz Müslümanlar olarak en büyük yanılgımız, ışığın dışarıda bir yerde bizi beklediğini sanmak. Oysa ışık çoktan içimize yerleştirilmiş. Yeter ki onu küllerin altından çıkarıp üfleyelim. Bu seride ne büyük âlimlerin ilmini ne de derin tasavvufi meseleleri bulacaksınız. Sadece kalbin diliyle yazılmış, samimi hikâyeler ve yaşanmışlıkların izleri olacak. Amacım, okuyan her kalpte küçük de olsa bir kıvılcım uyandırmak. Çünkü inanıyorum ki, binlerce kalp aynı anda parıldamaya başlarsa, en koyu karanlık bile dağılmaya mahkûmdur. Ey okur,

Bu satırları okurken eğer sen de bir yerlerde umudunu yitirmiş hissediyorsan, şunu bil: Sen yalnız değilsin. Tarih boyunca nice karanlık geceler geldi geçti. Ama hiçbir zaman ışık sönmedi. Şimdi sıra bizde. Kendi küçük hayatımızda, kendi mahallemizde, kendi içimizde o parıltıyı yeniden canlandırma vakti. Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla…

İslam’ın Parıltılarına hoş geldin.

2020’lerin ortası… Dünya hiç bu kadar karanlık ve aydınlık olmamıştı aynı anda. Pandemiyle başlayan, savaşlarla derinleşen, ekonomik krizlerle ağırlaşan bir dönem. İnsanlar evlerine kapandı, ekranlara hapsoldu. Bir yanda Tik Tok’ta dans eden gençler, diğer yanda Gazze’de bombaların altında ezilen çocuklar. Bir yanda lüks hayatların sergilenmesi, diğer yanda açlık sınırında yaşayan milyonlar. Ve tam bu kaosun ortasında, İslam’ın en sessiz ama en güçlü parıltılarından biri yeniden kendini gösterdi: İmanla direnmek ve umudu canlı tutmak. İstanbul’un bir kenar mahallesinde, 2023’ün soğuk bir kış gecesi. Fatma Hanım, 62 yaşında, dul. Eşi 5 yıl önce kanserden vefat etmiş. İki oğlu işsiz, biri askerde. Evde soba yanıyor ama doğalgaz faturasını ödeyemiyorlar. Akşam haberlerde Gazze’yi izliyor; bir anne enkazın altından çocuğunun cesedini çıkarıyor.

Fatma Hanım’ın gözleri doluyor. Kendi acısını unutup, “Ya Rabbi, onlara sabır ver” diye dua ediyor. Sonra kalkıyor, mutfağa gidiyor. Evdeki son un ve yağı döküyor, pide yapıyor. “Bunu yarın camiye götür, cemaate dağıt” diyor oğluna. “Biz aç kalırız, onlar daha aç.” O gece Fatma Hanım’ın evinde ne Kur’an kursu var, ne de vaaz. Sadece sobanın çıtırtısı ve yaşlı kadının içinden okuduğu dualar. Ama o ev, o anda Mekke’nin dar sokaklarından, Medine’nin sıcak kumlarından, Endülüs’ün düşüşünden ve Bosna’nın kuşatmasından bir parça taşıyordu. Zulüm karşısında eğilmeyen, kendi yokluğunda bile veren bir ruh. Başka bir parıltı, binlerce kilometre ötede: Tahran’ın kenar mahallelerinde veya Kahire’nin dar sokaklarında, genç bir mühendis.

Üniversiteyi birincilikle bitirmiş. Avrupa’da yüksek maaşlı iş teklifleri var. Ama o, “Burada kalacağım” diyor. Çünkü mahallesindeki yetim çocuklar var, su sorunu var, gençler uyuşturucuya kayıyor. Gece gündüz bir vakıf kuruyor, bağış topluyor, ders veriyor. “Biz maddi olarak fakiriz ama iman olarak zenginiz” diyor. Sosyal medyada linç ediliyor, “gerici” deniyor, “cahil” deniyor. O ise sessizce çalışmaya devam ediyor. Çünkü biliyor ki, asıl aydınlanma ekranlarda değil, kalplerin karanlığını ilim ve merhametle aydınlatmakta.

Ve en çarpıcı parıltılardan biri:  Batı ülkelerinde doğup büyümüş, üniversite okumuş genç Müslüman kızlar ve erkekler. Çevresinde her şey İslam’a karşı. Medya, eğitim sistemi, pop kültür… Hepsi “gerilik” diye etiketliyor. Ama onlar, Ramazan’da oruç tutarken iş yerinde gizli gizli su içmemek için tuvalete kaçıyor, geceleri teheccüdde kalkıyor, arkadaşlarının alaylarına rağmen tesettürünü koruyor. Bir tanesi bana şunu demişti: “Burada her şey bizi Müslüman olmaktan vazgeçirmeye çalışıyor. Ama ben her sabah uyandığımda ‘Eşhedü en lâ ilâhe illallah’ dediğimde, içimde bir zafer hissediyorum. Sanki bütün dünyaya karşı dimdik duruyorum. İşte bu, 21. yüzyılın en büyük parıltısı: Küresel karanlığın, algoritmaların, maddiyatın, hiçlik ve zulmün ortasında hâlâ “Allah bize yeter” diyebilen gençlik var çok şükür Rabbime vesselam.

Exit mobile version