Değerli okurlarım;
Her şey o muazzam ve sarsıcı ‘‘Oku’’ emriyle başladı. Alak Suresi’nin ilk ayetleri sadece bize bir yazıyı okumayı değil; kâinatı, insanı, kendini okumayı emretti. Bu emir aslında İslam’ın okumaya, eğitime, bilgiye ne kadar önem verdiğini açıkça ortaya koymaktadır. Bu bir tavsiye değil, aynı zamanda bir emirdir. Hz. Muhammed (s.a.v.) ‘‘İlim öğrenmek her Müslümana farzdır’’ (İbn Mace, Mukaddime 17) buyurarak kadın erkek tüm inananlar için bunu emretmiştir.
Bu emirin hayatta nasıl yer edindiğini, İslam’ın ilk büyük savaşı olan Bedir Savaşı’nda görüyoruz. Savaş sona erdiğinde, Müslümanların elinde yetmişe yakın esir vardı. Herkes esirlerin akıbetinin ne olacağını merak ederken, Hz. Ebubekir bir teklifte bulundu. Dedi ki: ‘‘On Müslümana okuma yazma öğreten serbest bırakılsın.’’ Hz. Muhammed (s.a.v.) bu teklifi duyunca çok memnun oldu ve kabul buyurdular. Savaşın ortasında bile bir esirin bedeli altın ya da gümüş değil, okuma yazma öğretmek oldu.
İşte bu tarihi olay, inanç dünyamızdaki eğitim anlayışımızın en somut hali. Çünkü bizim dünyamızda eğitim, sadece bir lüks ya da sadece meslek edinme aracı değildir. O, beşikten mezara devam etmesi gereken bir farzdır. Oku emri, Kur’an’ı okuyup anlamak olabileceği gibi, kâinatı okumak, anlamak, Rabbini bilmek, tanımak olarak da anlaşılabilir.
Zira Kur’an-ı Kerim ‘‘De ki hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?’’ (Zümer, 9) bilmek ve bildiğini fark etmek, fark edip diğer insanlara aktarmak işte tam da istenen.
Peki, sadece din bilgisi mi? İslam âlimlerinin genel kanaati şudur; insanlığın hayrına olan, Hakk’ı ve hakikati bulmaya yarayan her türlü ilim (tıp, matematik, astronomi, sosyoloji) bu ayetin kapsamına girer. Bir doktorun insan vücudundaki mucizeyi bilmesi veya bir astronomun gezegenlerin yörüngeden sapmadan nasıl aktığını bilmesi, onları ‘‘bilenle bilmeyen bir olmaz’’ sırrına bir adım daha yaklaştırır.
Eğitim ve öğretim sadece okul binalarında kalmamalı. Hayatın içinde de her daim olmalı ve devam etmelidir. Çünkü öğretim zihni, eğitim insanı inşa eder. Bilginin parmaklarımızın ucunda olduğu bu çağda, asıl mesele sadece bilgiye ulaşmak değil, doğru bilgiye ulaşmak ve o bilgiyi ‘‘hikmete’’ (o bilgiyi yerli yerinde kullanmak) dönüştürebilmek. İslam medeniyetinde âlimlerimiz din bilimleriyle fen ilimlerini asla birbirinden ayırmadılar. Örneğin, İbn-i Sina insan vücudunu incelerken aslında ‘‘eşref-i mahlûkat’’ olan insanın içindeki o ilahi sanatı keşfediyordu. Onun için tıp da bir ibadetti.
Şunu demek istiyoruz; bir gencimiz matematik problemi de çözmeli, bir yetimin gönlüne de girmeli, çift kanatlı olmalıdır. Çünkü biliyoruz ki ahlakla taçlanmayan bilgi sadece bir yük, maneviyattan kopuk bilim ise kuru ağaç gibidir. Yazımı Peygamber Efendimizin (sav) şu uyarısıyla bitirmek isterim:
‘‘Ya öğreten, ya öğrenen, ya da ilmi seven ol; sakın beşincisi olma, helak olursun.’’ (Taberani, el Mu’cemü’s-Sağir 541)
Rabbim ömrümüzü faydalı amellerle bereketlendirsin. Kalbi dualarımla…
