Allah’ın adıyla,
Allah’a hamd, Resûl’üne salât ve selam olsun.
Es-Selamu Aleykum ve Rahmetullahi ve Berakâtuhu.
Hevâyı İlah Edinen İnsan
İnsan, en zayıf olduğu yerden imtihan edilir; en çok hoşuna giden şey, çoğu zaman onun en büyük sınavıdır. Çünkü nefis, insanı nadiren çıplak günahla yakalar. Daha çok süsler, cilalar, isim değiştirir; çirkin olanı güzel, haram olanı masum, bağımlılığı ise “sevgi” diye fısıldar. Hevesine sevgi, şehvetine aşk, esaretine bağlanmak der. Oysa bütün bu hâllerin ortak adı: tutkudur. Nefis, bu tutkular üzerinden insanı yavaş yavaş kendi arzularına secde eder hâle getirir.
Oysa hakikat, isim değiştirince değişmez. Bugün “özgürlük” diye alkışlanan birçok hâl, gerçekte nefsin zincirleridir. Heves, şehvet, cinsî arzular ve kontrolsüz alışkanlıklar; tek bir merkezden beslenen, aynı kapıya çıkan tutkuların farklı yüzleridir. Tutku ise kalbi Allah’tan koparan, hevâyı ilah makamına yükselten gizli bir puttur. Zehir, bal kabında sunulsa da zehirdir; tadı geçici, akıbeti ise ağırdır…
Kur’an bu hâli tek bir kavramla tanımlar: hevâ.
Tabii bir de insanı sarsan o soruyu sorar:
“Hevâsını ilâh edinen kimseyi gördün mü?” (Câsiye, 45/23)
“Hevâsını ilâh edinen kimseyi gördün mü?… (Furkân, 25/43)
Bu ayetler yalnızca putlara secde edenleri anlatmaz. Kalbini arzularının emrine veren herkesi anlatır. Çünkü tapınma sadece secdeyle olmaz. Bir şeyi sürekli düşünmek, onun uğruna fedakârlık yapmak, onun için Allah’ı geri plana atmak da bir tapınma biçimidir. İlah, önünde eğilinenden çok; sözünü dinlediğindir.
Nefsini Koruyanın Cennetle Müjdelenmesi
Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem), insanın hem helâkına hem de selâmetine sebep olan iki uzvu özellikle zikrederek buyurur:
“Kim bana iki çene arasını (dilini) ve iki bacak arasını (cinsel organını) koruyacağına söz verirse, ben de ona cenneti garanti ederim.” (Buhârî, Rikâk 23)
Zira bu iki uzuv, nefsin en çabuk hüküm kurduğu, şeytanın en kolay yol bulduğu kapılardır. Dil çözülünce kalp gevşer; cinsel arzu serbest kalınca akıl zayıflar. Nice kimseler, elinden gelen bir kötülükten değil; diliyle söylediği bir sözden, iffetine sahip çıkamadığı bir anlık zaaftan helâk olmuştur.
Nefis insanı çoğu zaman açık bir harama çağırmaz. Önce dili alıştırır: gereksiz söz, alay, gıybet, şehveti tahrik eden konuşmalar… Ardından bakışlar uzar, kalp meyleder, cinsel organ günaha sürüklenir. Böylece düşüş, küçük görülen ihlallerle başlar.
Bu sebeple Peygamber Efendimiz (s.a.v.), kurtuluşu büyük iddialara değil, iki emanetin korunmasına bağlamıştır. Dilini koruyan, kalbini korur; cinsel organını koruyan, imanını muhafaza eder. Zira iffetin zedelendiği yerde takva uzun süre ayakta kalamaz.
Bu hadis, kulun Rabbine karşı mesuliyetini hatırlatan ağır bir uyarıdır: Her söz hesaba çekilecek, her arzu sorgulanacaktır. Nefsine sınır çizebilen, kendini muhafaza etmiş olur. İşte bu muhafazanın mükâfatı, Resûlullah’ın sözüyle sabittir: Cennet.
Tutku: Hevânın En Tehlikeli Maskesi
Tutku, hevânın en sinsi hâlidir. Kendini “duygu” diye tanıtır, “kalpten” diye konuşur. İnsan tutkunun içine düşerken fark etmez. Çünkü tutku bağırmaz; fısıldar:
“Senin niyetin temiz, bir şey olmaz. Sen iyi bir insansın.” Diyerek insanı tuzağa düşürür. Halbuki Kur’an-ı Kerim bizi apaçık uyarıyor:
“Öyleyse kendinizi temize çıkarmayın. O, kimin takvâ sahibi olduğunu en iyi bilendir.” (Necm, 53/32)
Tutku, sigara gibidir. İlk sigara içilirken kimse “bağımlı olayım” diye içmez. “Son” denir. “Bir kere” denir ama duman ağızda kalmaz; kana karışır. Tutku da bedende kalmaz; ruha işler. Bir tutku söndürülürken diğeri yakılır. İnsan her defasında “bu son” der; ama son gelmez. Çünkü artık mesele tek bir his değil, alışkanlığa dönüşmüş bir yöneliştir. Bırakmak sancılıdır. Vücut ağrır, istek artar. Sabır ister ama bırakılırsa iyileşme başlar. Ameliyat uzun sürer; fakat kurtuluş kalıcıdır.
İbn Kayyim bu hâli şöyle özetler:
“Günah, kalpte bir karanlık ve bir sıkıntı bırakır.”
İnsan bu karanlığı “aşk acısı” sanır. Oysa bu, kalbin Allah’tan uzaklaşmasının sancısıdır.
Kalbin Yanlış Meşgalesi Mutluluk Getirir mi?
Kur’an uyarır!
“Kalpler ancak Allah’ı zikretmekle huzur bulur.” (Ra‘d, 13/28)
Şimdi düşünelim: Mutluluğu ancak Allah’ı zikretmekle mümkün olan bir kalbi, sürekli tutku, şehvet ve nefisle meşgul etmek o kalbe huzur getirebilir mi?
Getirmez! Çünkü kalp yanlış şeyle doldurulursa, doğru şey yer bulamaz.
“Zinaya Yaklaşmayın”: İlahi Bir Psikoloji
Kur’an “zina yapmayın” demez:
“Zinaya yaklaşmayın.” (İsrâ, 17/32)
Çünkü insan bir anda düşmez. Önce yaklaşır. Sonra alışır. Sonra normalleştirir. Sonra inkâr eder.
Resûlullah ﷺ buyurur:
“Âdemoğlunun zinadan nasibi vardır. Gözün zinası bakmaktır, dilin zinası konuşmaktır…” (Buhârî, Müslim)
İnsan biriyle konuşunca namazdan, ailesinden, toplumdan, ilimden, psikolojiden uzaklaşmaya başlıyorsa işte tam da buradadır. Gayrimeşru muhabbetin neticesi çoğu zaman ayrılık, yıkım ve pişmanlıktır.
Kadını İlah Edinmek
Kur’an uyarır:
“İnsanlardan kimi Allah’tan başkasını O’na denk tutar ve onları Allah’ı sever gibi sever.” (Bakara, 2/165)
Birini Allah’tan daha çok düşünmek, onun için haramı helâl görmek, onun uğruna ibadeti terk etmek; kadını değil hevâyı ilah edinmektir.
Sevmek mi, Tapmak mı?
Sevmek özgürleştirir. Tutku tutuklar.
Sevgi iradeyi güçlendirir. Tutku iradeyi teslim alır.
Elini kolunu bağlayan, seni iradesiz bırakan, seni istediği yere süren şey sevgi olamaz. O tutkudur.
Tutku – Aşk – Sevgi
Tutku: Tutulmak. İrade kaybı.
Aşk (عشق): Sarmaşık. Sarar ve kurutur.
Sevgi (حب): Çekirdek. Öz. Besler.
Kadir Mısıroğlu’nun ifadesiyle:
“Aşk bedenin bedenle lezzeti değil, ruhun ruhla telezzüzüdür.”
Çarpık Sevgi ve Putlaşma
Tutkuda taraflar sevmeye değil, tapınmaya başlar. Sevilen kişi değil, bizzat tutku putlaşır. Sevdiğini ilah edinen onu tefekkür eder, zikreder, tesbih eder. Bu da bir tapınmadır. Lakin bazen çarpık da olsa sevgi insanı doğru adrese götürür. Yanılgı fark edilirse, gerçek sevgiliye yönelme başlar.
Allah Vedûd’dur
Allah kendisini şöyle tanıtır:
“O bağışlayandır, sevendir.” (Bürûc, 85/14)
Sevginin kaynağı Allah’tır. O’na ulaştıran sevgi hakiki, O’ndan uzaklaştıran her bağ sahtedir.
Tutkunun Çeşitleri: Kalpteki Putlar
Tutku yalnızca bir kadına ya da bir erkeğe yönelmez. İnsan bazen bir bedeni, bazen parayı, makamı, eşyayı, dünyayı; bazen de kendi hevesini ilâh edinir. Şekil değişir ama hakikat aynıdır: Kalbin Allah’tan koparılıp başka bir şeye bağlanması. Sevdiği şey uğruna haramı normalleştiren, Allah’ın sınırlarını ikinci plana atan kişi; secde etmese bile fiilen kulluk eder.
Kur’an bu hâli çok bariz tarif eder:
“Hevâsını ilâh edineni gördün mü?” (Câsiye, 45/23)
Ve bu tutkunun nasıl bir sevgi sapmasına dönüştüğünü de haber verir:
“İnsanlardan kimi, Allah’tan başkasını O’na denk tutar; onları Allah’ı sever gibi sever.” (Bakara, 2/165)
Bugünün putları taştan değil; arzudan, tutkudan ve vazgeçilemeyenlerden yapılmıştır. Kalp neyin etrafında dönüyorsa, insanın ilâhı odur. Çünkü ilâhlık yalnız secdeyle değil; itaatle, bağımlılıkla ve vazgeçememekle kurulur.
Takvâ: Sevginin Zirvesi
Sevgi, umut ve korku…
Bu üçü birlikte yalnızca Allah’a tahsis edilir. Üçünü birden Allah’tan başkasına vermek, onu ilah edinmektir. Bunları yalnızca Allah’a veren ise müttakî olur.
Ve hakikat şu ayetle mühürlenir:
“Rabbiniz yalnızca Kendisine kulluk etmenizi emretti.” (İsrâ, 17/23)
İnsan ya Allah’a kul olur,
Ya hevâsına.
Ortası yoktur.
Flört ve Görücü Usulü: Haram Yakınlaşma ile Helal Tanışmanın Ayrımı
Öncelikle şu hakikat açıkça bilinmelidir: Flört, nikâhsız ilişkinin adıdır. Nikâhsız bütün duygusal ve bedensel yakınlaşmalar ise İslâm’da gayrimeşru kabul edilir. Niyetin temiz olması, yapılan haramı helal kılmaz. Nasıl ki iyi niyetle içki içilemez, iyi niyetle faiz alınamazsa; iyi niyetle de haram bir ilişki meşru hâle gelmez.
İslâm yalnızca fiilî zinayı değil, zinaya götüren yolları da yasaklamıştır. Nitekim Kur’ân-ı Kerîm şöyle buyurur:
“Zinaya yaklaşmayın. Çünkü o, hayâsızlıktır ve çok kötü bir yoldur.” (İsrâ, 17/32)
Buradaki “yaklaşmayın” emri; zinaya götüren bakışı, sözü, mesajlaşmayı, gizli konuşmaları ve her türlü yakınlaşmayı kapsar. Bu sebeple ister yüz yüze, ister telefon, mesajlaşma ve sosyal medya gibi sanal vasıtalarla olsun; nikâhsız ve gizli yürütülen her ilişki İslâm’da yasaktır. İslâm tanışmaya değil; şehvete dayalı, nikâhsız ve gizli ilişkilere karşıdır.
Flörtün Hakikati ve Acı Neticesi
Flört adı verilen bu ilişkiler çoğu zaman gizli başlar; aileden, anne babadan ve çevreden saklanır. Aylarca süren bu gizlilik başlı başına bir felakettir. Çünkü insan “karşı tarafı tanıyacağım” derken, fark etmeden kendini kaybeder. Tanıma, haram bir zemin üzerinde başlar; şehvet ve tutku karar mekanizmasını ele geçirir. Kişi tutkuya kapılır, akıl geri çekilir.
Böyle bir süreçte insan, karşısındakini olduğu gibi değil; olmak istediği gibi görür. Zamanla sevilen kişi putlaştırılır. Nihayetinde ilişki bittiğinde ya da terk edilme yaşandığında geriye acı, kıskançlık, değersizlik hissi, karşılıksızlık ve derin yaralar kalır.
Nikâhsız ilişkilerin tabiatında;
- Ani terk edilme,
- Karşılık görememe,
- Kıskançlık ve güvensizlik,
- Kalp kırıklığı ve yıpranma vardır.
Üstelik bu ilişki evliliğe dönüşse bile, haram bir zeminde başlayan bağ çoğu zaman bereketli olmaz. Kişiye hem dünyada huzursuzluk, hem de ahirette ağır bir vebal yükler.
İslâmî Tanışma ve Görücü Usulü
Burada büyük bir yanlış anlaşılma vardır: İslâm, tanışarak evliliğe karşı değildir. Aksine, tanımadan evlenmeyi de tasvip etmez.
Nitekim Peygamber Efendimiz (s.a.v.), evlenmek isteyen sahâbeye şöyle buyurmuştur:
“Onu gör; çünkü bu, aranızdaki ülfetin devamı için daha uygundur.” (Tirmizî, Nikâh 5; Nesâî, Nikâh 17)
Ancak bu tanışma; nikâh niyetiyle, ailenin bilgisi dâhilinde ve mahremiyet sınırları korunarak yapılır.
Resûlullah (s.a.v.) buyurur:
“Bir erkek, yanında mahremi bulunmayan bir kadınla baş başa kalmasın. Çünkü üçüncüleri şeytandır.” (Buhârî, Nikâh 111; Müslim, Hac 424)
Bu hadis, İslâm’ın neden gizli ve nikâhsız yakınlaşmaları yasakladığını açıkça ortaya koyar. Burada kastedilen, şeytanın fizikî olarak orada bulunması değildir. Kastedilen; vesvese vermesi, tahrik etmesi ve sınırları gevşetmesidir. İnsan baş başa kaldığında sözler uzar, ölçüler gevşer, niyetler bulanıklaşır. Başlangıçta masum görünen bir konuşma, zamanla harama açılan bir kapıya dönüşür.
Şeytan büyük günahları değil, küçük gevşemeleri telkin eder: “Bir şey olmaz… Sadece konuşuyoruz… Niyetimiz temiz…” gibi fısıltılarla kişiyi adım adım sürükler. Bu sebeple İslâm sonucu değil, zemini korur. Günah doğmadan önce tedbir alır.
Ailenin bilgisi dâhilinde, mahremlerin bulunduğu bir ortamda yapılan tanışmada ise bu tehlike büyük ölçüde ortadan kalkar. Gizlilik biter, sınırlar netleşir, şeytanın hareket alanı daralır. Bu da gösterir ki bu yasaklar, insanı zorlamak için değil; tutkudan, yanılgıdan ve sonu acı olan hatalardan korumak içindir.
İşte günümüzde “görücü usulü” diye bilinen, ailelerin haberdar olduğu ve görüşmelere mahremlerin eşlik ettiği tanışma biçimi; İslâm’a en yakın tanışma usulüdür.
Bu tarz bir tanışmada;
- Gizlilik yoktur,
- Şehvet merkezli bağlanma yoktur,
- Olumsuz bir kararda yıkıcı bir ayrılık yaşanmaz,
- Flörtte görülen derin ıstıraplar oluşmaz.
Çünkü ilişki, daha baştan helal bir zeminde yürür.
Gizlilik Haramın Alametidir
İslâm’da nikâh ilandır. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) buyurur:
“Nikâhı ilan edin.” (Tirmizî, Nikâh 6)
Helal olan gizlenmez, ilan edilir. Haram olan ise saklanır, gizlice yürütülür. Bir ilişkinin gizli yapılması, onun zaten gayrimeşru olduğunun en açık delilidir.
