Site icon İslam & İslamiyet – Kevser.Org

Mübarek Zamanlar ve İnsan

Akşamüstü daha gergin olurdu ev. Babası işten gelmeden annesi sofrayı tamamen hazır ederdi. Öyle derin bir disiplindi ki tarif etmekte zorlanırdı. Gün ışığından önce kahvaltı tam olarak hazır olur, öğle on ikide sofra yine mükemmel beklenirdi.

Halasının oğlu bir iş için onlarda kalmıştı bir hafta kadar ve giderken “Dayımın disiplinini askerde birazcık hissetmiştim.” demişti.

Yine telaşsız ama dikkatli bir sofra hazırlığı vardı. Annesi, “Recep’in ilk günü, artık ona göre hareket edeceğiz.” Her yıl Recep geldi şöyle, Şaban geldi böyle, şimdi de 11 ayın Sultanı Ramazan. Şevval’de altı gün oruçları, aman Safer ayına dikkat, şimdi Zilhicce’nin ilk on günü çok kıymetli. Sanki annesinin başka bir takvimle yakın teması var gibiydi. Günden ve zamandan hep başka isimlerle bahseder, çok farklı anlamlar yüklerdi. Kafası karışırdı ama evdeki havanın değişimlerini severdi.

Daha çok ikram, daha çok dua, daha çok hoşgörü ve merhamet vardı. Sanki Recep geldi dediğinde, gün ortasında nasıl berrak bir ışık varsa gönlüne de öyle taze bir ışık düşerdi. Şaban ayı hep kısa, hep azıcık gelirdi. Sevgiliyle geçirilen vaktin hiç yetmediği gibi. Ve mübarek Ramazan…

Yine geldi, hoş geldi, sefalar getirdi. Birlikte bolluk, bereket, şifa ve huzur getirdi. İnsanların dertleri, sıkıntıları, telaşları ne olursa olsun, zamanı yakaladıklarında onun ışığını hissedebilmeleri gafletin ilacıdır.

Sokak lambaları, meydanlardaki telaşlı cümbüşler, sahur davulu, akşam kabaran trafik gibi sadece dış unsurlara kilitlenirse insan, zamanın tadını fark edemez. Yapay olan ve menfaate dayalı hareketlilik, özde olan ve şifa barındıran gerçekliği örtebiliyor.

Zaman geçişlerini insan daima kaydetmiş. Kocakarı soğukları, kırlangıç fırtınası, pastırma sıcakları… Günlük duvar takvimlerinde satır satır görür, gerçekliğini yoklar, hissedip teyit ederdik. Takvimsiz zamanları, dijital saatleri, eldeki basit not defterlerini kullanıp ne güzel oldu derken, görmemiz gerekenleri elimizden alıp göstermek istemediklerini nasıl bir illüzyonla sakladıklarını da fark edemiyoruz.

Türkî toplumların kışın ağırlığını atarken hava geçişlerini dikkatle takip edip takvimlemesinin en tatlı örneğidir cemreler. Havaya, suya, toprağa dokunan zamansal kırılmaları ne güzel belirlemiştir. Döngüsel geçişin şiirsel ifadesidir adeta cemre. Şimdilerde eğlenilip alay edilen ve asla yeri yurdu akılda tutulmayan, zorla aratmasan önüne kendiliğinden düşmeyen bir gize itilerek.

Ruhun bedenle barışı, onun dünyayla uyumunu sağlar. Gece karanlığın çökmesiyle beraber gevşeyen sinir sistemi, kasların salıverilmesine neden olur. Beden yavaş yavaş dinlenme moduna geçer. Işık doğal hâlinde olsa ve tabiat içinde insan içgüdüsel hâline bırakılsa, çok geçmeden tatlı bir uyku geliverir.

Uyaranlar, şartlar ve hayatı organize edenlerin planlı çalışmalarıyla beden, uyaran olarak ilk yüksek ışığa tabi olur. Daha aydınlık bir ortam, bedene akşamın verdiği rahatlama hissini unutturur. Elinde bitirmesi gereken planlı gece işleri vardır veya zaten gece çalışma saatindedir. Beden, doğal algısını yok sayarak dayatılanı doğal döngüsüne alır ve devam eder. Çabuk alışan ve çabuk kabul eden yapısıyla da çok zorlanmaz. Kimyasal destek elinin altındadır zaten; çaylar, kahveler, asitli uyaranlarla müthiş bir canlılıkla tamamlar, uyuması gereken zamanı çalışarak. Kafası işinde olunca ruhu da onu daha diri tutma gayretindedir.

“İşe geldiğimde hayatımdaki diğer her şeyi uçak moduna alıyorum, ta ki odağımda sadece işim olsun diye.” Ruhun bedene uyumuna bakın. İç hissedişler, ince gönül sinyalleri ne varsa hep kapatılıyor. Sonra mı kilitlendiğin işinin verimi, kapandığın zaman, “an” dilimi? Sonuç: yüksek iş performansı ve başarı. Beraberinde, ihtiyaç hâlinde yakınlarının yanında olamamak. Seni tarif ederken, “Bu sen misin?” sorusuna sevinerek evet diyememek…

Standartları belirleyen ve uygulamaya zorlayan bir üst akıl var. Çoğunluğu aynı renge boyayıp tablonun mekaniğini kendi adına kolay yönetilebilir kılıyor. Boyayı ve boyanmayı fark edip reddedenleri ise ya ıslah ya itlak ediyor. Bu sarmalın dışında hayat yok; bu inancı da ruhlarımıza sinsice emdiriyor. Dünyanın sonuna hızla koşarken, insanın sonunu da hızlıca getirmiş oluyorlar.

Çiçeklerin takvimi öz varlıklarıdır; cemreyi bedenlerinde hissediyorlar. Bir iki öncü çiçek açılıyor ilk cemrede, sonra diğerleri güvenliyse havaya açılıyorlar. Tüm âlem cıvıl cıvıl olduğunda bahar diyoruz. Birileri çıkıp o çiçeğin açma dürtüsünü engellese bahar gelemez. Zaman olarak bahar zamanı yaşanır ama ruhen hissedilemez.

Tam olarak şu an insanlara yapılan bu. Gereksiz milyonlarca kare, zihninde tüm alanı kaplıyor. Gerekenlere yer kalmayınca gereklilik bilinci devre dışı kalıyor. Zamane gencinin işe adapte olması, işi üretmesi, programlı bir şekilde işi yürütmesi o nedenle mümkün olmuyor. Tüm sıkıntı devamlılıkta. Zaten tüm programlar da bunun için bu kadar hareketli. Devamlılığı kırdıkları için insanın değerlerini dağıtabildiler.

Zaman akar, insanı da beraberinde akıtır. Gün gelir, ömrüne yenilik, iş ve bir dolu işleyiş getirir. Ömür, bu bir dolu günlerin toplamıdır. Otomasyon işleyişte bu süreklilik üretim demektir. İnsan için ise bu tam olarak tüketilmişliktir.

Bizim Peygamberimiz, “İki günü bir olan kimse zarardadır.” (El Mevduat’ül Kübra) buyurmuştur. Kula her günü başka yaşayacak özellikler yüklenmiştir. Eşitliği her gün bozacak en büyük eylem “öğrenmektir.” Tekdüzelik ve otomasyon hayatı, öğrenmek ve ilim sahibi olmanın önündeki en güçlü engeldir.

Dinî ritüeller, inanç besleyiciler, iyilik ve yardım faaliyetleri sanıldığı üzere yalnızca ruhsal iyileşme için değildir. Her biri fiziksel olarak hormonal dengemizi etkileyip enerjimizi yükselten, fiziksel olarak şifa bulmamızı sağlayan etkenlerdir.

Hasılı, uyanık olmak için öncelikle nasıl bir sermayemiz var, beden emanetimiz nelerden müteşekkil, biz onun ne kadarına hâkimiz, nereden sonrası esaret altında, nereleri işgal edilmiş; bir dikkat kesilip belirlemek lazım. Fiziksel olarak mevcudunun farkında olmayana onun sınırları ve hünerleri hakkında fayda sağlayamayız. Mevcudunun bilincine eren, onunla ne yapacağının yolunu da bulabilir.

Din, tasavvuf, kadim öğretiler ve psikoloji bizim ne denli özel ve tekil varlıklar olduğumuzu ve bu özelliği kırmanın tek yolunun aynılaştırmak olduğunu bağırıyor. Kulaklarımızı tıkayan anlık zevk ve geçici hazlardan kurtulabilirsek, kül olmaktan azad olacağımızı anlatıyor. Elimizden alınan sonsuz dünya nimetleri ve saltanat değil; onlar çok daha basit, kaybettiklerimiz yanında. Elimizden alınan huzurlu ve sağlıklı, coşkulu ve mutluluk dolu, özgür bir yaşam. Hayatın mahdut olduğu gerçekliğinde tek bir nefesi bile hissetmeden tüketmek en büyük ziyandır.

Ömürlerimizi çalan, hayal ve heveslerimizi silip yok eden bu doymaz sistemin çökmesi dileğiyle…

Ramazan-ı Şerif’imiz mübarek olsun, dua eder, dua beklerim…

Exit mobile version