Site icon İslam & İslamiyet – Kevser.Org

Niyetin İstikameti

“İyilik edene, yaptığı iyiliğin on misli mükâfat verilir. Kötülük yapan da yaptığının dengiyle cezalandırılır.” (En’âm Sûresi 160. Ayet)

En’âm Sûresi 160. ayet, zahirde mükâfatın katlanacağını bildirirken, bâtında kulun seyr ü sülûk yolculuğuna işaret eder. Çünkü bu yolculukta asıl mesele, amelin çokluğu değil; kalbin istikameti ve niyetin tasfiyesidir.

Kul bir iyilik yapar; fakat o iyiliğin hakikatte neye inkılâp edeceği, onun ihlâsına bağlıdır. İhlâs, kalbin bütün yönlerini Hakk’a çevirip araya hiçbir ortak koymamaktır. Bu hâl, tevhidin ameldeki tezahürüdür. Zira tevhid, sadece dilde “bir” demek değil; kalpte de her şeyi O’na bağlayabilmektir.

Lâkin bu yol, nefsin en çok direndiği yoldur. Çünkü nefs-i emmâre, yapılan hayrı bile kendine mal etmek ister. Ameli bir vitrin gibi kullanır; o vitrinde kendi varlığını temaşa eder. Bu hâl bazen açık bir riya, bazen de çok daha ince bir ucb (kendini beğenme) olarak zuhur eder.

İşte bu yüzden kulun ilk mücadelesi, nefsini tanımak ve onu terbiye etmektir. Bu terbiye süreci, tezkiye-i nefs ile başlar. Kul, kalbine yönelir; yaptığı amelleri, taşıdığı niyetleri ve hissettiği gizli hazları tek tek yoklar. Bu iç muhasebe, onu muhâsebe makamına taşır.

Muhâsebe derinleştikçe kul, her an ilâhî nazar altında olduğunu idrak etmeye başlar. Bu idrak, murâkabe hâlidir. Artık kul, sadece insanların görüp görmediğine değil; Hakk’ın her an kendisini gördüğüne dikkat kesilir. Bu hâl, ameli halktan gizler; kalbi ise Hakk’a açar. İşte burada iyilik, şekil olmaktan çıkar; bir hâle dönüşür.

Denize atılan yem ile martıya verilen simit… Biri açık bir menfaat, diğeri ise gizli bir haz taşıyabilir. Çünkü nefs, sadece maddî kazançla değil; nefsânî lezzet ile de beslenir. “Ben yaptım” duygusu, kalpte ince bir perde oluşturur. Bu perde, kul ile Hak arasına giren en latif engellerdendir.

Bu yüzden kulun yolu, yalnız ameli güzelleştirmek değil; niyeti sürekli arındırmaktır. Bu arınma, kalbi safiyete götürür. Safiyet arttıkça kul, yaptığı iyiliği kendine nispet etmemeye başlar. Bu hâl, fenâ fi’l-amele bir işarettir; yani kul, amelinde kendini görmemeye başlar.

Daha ileri mertebede ise kul şunu idrak eder: Ne iyiliği yapan kendisidir ne de onu mümkün kılan… Her şey, Hakk’ın bir lütfu ve tecellîsidir.

Gecenin üçte birinde namaza duran kul ile kuraklık içinde yağmur isteyen kul… Zahiren ikisi de talep içindedir; fakat bâtında farklı hâller taşırlar. Eğer gece namazı, kalpte bir mertebe hissi doğuruyorsa, orada ince bir perde vardır. Ama kuraklıkta ellerini açan kul, tam bir acziyet ve iftigar (muhtaçlık şuuru) ile yöneliyorsa, işte orada ubûdiyetin özü tecellî eder.

Çünkü Hak katında makbul olan, amelin büyüklüğü değil; kulun kendi hiçliğini idrak edişidir. Bu idrak, kulun fenâya yaklaşmasıdır. Fenâ, kulun kendi varlığını silmesi değil; onu Hakk’ın varlığı karşısında yok hükmünde görmesidir.

Bu hâlden sonra kul, bekâya erer; yani Hakk ile kaim olma şuuruna yaklaşır. Artık yaptığı her iyilikte kendini değil, Hakk’ın lütfunu görür. İşte o zaman iyilik, gerçek mânâda bir ibadet ve bir dua olur.

Fakat iyiliği alışkanlık hâline getirip, onu başkalarından beklemek; kalbi yeniden nefsin alanına çeker. Bu hâl, dünyevîleşmiş bir beklenti doğurur ve zamanla kırgınlıklara kapı aralar. Oysa zühd, sadece dünyayı terk etmek değil; insanların elindekine karşı da gönlü bağımsız kılmaktır.

En saf iyilik, sahibini bile unutturan iyiliktir. Kul verir ve unutur. Unutur; çünkü hatırlamak nefsin dirilmesine sebep olabilir.

Ve nihayet hakikat şudur: İyilik Hakk’a ulaşmıyorsa nefse döner. Ama Hakk’a ulaşan her amel, sahibini de arındırır, yüceltir.

Niyet tevhid ile saflaşmazsa amel dağılır, ihlâs ile yoğrulmazsa kalp karanlık kalır. Sen kendini bırak, yönünü Hakk’a çevir; zira seyr ü sülûkta menzil, benliğin yok olduğu yerdir.

İşte bütün incelik burada gizlidir: Ameli çoğaltmak değil, nefsi azaltmak…

Yolunuz gül renginde, gül kokusunda olsun her daim.

Exit mobile version