Birisini eleştirmek için onun yaşadıklarının önünü ve sonunu bilmeliyiz. Sebebini ve illetini de… Kapsamlı bilmediğimiz bir işi, bir kişiyi zem etmek, eleştirmek; hem Rabbin irade ve takdirine, hem de kaderine bir reddiye değil midir!?
Onca insan içinde o kişinin mutlak bir yeri ve görevi vardır ki yaratılmıştır. Bu yeri ve görevi, onu yaratandan daha iyi kim bile!
Zan, insanın hem enerjisini tüketiyor hem de içi boş, kof, küf kokan bir şey ola ki; “tiksindiniz mi?” ilahi hitabı (Hucurât / 12) adeta tüm duyuları zorluyor, korkutuyor.
Hangi zannında isabet ettin ey gönül, haydi itiraf et. Büyük çoğunluğunda hep yanıldığınla kaç kez yüzleştin hâlde, yeni birisine yine hayır diyemiyorsun… Yanılmaya, yenilmeye doymuyorsun. Öğrenmiyorsun; öğrenmekte bilinçsizce bir gaflete dalıyorsun. Duygularına pranga vurulmuş gibi sağlıklı düşünemiyorsun.
Kârın, kazancın ne, sor kendine haydi.
Şimdi hemen tecrübe etmeye başla. Aklına ilk gelen suizanını hatırla! Sahi, niye öyle düşündün; önce sebebini bul!
Hani senin davetine defaatle icabet edeni hatırla!.. Olsun, o seni davet etmesin, ne olacak? Belki Rabbin ondan almanı istemiyor; ya da onda senin alacak bir şeyin yok. Ya da ille de almayı murat ediyorsan, bu sana iyi gelmeyecek… Oldu mu, hallettin mi meseleni?! Ne dersin?
Şimdi diğerine geç; diğer zanlını koy mahkeme kürsüne ve yargılamaya başla!
Seni kıskandığını hissediyor kalbin değil mi? Ve buna da iyice inanmaya ikna oldun. Zannın, ona bugüne dek ettiğin yardımları önüne koyuyor bir bir. Ve sana hep iltifat etsin, alttan alsın; hadi itiraf et, hep senden altta kalsın, asıl isteğin bu değil mi? İmkânda, giyimde, kuşamda, gezip tozmakta…
Sen bu konuya bayağı da çalışmıştın aslında hani bir aralar. Hatta onun bu umarsızlığını müstağni olmasına bağlamıştın. Ve “Rabbim, o bana senin ‘Müstağni’ esmanı hatırlatmak için güzel bir sebep.” diye konuyu kapatmıştın.
…
Bir başkası daha… Haydi, onu analiz edelim şimdi de.
Talebini reddetmişti. Hâlbuki talebin o kadar masum, üstelik tam yerinde bir şey iken. Sonra ona birkaç yıl suizan üstüne zan yapıp durmuştun. Hatta sen hayatta çok acemi ve cahilken seni gözetip imkân verdiğini de es geçmiştin, bile isteye.
Gafletin, emmare nefsin o sarmal ağına bir sarmaşık gibi aklını, mantığını sarıp sarmalamıştı adeta. Zannın neredeyse tam bir kine dönüşüyordu ki yeni bir ilişki gelişti aranızda. Bu gelişme onun bir Hacc yolcusu olması ile başlamıştı yeniden.
O eski güzel muhabbet yeniden çiçek çiçek açmıştı. Ve onun da senin bu suizanından hiç haberi dahi yoktu. Bu yüzden o beraat etmişti. Etmişti de ya sen!.. Ya sen?
Senin o süreçte içini karartan o suizanlı günlerinin hesabı ne olacaktı!? Sen kendine beraat verebilecek miydin!?
Ya… işte böyle…
Suizanlı günler o kadar fazladır ki buraya sığmaz, kalemler yetmez, mürekkepler dayanmaz…
Rabbim! Sen aklımıza, kalbimize ve dahi bâtınî hayatımıza da rahmetini ve inayetini lütfediver. Yoksa bizler zâhirimizi dahi çekip çeviremiyoruz. Elimizi dizimize düzgünce koysak, gözlerimizi zemden, zandan kayıramıyoruz.
Yürüyüşümüzü düzeltsek, oturuşumuz binbir sıkıntı. Sesimizi kısmayı başarsak sözümüzü kesemiyor, uzatıyor da uzatıyoruz.
Ve dahi hüsnü zanna erişmek için hüsnü, güzellikleri çoğaltmamız gerekiyor. Güzel huylu, güzel kalpli, zanlarını hakikatle terbiye edenlerle birlikte olmamız gerekiyor. Hakikati hırka gibi sımsıkı giyenlerin eteğinde iki büklüm oturmamız gerekiyor.
