“Bir insana gerçeği gösterebilirsin lakin düşünmesini sağlayamazsın.”
Bütün mesele tam da burada düğümleniyor aslında. Birinin önüne evrenin bütün sırlarını dökseniz, göğü alıp ayaklarının altına serseniz ne fayda? İçerideki kapının sürgüsü çekilmişse, insan bakıp da görmüyor, duyup da işitmiyorsa. Sonra bir an geliyor… Nasıl olduğunu, nereden koptuğunu tam bilemediğin bir an. İçeride ince bir sızı, bir düşünme sancısı başlıyor. Sessizce bir kıvılcım çakıyor ve o ağır kapı aralanı veriyor. O küçücük aralıktan içeri sızan şeye iman diyoruz biz. Öyle bir sızıntı ki bu; sadece inancını değil, sabah uykudan kalkışını, sofradaki ekmeğe bakışını, dertle yüzleşme biçimini… Yani hayata durduğun yeri kökünden sarsıp değiştiriyor.
O ışıktan öncesi bir nevi savrulma hali. İnsan, dünya denilen bu devasa hırgürün ortasında pusulasını yitirmiş, dalgaların insafına terk edilmiş yaralı bir gemi gibi çırpınıp duruyor. Nereye başını çevirse bir bitiş, neye elini atsa bir çürüme. Ölüm aşılmaz kapkara bir duvar gibi dikiliyor karşısına; ayrılık desen ağır bir infaz, dertler dersen sırtına yüklenmiş… Hayat sadece gürültülü, adaletsiz ve günün sonunda koskoca bir hiçliğe çıkan yorucu bir koşturmaca olup çıkıyor. Üşüyor insan bu ıssızlıkta. Ürküyor. Derken o derin sessizliğin içinden usulca bir el dokunuyor ruhuna. İman dediğimiz şey öyle davullarla zurnalarla, cafcaflı sloganlarla gelmiyor zaten. Gecenin en tenha, en kuytu anında kalbe bırakılan saklı bir ışık gibi yerleştirir Rabbim. Baktığın zaman göz aynı göz, yürüdüğün sokak aynı, çektiğin dert bile dünkü gibi… Ama o gözün ardında duran ruh başka artık. Eskiden seni korkudan titreten o fırtınalar, şimdi ileride sığınacağın o asude limanın varlığını fısıldayan birer rüzgâra dönüşüyor. İnançla çarpan bir kalp hayata tosladıkça kırılmıyor, ufalanmıyor; tam aksine, o kör tesadüf sandığı şeylerin arkasındaki incecik, muazzam kader nakşını okumaya başlıyor.
Öyle bir hal ki bu, insanın içindeki o en dipteki, o en köklü kimsesizlik bile dile gelip gülümsüyor sanki. Dün ağaçtan bir yaprak düştüğünde sadece yok oluşu, ölümü gören o gözler, bugün o düşüşte yaklaşan baharın müjdesini, toprağın altında uyanmayı bekleyen gizli canı görüyor. Acı bile şekil değiştiriyor. Seni ezip geçecek bir düşman değil artık; kalbini genişleten, sivri köşelerini törpüleyen ve seni asıl sığınağa doğru yürüten yoldaşın oluyor. Kim demiş iman dertsiz tasasız, pamuklara sarılı bir hayat vaat eder diye? Olamaz öyle şey. İman, yangının tam ortasında kavrulurken bile insana “buradayım, güvendeyim, sahibim var” dedirten o eşsiz sükûnettir. Herkesin bakıp da sadece bir enkaz, bir çöküş gördüğü yerde, o inanan gönül zamanın yıktığı yerleri ilmek ilmek yeniden imar eden o büyük gizli yaratılışı seyre dalar.
Bizi bu dünyanın o boğucu ağırlığı altında ezilmekten kurtaran tek şey de bu bakış açısı işte. Dünya artık bir sürgün, bir cezaevi değil. Her köşesinde başka bir hikmet saklayan, her adımda insanı asıl evine, o huzurlu limana hazırlayan bir mektep oluveriyor. Karanlıkta yönünü kaybetmiş, yorgun düşmüş her insan için iman; gecenin en zifiri karanlığında bile sönmeyen, insanı önce kendi içine, oradan da kâinatın sahibine götüren o meşale. Ve o meşale içeride bir kez tutuştu mu, inanın bana, bu dünyadaki hiçbir kış o gönlün içinde çiçeklenen baharı soldurmaya yetmez.
Herkesin bakıp da sadece bir enkaz, bir çöküş gördüğü yerde, o inanan gönül zamanın yıktığı yerleri ilmek ilmek yeniden imar eden o büyük gizli yaratılışı, o derin şifayı seyre dalar. Bugün dünya, masumların çığlıklarıyla sarsılan amansız bir panayır yeri. Savaşın o soğuk, o vahşi yüzü şehirlerin üstüne çöktüğünde; geriye sadece yıkılmış duvarlar, betonların arasında kalmış çocuk oyuncakları ve gökyüzüne yükselen kapkara bir duman kalıyor. Dışarıdan bakan bir göz için burası tam bir bitiş noktasıdır. Adaletin sustuğu, insanlığın iflas ettiği, geriye sadece çaresizliğin ve ölümün hüküm sürdüğü o kapkara uçurum… Bir anne, kucağında nefesi kesilmiş evladına sarılıp ağlarken, dünya denilen bu koca cezaevinin duvarları insanın üstüne daha da çok yıkılır. İnsan sorar kendine: “Bu karanlığın içinden bir daha nasıl bahar çıkar?”
Fakat tam o dehşetin ortasında, barut kokusunun ve feryatların arasından sıyrılan o sessiz kıvılcım, iman, insana bambaşka bir perdenin arkasını aralar. İnançla bakan o yaralı göz, o korkunç enkazın altında sadece biten bir hayatı değil; bu zalim dünyanın kirine, pasına bulaşmadan asıl vatanına, o asude limana kanat çırpan bembeyaz ruhları görür. O masumların dökülen her damla gözyaşı, katledilen her saf can, bu yalan dünyanın defterine bir haksızlık olarak yazılsa da, ilahi terazide sonsuz bir adaletin, o muazzam yaratılışın en saf, en dokunulmaz sayfasına nakşedilir.
Zalim, yıktığını ve yok ettiğini sanır. Bombalarla binaları yerle bir eden o kirli eller, aslında sadece fani olanı, topraktan geleni un ufak etmektedir. Oysa o enkazın başında acısını bağrına basıp “Hasbünallah” diyen o inanan gönül, o yıkıntının tam ortasından yükselen asıl mimariyi seyreder. Orada, o feryatların arasında, insanın insana merhametle sarıldığı o son saniyede, kalplerin birbirine sığınışında, zalimin asla dokunamayacağı, asla bombalayamayacağı o kutsal ruh sarayı yeniden inşa edilir. Acı, en vahşi haliyle gelse bile, iman o masumların göğsüne öyle bir sükûnet indirir ki; o yangının ortasında bile teslimiyetin o lekesiz beyazlığı parıldar.
Bu dünya zalimlerin kibirli saraylarını çok ama çok gördü, o sarayların birer toz bulutuna dönüşünü de… Ama o bombaların altında can veren masumların o sessiz, o vakur şahitliği, kâinatın kalbinde hiç sönmeyecek bir meşale olarak yanmaya devam ediyor. Herkesin sadece bir yok oluş, bir trajedi gördüğü o kan gölünün ortasında; inanan bir ruh, zalimin hüsranını ve o masum canların ebedi bir bahara doğru attığı o ilk, o kutsal adımı sarsılmaz bir güvenle izler. Çünkü bilir ki; bu dünyada zamanın ve insanın yıktığı ne varsa, öte tarafta o büyük gizli yaratılışın eliyle, bir daha hiç eksilmeyecek, hiç kırılmayacak şekilde en baştan mamur edilmektedir, vesselam.
