Bir ülkenin sokaklarında yürürken, insanların yüzlerinde taşıdığı sessizliği fark edersiniz. O sessizlik, bazen bir yasın, bazen bir direnişin, bazen de bir kabullenişin ifadesidir. Azerbaycan’da başörtüsü yasağıyla birlikte doğan sessizlik, işte böyle bir sessizliktir. Okul kapısında durdurulan genç kızın gözlerinde, yarım kalan bir hayalin kırıkları vardır. O hayal, bir öğretmen olma isteği, bir doktor olma arzusu ya da sadece bilgiye ulaşma hakkıdır. Ama kapının ardında duran görevli, bir kumaş parçasını gerekçe göstererek o hayali geri çevirir. Kumaş, bir kimliğin sembolüdür; kimlik ise insanın en derin varlığıdır. Yasak, işte bu varlığı hedef alır.
Zulüm bazen yüksek sesle bağırmaz. Bazen bir yasa maddesiyle, bazen bir yönetmelikle sessizce hayatlara sızar. İnsanların inançlarını yaşama hakkını ellerinden almak, onların ruhlarını dar bir kafese hapsetmek gibidir. O kafesin içinde nefes almak zorlaşır, umutlar küçülür, hayaller solgunlaşır. Bir baba, kızının okuldan geri çevrildiğini gördüğünde sessizce başını öne eğer. Çünkü bilir ki kızının gözyaşını silemez, onun yarım kalan eğitimini tamamlayamaz. Bir anne, kızının defterlerini saklar; belki bir gün yeniden açar diye. O defterlerde yazılı olan sadece ders notları değil, aynı zamanda bir geleceğin taslağıdır.
Başörtüsü yasağı, sadece bir kıyafet meselesi değildir. O, bir toplumun vicdanına vurulan zincirdir. İnsanların özgürlüklerini ellerinden almak, onları kendi kimliklerinden uzaklaştırmak, bir ülkenin ruhunu yaralamaktır. Zulüm, bazen bir tokat gibi yüzünüze çarpar; bazen de sessizce, görünmez bir şekilde hayatınızı kuşatır. Bugün geriye dönüp bakıldığında, o yılların acısı hâlâ hissedilir. Çünkü yasaklar kalksa bile, insanların kalplerinde açılan yaralar kolay kolay kapanmaz. Bir genç kızın yarım kalan eğitimi, bir annenin gözyaşı, bir babanın sessiz öfkesi tarihin sayfalarında unutulmaz.
Ve biz biliyoruz ki özgürlük, insanın en temel hakkıdır. Hiç kimse, hiçbir yasa, hiçbir güç bu hakkı elinden alamaz. Zulüm, ne kadar güçlü görünürse görünsün, insanın içindeki özgürlük arzusunu susturamaz. Çünkü özgürlük, insanın ruhunda doğan en güçlü çığlıktır. Özgürlüğün en çok ihtiyaç duyulduğu yer, insanın kendi kimliğini yaşadığı alandır. Başörtüsü yasağı, hem Azerbaycan’da hem de Türkiye’de yıllarca bu kimliği bastıran bir zincir oldu. İki farklı ülke, iki farklı tarih; ama aynı acının gölgesi altında büyüyen nesiller…
Azerbaycan’da okul kapısında durdurulan genç kızın gözyaşı, Türkiye’de üniversite kapısında geri çevrilen öğrencinin sessizliğiyle birleşir. Birinde devletin resmi kararı, diğerinde yükseköğretim kurumlarının katı uygulamaları… Ama sonuç hep aynı: yarım kalan hayaller, kırılan umutlar, susturulan kimlikler. Türkiye’de 1980’lerden itibaren üniversitelerde ve kamu kurumlarında başörtüsü yasağı, binlerce genç kızların hayatını derinden etkiledi. Kimi öğrenciler eğitimini yarıda bırakmak zorunda kaldı, kimi anneler kızlarını okula gönderemedi. Bir doktor olma hayali, bir öğretmenlik sevdası, bir akademisyenlik tutkusu; hepsi bir kumaş parçası yüzünden yarım kaldı. Azerbaycan’da ise 2010’lu yıllarda okullarda uygulanan yasak, aynı şekilde genç kızların eğitim hakkını ellerinden aldı. İki ülkenin farklı dönemlerinde yaşanan bu yasak, aslında aynı zulmün farklı yüzleriydi.
Zulüm, bazen bir tokat gibi yüzünüze çarpar; bazen de sessizce hayatınızı kuşatır. Türkiye’de üniversite kapısında bekleyen polislerin bakışları, Azerbaycan’da okul kapısında duran görevlinin sert tavrı… İkisinde de insanın ruhuna işleyen bir sessizlik vardır. O sessizlik, bir annenin gözyaşında, bir babanın öfkesinde, bir öğrencinin yarım kalan defterinde saklıdır. Bu yasakların en ağır yanı, sadece bireyleri değil, toplumun vicdanını da yaralamasıdır. Çünkü özgürlük, insanın en temel hakkıdır. İnsan, inancını yaşarken aynı zamanda eğitim görmek, çalışmak, üretmek ister. Ama yasaklar, bu doğal akışı keser. Bir ülkenin geleceğini şekillendirecek gençler, kimlikleriyle çatışmaya zorlanır.
Bugün geriye dönüp bakıldığında, hem Türkiye’de hem Azerbaycan’da bu yasakların izleri hâlâ hissedilir. Yasaklar kalkmış olsa bile, insanların kalplerinde açılan yaralar kolay kolay kapanmaz. Bir genç kızın yarım kalan eğitimi, bir annenin gözyaşı, bir babanın sessiz öfkesi tarihin sayfalarında unutulmaz.
İki ülkenin ortak hikâyesi, aslında özgürlüğün ne kadar kıymetli olduğunu hatırlatır. Zulüm ne kadar güçlü görünürse görünsün, insanın içindeki özgürlük arzusunu susturamaz. Çünkü özgürlük, insanın ruhunda doğan en güçlü çığlıktır. Ve bu çığlık, sınırları aşar; Azerbaycan’dan Türkiye’ye, Türkiye’den Azerbaycan’a uzanır.
Yasakların Ardındaki Sebep
Bir toplumun en derin yaraları, çoğu zaman sessizce açılır. Başörtüsü yasağı da hem Azerbaycan’da hem Türkiye’de böyle bir yaraydı. Görünürde bir “düzen” ve “laiklik” gerekçesi vardı; ama gerçekte bu yasak, insanların kimliklerini bastıran bir anlayışın ürünüydü. Azerbaycan’da 2010’lu yıllarda getirilen kıyafet düzenlemeleri, devletin laiklik ilkesini eğitim kurumlarında katı biçimde uygulama isteğinden doğdu. Resmî metinlerde “başörtüsü yasağı” yazmıyordu; ama tek tip üniforma şartı, başörtülü öğrencilerin okula alınmamasıyla sonuçlandı. Devlet, görünürde “tarafsızlığı” korumak istiyordu. Oysa bu tarafsızlık, bireyin en kişisel hakkı olan inanç özgürlüğünü yok sayıyordu.
Türkiye’de ise 1980’lerden itibaren üniversitelerde ve kamu kurumlarında başörtüsü yasağı, yine laiklik ilkesinin dar yorumundan kaynaklandı. 28 Şubat sürecinde bu yasak sertleşti; üniversite kapılarında öğrenciler geri çevrildi, kamu kurumlarında çalışan kadınlar işlerinden oldu. Devletin gerekçesi aynıydı: “kamusal alanın dini sembollerden arındırılması.” Ama bu gerekçe, binlerce kadının eğitim ve çalışma hakkını elinden aldı. Sebep, aslında bir korkuydu. Devletler, dini sembollerin görünürlüğünü kendi düzenlerine tehdit olarak gördüler. Oysa başörtüsü, bir tehdit değil; bir kimliğin, bir inancın, bir tercihin sembolüydü. Yasaklar, bu sembolü susturmak istedi. Fakat susturulan sadece bir kumaş parçası değildi; susturulan, insanların özgürlükleri ve hayalleri oldu.
Bugün geriye dönüp bakıldığında, bu yasakların ardındaki sebep “laiklik” olarak sunulsa da, gerçekte laikliğin yanlış yorumlanmasından doğduğunu görüyoruz. Laiklik, inanç özgürlüğünü koruması gereken bir ilkeyken, yasaklarla birlikte özgürlüğü kısıtlayan bir araç haline getirildi. Ve işte bu yüzden, hem Azerbaycan’da hem Türkiye’de yasakların sebebi aynıydı: devletin kimlikleri tek tip hale getirme arzusu. Ama insan ruhu tek tip değildir. Bir genç kızın başörtüsüyle okula girme isteği, bir annenin kızını özgürce okutma arzusu, bir babanın çocuğunun hayalini gerçekleştirme umudu; bunlar hiçbir yasa ile susturulamaz, vesselam.
