Site icon İslam & İslamiyet – Kevser.Org

Ama Bilmiyorlar!

Mana âlemine değil de varlık âlemine, hayatın görünen yüzüne göre yaşayan şahsiyetleri süzüp üzülüyorsun zaman zaman. Belli ki edindiğin inanç ve ahlak kaidelerine, toplumsal ve dinî değerlere uygun yaşadığını düşündüğün için kendini onlara karşı daha üstün görebiliyorsun. Bu üstün görme hâli ise seni aksi bir duruma, yani kibre düşürüyor!

Eşyanın görünen yüzü ile ölçüm ve değerlendirme yapmak pek de hakkaniyetli değil, bilesin! Karşı mahallenin topu senin cılız ve bakımsız camını kırdı diye topu ikiye yarmazsın. Çocuklara bağırıp çağırıp onları küstüremezsin hemen! Ebeveynleri ile mevcut ilişkini bitiremezsin birden!

Birlikte yaşamak, aynı havayı solumak, aynı semanın altında toplanmak, aynı bayrağa hayran hayran bakmak; nezaket barındıran güçlü, estetik ve yüce bir duruştur.

Önce çocuklar ile konuşacaksın, gerekirse uyaracaksın, “Camı nasıl onaralım?” diye müşavere edeceksin. Önce olanı kabul etmek, sonra istişare ve ardından muhabbet! İlle de muhabbet! Muhabbet varsa her şey hallolur! Hem sen mana âlemine daha çok gönül verdin diye bunun gerektirdiği her duruma gücün yetiyor mu bakalım?! Kendini zirvede görme körlüğüne neden kapılıyorsun? Bundan vazgeç!

Sana kim acısın?! Kim acısın sana!? Kim!? Mânâda senden önde olanlar, daha yukarıdakiler de sana acıyordur! Bunu hiç hesaba kattın mı?!

“Ama onlar bilmiyorlar.” kavl-i Resûlullah, bizim için adeta mübarek, tertemiz ana şalterimizi aktif kılan bir şablon olarak beynimizin kayıt merkezine kaydedilmeli. Gerektiğinde, durum arz ettiğinde merkezden çekip işlem merkezine indirmeli ve uygulamayı sağlıklı bir kurulum ile çalıştırmalı.

“Şu ağızdan vahiyden başkası çıkmaz.” (Sünen-i Ebî Dâvûd, Müsned-i Ahmed b. Hanbel.) Efendimizden (s.a.v.) bize intikal eden, bu son derece yüksek feraset ve ismet sıfatı kokan sözler ile aklımızın yazılım çekirdeği tüm siber saldırılara karşı bir kalkan misali çekilmeli!

Peygamberlerin mirası altın, gümüş veya dünyalık mal mülk değil; ilim, hikmet ve sünnettir.

Peygamberler Altın ve Gümüş Miras Bırakmazlar

“Şüphesiz âlimler, peygamberlerin varisleridir. Peygamberler ne dinar ne de dirhem miras bırakırlar. Onlar ancak ilim miras bırakırlar. Kim o ilmi alırsa, çok büyük bir nasip almış olur.” (Ebû Dâvûd, İlim, 1; Tirmizî, İlim, 19.)

“Ama onlar bilmiyorlar.” sözü, bilmemenin bir mazeret ve hatta bir masumiyet barındırdığını hissettiriyor bana. Fıkhen dahi inanan bir kişi bildiklerinden sorumludur. Sorumlu ya da mükellef olmak; akıl ile büluğ çağına ermeyi gerektirir. Kişi akla sahiptir, büluğ yaşını da geçmiştir; lâkin aklının bâliğ olması gecikmiş olabilir. İnsanların Allah (c.c.) ile olan bağlarının hakikatini asla bilemeyiz. Görünen özellikler üzerinden bir yargıda bulunmak nakıs, hatalı, hatta acımasız bir önyargıdır. Bugün önyargı diye modern bir kelime kullanılsa da önyargı, bildiğin zandan ibarettir.

Rabbimiz, Hucurât Suresi 12. âyet-i kerîmesinde: “Ey iman edenler! Zannın çoğundan kaçının…” (يَٓا اَيُّهَا الَّذٖينَ اٰمَنُوا اجْتَنِبُوا كَثٖيراً مِنَ الظَّنِّؗ) buyururken, devamında zannın içeriğini şöyle açıklamaktadır: “Şüphesiz zannın bir kısmı günahtır. Birbirinizin kusurunu araştırmayın, kiminiz kiminizi gıybet etmesin. Hanginiz ölmüş kardeşinin etini yemekten hoşlanır? İşte bundan tiksindiniz!” (اِنَّ بَعْضَ الظَّنِّ اِثْمٌ وَلَا تَجَسَّسُوا وَلَا يَغْتَبْ بَعْضُكُمْ بَعْضاًؕ اَيُحِبُّ اَحَدُكُمْ اَنْ يَأْكُلَ لَحْمَ اَخٖيهِ مَيْتاً فَكَرِهْتُمُوهُؕ). Bu çok ürkütücü bir ifade! Yani gaip olan bir şahsiyetin tüm hukuku onu Yaratan’a aittir; Allah onu kimsenin zayıf adaletine bırakmıyor!

Dediğim gibi, bizler çoğu kez kişilerin zahirine bakarak onlar hakkında fikir yürütüyoruz; bazen de bu fikir yürütmek acımasız bir yargıya dönüşüyor. Sadece bu netice çıkarma bizde kalsa buna yanılma diyebiliriz; ancak bir de bunu başkaları ile paylaşmak var ki bu, çok çiğ ve bozulmuş et kokan bir caddede yaşamak gibi! Bu durum alışılmış ve maalesef kabullenilmiş bir hâl aldığı için de tıpkı yıllardır tabakhanede çalışanlar gibi burnunuz bu pis kokuyu almıyor artık!

Namaz kılmayan, camiye gitmeyen, tesettürü İslam’ın istediği ölçüde olmayan birinin imanını ağzımıza almak, dilimizi zehre bulamak gibidir!

Ya sana kim acısın? Senin eksiklerine, vurdumduymazlıklarına kim yansın, ey kendini bedeninde efendi gören nefsim! İnan, senin acıdığın gibi sana da acıyorlar. Sana da “Ama o bilmiyor.” diyorlardır!

“Ama o bilmiyor.” sözü sana nasıl hissettiriyor? Hadi bir tecrübe et! Cahil mi, masum mu, mazeretli mi? Hangisi? Bak gördün mü, bedenin efendisi nefsin bundan dahi nemalanıyor! Hiç suçlu, hiç cesaretli, hiç günahkâr, hiç tembel veya aptal hissettirmiyor, değil mi?!

Hep bir kaçış; yan çizip anayoldan çıkıp tali yola kaçış!

İşte sen de zahiren eksik giden ya da aşırıya kaçan muhataplarına bundan böyle “Ama onlar bilmiyorlar.” diyeceksin! Ama dikkat et; bunu iç sesinle muhatabına söylerken kendinde duyduğun o gururlu hissiyatı duymayacaksın. Onu gerçekten, samimiyetle bilmediği için masum ve mazeretli göreceksin; kasten böyle yaptığını düşünmeyeceksin. Bu konuda bilgisi olmadığını hesaba katacaksın. İyi de yapıyorsun, aferin sana… Öbür türlü düşünsen direkt zanna gireceksin çünkü!

“Ama onlar bilmiyorlar.” sözü Peygamber Efendimiz’e (s.a.v.) aitse kelimeler gül kokuyor; tek tek harfler yaralara merhem sürüyor…

“Ama onlar bilmiyorlar…”

Neyi?! Kimi?!

Secdeye gitmemişse kurbiyeti,

Oruca geç kalmışsa rızkın tadını, beklemenin terapi etkisini,

Medine’yi görmemişse aşkı,

Mekke’ye girmemişse kalbi yakan o tatlı sıcağını,

Tavaf yapmamışsa ömründe geride bıraktığı, geriye sardığı her düğümü her bir dönüş, her bir şavt ile nasıl çözdüğünü… Evet, bunları… Bunları bilmiyorlar!

“Ama onlar bunları bilmiyorlar.”

Evet, Allah’a inanmak sadece bazı ritüeller barındıran ibadetlerden mi ibarettir?! Yardımsever olmak, sokak hayvanlarını sahiplendirmek, yoksulun elinden tutmak, doğayı sevmek ve korumak, misafire ikram etmek… Elbette bunlar da iman ile yapılır. Allah’ın rahmetinin her şeyi kapsadığı bilinerek yapılır.

Lâkin insanın Rabbi ile resmî, bireysel ve kişisel ilişkisi bedensel ibadetler ile pekişir. Bunu bir zorunluluk gibi kabul etmez gerçekten inanan. Bu resmî ilişkiye bedenin her hücresinin ihtiyacı vardır. Bu ibadetlerin farz olduğunu kabul eden ama yerine getiremeyen kişi dinden çıkmaz asla! Sadece tecrübe etmemiştir. Tecrübe etmeye belki de yakın çevresinin veya bu konuyu irite eden, bunu bir kölelikmiş gibi algılayarak davrananların bu tutarsız tutumundan dolayı cesareti yoktur.

Hâlbuki merhamet, hoşgörü ve en kolay din bizim inancımızdır.

Hoşgörünün zirvesi: “Ama onlar bilmiyorlar!”

Exit mobile version