İnsanın yaratılış hakikati, kusursuzluk değil; eksiklik, acziyet ve bitmeyen bir tamamlanma çabasıdır. Hiçbirimiz dünyaya tamamen donanımlı, sıfır hatasız birer varlık olarak gelmiyoruz. Kimimizin bedensel bir kısıtı var, kimimizin zihnini yoran bir kilit, kimimizin ise ruhunu sessizce kemiren, dışarıdan bakıldığında hiç görünmeyen bir sancısı… Aslında engellilik ya da eksiklik dediğimiz şey, toplumun belli bir kesimine yapıştırılmış ve izolasyona gerekçe gösterilmiş bir etiket değildir. Aksine bu, insanoğlunun en yalın, en evrensel ve kaçınılmaz varoluş gerçeğidir.
Şeyh Sadi-i Şirazi’nin o veciz ifadesinde olduğu gibi: “İnsanoğlu bir damla kan ve binbir endişedir.”
Bizi biz yapan, tam da bu endişelerin ve eksikliklerin ortasında kendi hakikatimizi arama çabamızdır. Fakat dönüp içine sıkıştığımız sistemlere, akademiye ve toplumsal düzen düzeneklerine baktığımızda bambaşka bir tabloyla karşılaşıyoruz. Kusursuz insan, ideal uzman illüzyonu üzerine kurulmuş soğuk, mesafeli ve katı yapılar… Masalar, unvanlar, mevzuat duvarları ve kağıt üzerindeki dar değerlendirme kriterleri; insanın içindeki o benzersiz cevherin dışarı çıkmasını engellemek için adeta sözleşmiş gibidir. Bir insanın bilgisine, derinliğine ya da bir konudaki aşkına bakılmadan önce; önüne konulan şekilci sınavlar, hiyerarşik makamlar ve bürokratik engeller yarışa sokulur.
Sistem, insanı çoğu zaman sadece sınav notuyla, diplomadaki mühürle ya da görünürdeki yetenekleriyle tartmaya kalkar. Oysa görünürde hiçbir engeli olmayan bir insanın, öğrenme aşkını felç eden ağır bir ruhsal yükü veya zihinsel kilitleri olabilir. Tam aksine, bedeninde veya hayat şartlarında aşılması zor engeller taşıyan bir insan; derin bir sezgiye, müthiş bir zihinsel keskinliğe ve uzmanlaşma tutkusuna sahip olabilir. İnsanları tek tip kalıplara dökmeye çalışan geleneksel eğitim anlayışı, makamları ve unvanları yetkinliğin tek ölçütü sayarak büyük bir körlük yaşar. Makamın bir tahakküm aracına dönüştüğü yerde ilim işlenmez; sadece kalıplara biat edilir, şekil ise özün önüne geçer.
Nitekim “Kuşa uçmayı, balığa yüzmeyi öğretemezsiniz; ama her birini kendi doğasında ustalaştırabilirsiniz.”
İşin daha acı bir boyutu da makam ve mevkilerin insan ruhu üzerindeki illüzyonudur. Çoğu zaman büyük unvanlara, üst düzey makamlara gelen insanlar o koltukların ve sıfatların şatafatı içinde kaybolur; makamın getirdiği güç vehmiyle gerçek bir derinlik ve yetkinlik kazandıklarını zannederler. Oysa makam, içerideki kibri büyütürken hakiki birikimi örtebilir. Buna karşın görünürde sıradan işler yapan, mütevazı görevlerde bulunan, hiçbir parlak unvanın arkasına sığınmayan öyle insanlar vardır ki; tecrübeleri, derinlikleri ve yetkinlikleriyle o yüksek makam sahiplerinden fersah fersah ötededirler.
Dini açıdan baktığımızda da hakiki değerin makamda değil, kalpteki ihlas ve ameldeki yetkinlikte olduğu aşikardır.
Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) “Saçı başı dağınık, eli yüzü tozlu, kapılardan kovulmuş öyleleri vardır ki bu şöyle olacak diye yemin etseler, Allah onların dediğini yapar.” (Müslim, Birr 138, Cennet 48) buyruğu, makamın yüzeyselliği ile hakiki yetkinlik arasındaki farkı en net biçimde ortaya koyar. İlahî terazide insanı değerli kılan oturduğu koltuk değil, taşıdığı liyakat ve samimiyettir. Kendi makamında kaybolanlar sadece birer isimden ibaret kalırken, en alt kademede dahi olsa işini aşkla ve ehliyetle yapanlar hakiki izi bırakanlardır.
İşin bir diğer yaralayıcı tarafı da bu kalıplaşmış zihniyetin, insanın hayallerine ve heveslerine göz dikmesidir. Önünüze örülen bürokratik engeller, konulan makam barajları, yüzünüze karşı ya da arkanızdan fısıldanan “yapamazsın” yargıları; içinizdeki şevki kurutmayı, sizi kendi sığlıklarına çekmeyi hedefler. Sizi belirli makamların arkasına gizlenmiş kişilerin iki dudağı arasına mahkûm etmek isterler. Ama gözden kaçırdıkları çok temel bir şey vardır. Bir insanın ruhuna düşen samimi bir gaye ve hakiki bir tutku, dışarıdan gelen hiçbir kısıtlamaya teslim olmayacak kadar köklüdür. Engeller ne kadar dikleşirse dikleşsin, makam sahipleri ne kadar ket vurursa vursun; yoluna inanan bir insan o yolda yürüyecek kudreti ve direnci yine kendi içinde bulur.
Bu irade, dışarıdaki imkânların bolluğundan değil, insanın kendi özündeki inançtan beslenir. Taşın altına elini koyan, gecesini gündüzüne katan ve her şeye rağmen “ben de varım” diyen bir zihni durdurabilecek hiçbir beşeri baraj yoktur. İnsanın hakiki gücü imkanların bolluğundan değil, ne olursa olsun o yoldan vazgeçmeme kararlılığından beslenir.
Eskilerin dediği gibi; “Yolu yürümeye başlayan için yol görünür.”
Hakiki niyet, önüne çekilen her türlü seti eninde sonunda hükümsüz kılar. Kendi içine dönüp o cevheri fark eden her insan, hevesini kırmak isteyen düzene karşı en büyük cevabı yine çalışarak ve yürümeye devam ederek verir.
Bu durum bizim kadim düşünce geleneğimizde ve dinimizde de açıkça karşılık bulur. İslam, insanı doğuştan farklı lütuflar, farklı kısıtlar ve imtihanlarla donatılmış bir varlık olarak kabul eder. Kur’an-ı Kerim’deki “Allah, hiç kimseye gücünün yettiğinden fazlasını yüklemez” (Bakara, 2/286) buyruğu, sadece ibadetlerde değil, insanın hayattaki sorumluluk, eğitim ve yetkinlik alanlarında da temel ölçüdür. İlahi adalet, her bireyi kendi kapasitesi ve imkanı nispetinde değerlendirir. Öyleyse beşeri sistemlerin insanı dar kalıplara hapsetmeye, hevesini kırmaya veya makam barajlarıyla önünü kesmeye değil; içindeki potansiyeli alan açarak büyütmeye mecburiyeti vardır.
Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) insana ve liyakate yaklaşımı bu anlamda muazzam bir örnektir. O, insanları dış görünüşlerine, kabilelerindeki makamlarına ya da toplumsal statülerine göre konumlandırmadı. Kimin hangi alanda yeteneği, derinleşme potansiyeli ve tutkusu varsa onu o alanda cesaretlendirdi. Bedensel kısıtlılığı olan Abdullah b. Ümmü Mektûm’u Medine’de kendi yerine vekil bırakarak kamu yönetimini teslim etti. Genç yaştaki Zeyd b. Sâbit’i dil öğrenimi ve vahiy katipliğinde uzmanlaştırdı. Askeri bir deha olan Halid b. Velid’i sahadaki yeteneğine göre öne çıkardı. Bu tutum, şekilci kriterlerin ve yapay engellerin değil; hakiki ehliyetin, niyetin ve azmin merkeze alındığı bir anlayışın tezahürüydü.
İlim de uzmanlık da hiçbir makam sahibinin tekelinde değildir; ünvan duvarlarıyla kimsenin mülkiyetine geçirilemez.
“Her ilim sahibinin üstünde daha iyi bir bilen vardır” (Yusuf, 12/76) ilkesi, hiyerarşik makamların bilginin tek sahibi olamayacağını bize net bir şekilde hatırlatır. Makamlar geçici, akademik ünvanlar biçimseldir; kalıcı olan ise insanın ilme, insana ve topluma kattığı özgün değerdir.
Cemil Meriç’in dediği gibi: “Kamus bir milletin hafızasıdır, ünvanlar ise sadece o hafızanın üzerindeki etiketler.”
Etiketlere takılıp kalanlar, arka plandaki derin hafızayı ve potansiyeli ıskalamaya mahkûmdur. İnsanların derinleşmesinin, uzmanlaşmasının ve hayallerinin peşinden gitmesinin önüne konulan o yapay engeller kaldırılmadıkça, toplumlar kendi elleriyle kendi cevherlerini söndürür. Gerçek bir eğitim ve gelişim anlayışı, her insanın bir yönüyle eksik ama başka bir yönüyle eşsiz bir yetkinliğe sahip olduğu gerçeğini kabullenmekle başlar. Bedenen veya ruhen her insanın bir engeli olduğu bilinciyle hareket etmek; eğitimi ve hayatı bir engelli koşu olmaktan çıkarır, özgürleştirici bir zemine taşır.
Ünvanların, kısıtlamaların ve şekilci şartların ötesine geçip insandaki cevhere ve o cevherin her şeye rağmen yürüme iradesine odaklanmak, hem insani bir borç hem de ilahi adaletin bir gereğidir.
Vesselam… Selâm olsun gayetkâr olan tüm kardeşlerime.
