Her çocuk dünyaya işlenmeyi bekleyen benzersiz bir mücevher ve kendine has kıymetli bir potansiyel ile gelir. Çocuğun mizacından kaynaklanan aşırı hareketlilik, konuşma zorlukları veya Otizm ve Down Sendromu gibi nöroçeşitlilikler, bu cevherin üzerini örten birer toz tabakası gibidir. Ki bu durum asla cevherin yokluğu anlamına gelmez. Ancak ne yazık ki bu çocukların karşısına çıkan en büyük engel, sahip oldukları durumlar değil; durumları anlamak istemeyen, sabırsız, önyargılı ve kalıplara sıkışmış tutumlardır. Özellikle yetişkinlerin, çocuklara rehber, koruyucu ve rol model olması gereken kişilerin, özel gereksinimli, hareketli ya da konuşma zorluğu çeken çocuklara “aptal”, “beceriksiz”, “sakat”, “yaramaz”, “özürlü” veya “tembel” gibi çirkin etiketler yapıştırması, toplumsal ve insani anlamda en büyük bozulmalardan bir tanesidir. Bir yetişkinin bir çocuğa olumsuz bir isim takması ya da gençler arasında olumsuz durumlara sokan lakap takma hâlleri, aslında o çocuğun yetersizliğini değil, o yetişkinin ve gencin sığlığını, sabırsızlığını ve çocuğun ruhundaki derin cevheri göremeyecek kadar körleştiğini gösterir. Yetişkinlerin bu sorumsuz dili, çocuğun zihninde kırılması güç psikolojik duvarlar örer. Oysa bu acımasızlığa ve hâlden anlamazlığa rağmen, çocuğun ruhuna dokunan, onun dilini çözen ve gözlerindeki ışığı fark eden gerçek rehberler devreye girdiğinde adeta mucizeler başlar. Bir çocuğun hayatındaki en büyük dönüm noktası, tüm olumsuz etiketleri ve kalıpları çöpe atıp onun hâlinden anlayan tek bir insanın ona inanmasıyla başlar ve şekillenir.
Modern eğitim bilimleri, çocuğun sergilediği davranışların ardındaki kök nedenlere odaklanarak olaylara teşhis koymaktan ziyade bir çözüm ve gelişim yolu çizer. Bugün, dikkat eksikliği ve hiperaktivite olarak adlandırılan aşırı hareketlilik, esasen çocuğun durdurulamayan merakının, keşfetme arzusunun ve yüksek yaşam enerjisinin dışa vurumu olduğunu söyleyebiliriz. Anlayışsız bir yetişkin gözü bu durumu “vahşilik” veya “terbiyesizlik” olarak etiketleyip çocuğu bastırmaya çalışırken, hâlinden anlayan bir eğitici veya ebeveyn, bu yüksek ve doludizgin enerjiyi doğru kanallara akıtmayı tavsiye eder. Anlayışla ve doğru yönlendirmeyle buluşan bir hiperaktivite, yetişkinlikte tutkulu bir liderliğe, sanatsal bir dehaya, büyük icatlara ve bitmek bilmeyen bir üretkenliğe dönüşür. Tarih, yetişkinler tarafından “uyumsuz” ya da “öğrenemez” denilerek etiketlenen lakin anlaşıldıklarında dünyayı değiştiren zihinlerle doludur. Çocukluğunda algılama güçlüğü çektiği ve okul düzenine uymadığı gerekçesiyle öğretmenleri tarafından “öğrenme özürlü” görülen ve okuldan uzaklaştırılan Thomas Edison, annesinin onun içindeki cevheri görmesi ve ona evde sonsuz bir anlayışla rehberlik etmesi sayesinde ampulü icat ederek insanlık tarihini aydınlatmıştır. Çocukluğunda 4 yaşına kadar konuşamayan, okulda öğretmenleri tarafından “zihinsel geriliği var, bundan bir şey olmaz” denilerek kenara itilen Albert Einstein, kalıplara sığmayan zekâsını anlayan ailesinin ve özgür düşünce ortamının sayesinde modern fiziğin seyrini değiştirmiştir. Benzer şekilde, çocukluk çağı kekemeliği gibi konuşma bozukluklarında da en büyük iyileştirici, çocuğa lakap takan değil, onun hâlinden anlayan bir dinleyicidir. Çocuğu yargılamadan, cümlesini tamamlamadan, sabırla bekleyen bir çift kulak, onun zihnindeki “anlaşılmama” ve “rezil olma” korkusunu yıkar. Dünya tarihine yön veren İngiltere Başbakanı Winston Churchill veya ünlü aktör James Earl Jones gibi isimler, çocukluklarında şiddetli kekemelik ve konuşma bozukluğu yaşamış; ancak kendilerini sabırla dinleyen ve özgüven aşılayan rehberler sayesinde kitleleri peşinden sürükleyen birer hitabet ustasına dönüşmüşlerdir. Gardner’ın Çoklu Zekâ Kuramı’nın da açıkça ifade ettiği gibi, kelimeleri ifade etmekte takılan bir çocuk; görsel, matematiksel veya müziksel alanda bir dahi olabilir. Nöroplastisite, yani beynin esneklik özelliği, hâlinden anlayan bir rehberin sunduğu doğru uyaranlarla zihnin sınır tanımayan yeni yollar inşa edebileceğini herkese gösterir. Anlayışsızlığın ördüğü duvarlar, empati ve kabul ile yıkıldığında çocuğun içindeki potansiyel devasa bir başarıya evrilir.
İslami eğitim ve medeniyet tarihimiz ise bu anlayış ve şefkat yaklaşımını derin bir manevi ve hukuki zemine oturtur. İslam’a göre her insan “Eşref-i Mahlûkat”, yani yaratılmışların en şereflisidir. Kur’an-ı Kerim’de insanlarla alay edilmesi, kötü lakaplar takılması açıkça yasaklanmıştır.
“Birbirinizi kötü lakaplarla çağırmayın.” (Hucurât, 11)
İnsanı Yaradan’ın sanatı hürmetine her şahsiyete saygı duyulması emredilmiştir.
Hz. Muhammed’in (s.a.v.) eğitim metodunun özü, tam olarak “çocuğun hâlinden anlamak” ve ona asla kötü bir isim yakıştırmamak üzerine kuruludur aslında. Örneğin Hz. Peygamber’in (s.a.v.) yanında büyüyen Enes b. Mâlik, çocukluğunda son derece hareketli, meraktan yerinde duramayan ve zaman zaman verilen görevleri unutan bir çocuktu. Çevredeki yetişkinlerin anlayışsız yaklaşabileceği bu duruma karşı Peygamber Efendimiz (s.a.v.), ona geçirdiği 10 yıl boyunca bir kez dahi olsun “Neden böyle yaptın, bunu neden unutup ihmal ettin?” diyerek sitem etmemiş, ona kötü bir sıfat yakıştırmamış ve onun çocukça hâlini derin bir anlayışla karşılamıştır. İşte o hâlden anlayan yüce tutum sayesinde Enes b. Mâlik, bastırılmış ve özgüveni kırılmış bir çocuk olmak yerine İslam medeniyetinin en büyük ilim ve hadis râvilerinden birine dönüşmüştür. Yine konuşma güçlüğü konusunda Kur’an-ı Kerim’de Hz. Musa örneği, anlayışın ve desteğin muazzam bir sembolüdür. Hz. Musa, dilindeki konuşma zorluğu nedeniyle Cenâb-ı Hakk’a “Rabbim, göğsümü genişlet, işimi kolaylaştır, dilimdeki düğümü çöz ki sözümü anlasınlar.” diye dua etmiş; Cenâb-ı Hak da onun durumunu anlayışla karşılayıp kardeşi Hz. Harun’u ona destekçi olarak vermiştir. Sığ insanların belki de “konuşamıyor” diye küçümseyebileceği bir birey, hâlinden anlayan ilahi bir destekle insanlık tarihinin en büyük peygamberlerinden ve liderlerinden biri olmuştur. Down Sendromu, görme engeli veya nöroçeşitliliği olan bireylerde de İslam medeniyetinin yaklaşımı muazzam bir kapsayıcılık sunar. Hz. Peygamber (s.a.v.), âmâ olan Abdullah b. Ümmi Mektum’u Medine’de kendi yerine vekil bırakarak, yetişkinlerin ve toplumun “yapamaz” algısını kırmış, ona en yüksek değeri vererek içindeki potansiyeli insanlığa kazandırmıştır.
Bimaristanlarda da zihinsel veya duygusal farklılığı olan bireyler “akıl hastası” diyerek zincirlere vurulmak yerine, su sesi, müzik, kuş sesleri ve çiçek kokularıyla tedavi edilerek içlerindeki huzur ve potansiyel yeniden ortaya çıkarılmıştır.
Sonuç itibariyle engeller, rahatsızlıklar ya da aşırı hareketlilikler bir çocuğun geleceğini belirlemez. Çocuğun kaderini belirleyen şey, karşısına çıkan insanların ve özellikle yetişkinlerin tutumudur. Onlara kötü isimler takan, önyargıyla yaklaşan sığ yetişkinlerin varlığına rağmen, onların elinden tutan, kalbine dokunan, zorluğunu gören ama cevherine odaklanan anlayışlı bireyler sayesinde bu çocuklar imkânsız denileni her daim başarır ve başaracaklardır. İçlerindeki potansiyel bir kez açığa çıktığında, dün kötü lakaplarla küçümsenen, “bir şey olamaz” denilen o çocuklar, bugün dünyaya yön veren sanatçılara, bilim insanlarına, liderlere ve insanlığa umut olan muazzam birer başarı hikâyesine dönüşür. Bizlere düşen ise etiketleyen değil anlayan, karanlık saçan değil çocukların içindeki o dokunulmaz cevhere ışık tutan rehberler olabilmektir.
Vesselam…
