Ana SayfaTasavvufTabela - Hikmet Yolunun Menzilleri

Tabela – Hikmet Yolunun Menzilleri

Bir yol tahayyül ediniz…

Sağında ve solunda nice tabelât-ı hikmet; lâkin bunlar bildiğimiz yol levhalarından değil. Ne bir şehrin adını gösterir ne bir menzilin mesafesini…

Her biri istikamet-i Hakk’a işaret eder.

Yolun ibtidâsında ilk levha durur:

“Yaratan Rabbinin adıyla oku.”
İkra’ bi-ismi rabbikellezî halak.

Daha ilk adımda insanın önüne İkra çıkar.

Oku…

Lâkin yalnız satırları değil.

Nefsini oku, gönlünü oku, kâinatı oku.

Zira âlem bir kitaptır; her zerresi bir âyet, her nefesi bir işaret, her mahlûku kudret-i İlâhiyye’den bir nişandır. İnsan okumayı yalnız harfte ararsa kelâmı görür; mânâya nazar ederse hikmeti bulur.

Biraz ilerlersiniz.

Bir başka levhada Yunus Emre görünür:

“İlim ilim bilmektir,
İlim kendin bilmektir.”

İşte yol burada içe kıvrılır.

Anlarsınız ki ilim, yalnız zihne cem olunan malûmat değildir. Hakiki ilim, insanı marifet-i nefse, oradan da marifet-i Hakk’a sevk eden ilimdir.

Bilgi hâle inkılâb etmedikçe, kelâmın çoğalması gönlün kemâline delâlet etmez.

Bir sonraki tabelada Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî…

Sanki bütün yol bir anda sükûta bürünür.

“Dinle…”

Çünkü hakikatin bazı kapıları kelâm ile değil, sükût ile açılır.

Nefs konuştuğunda gönül susar.
Nefs sustuğunda gönül işitir.

İnsan kendi içindeki gürültüyü susturdukça, ötelerden gelen ince bir hitabın farkına varır. İşte o vakit semâ, yalnız dönmek değil; insanın kendi merkezinden çıkıp hakikate yönelişidir.

Yol devam eder.

Bu defa Hoca Ahmed Yesevî çıkar karşınıza.

Onun hikmetleri edep der.

Edep…

Tasavvuf yolunun görünmeyen libası.

İlim edepsiz kaldığında nefsin ziynetidir; edep ile birleştiğinde irfanın kapısını açar. Hakikat yolcusu, kendisini büyütmek için değil, nefsini küçültmek için yürür.

Çünkü tevazu, gönlün süsü; mahviyet, nefsin ilacıdır.

Biraz daha ilerlersiniz.

Karşınıza İmam Gazzâlî çıkar.

Tabela tek bir sual sorar:

“Bildiklerin seni neye dönüştürdü?”

İşte muhasebe-i nefs burada başlar.

İnsan kendisine döner:

Ne biliyorum?

Daha mühim olanı:

Bildiğim ile amel ediyor muyum?

Zira ilim, amel ile; amel, ihlâs ile; ihlâs ise Allah’ın rızası ile mânâ kazanır.

Nefs, ilmi dahi kendisine perde edebilir.

Nice bilen vardır ki bilmediğinden değil, bildiğiyle kibirlendiğinden perdelenmiştir.

Yolun bir başka menzilinde Filibeli Ahmed Hilmi…

A’mâk-ı Hayâlin derinliklerinden yükselen bir arayış gibi durur karşınızda.

Görünenin ardındaki görünmeyene nazar etmeyi öğretir.

İnsan yalnız gözleriyle bakarsa sûreti görür; basîret ile bakarsa mânâyı arar.

Ve nihayet…

Muhyiddin İbnü’l-Arabî.

Burada yol genişler, ufuk derinleşir.

Hikmet, marifet, vücûd…

Âlem artık yalnız seyredilen bir manzara değildir.

Bir âyât kitabıdır.

Bir taşta kudret, bir çiçekte cemâl, bir insanda sır, bir nefeste hayat okunmaya başlanır.

İnsan kesrette dolaşırken vahdetin izini arar.

Ve anlar ki seyr ü sülûk, yalnız bir yoldan geçmek değil; nefsin merhalelerinden geçerek gönlü Hakk’a hazırlamaktır.

Kimi menzil tevbedir.

Kimi sabır.

Kimi şükür.

Kimi tevekkül.

Kimi rıza.

Kimi ise aşk…

Her menzilde insan nefsinden bir parça eksilir; gönlünden bir perde kalkar.

Hikmet Yolunda Şifâ

Böyle bir yolu, böyle bir seyr ü sülûku kim istemez ki?

Sağında Kur’ân’ın nuru, solunda irfanın izleri; önünde hikmet, ardında tefekkür…

Her adımda bir âyet, her âyette bir mânâ, her mânâda gönle dokunan bir hikmet…

İşte asıl mesele buradadır.

Bizim hikmet yolumuz vardır; reçetemiz bellidir.

Lâkin her marîze her devâ yaraşmaz.

Çünkü her gönlün marazı bir değildir.

Kiminin derdi kibir, kiminin gaflet; kiminin gönlü dünya meşgalesiyle pas tutmuş, kiminin nefsi hevesât-ı dünyeviyye içinde yolunu şaşırmıştır.

Lâkin lütf-ı İlâhî eriştiğinde, şifâya talip gönül için istikamet vardır.

Bir âyet yönünü Hakk’a çevirebilir.

Bir kelâm, senelerdir mühürlenmiş bir gönül kapısını aralayabilir.

Yunus’un bir mısrası seni kendine döndürebilir.

Mevlânâ’nın bir hikmeti nefsinin perdesini kaldırabilir.

Gazzâlî’nin muhasebesi seni kendi iç âlemine sevk edebilir.

Yesevî’nin hikmeti sana edebi hatırlatabilir.

İbnü’l-Arabî’nin irfanı, sûretin ardındaki mânâya nazar ettirebilir.

Ve insan yürür…

Biiznillâh, her menzilde bir perde daha kalkar.

Kalbin üzerindeki pas silinir.

Gafletin yerini tefekkür, kibrin yerini mahviyet, telaşın yerini tevekkül, dağınıklığın yerini teslimiyet alır.

İşte o vakit idrak edilir:

Tabela yolu yürümez; yalnızca istikameti gösterir.

Yürümek kula düşer.

Çünkü insanın önüne binlerce hikmet serilebilir; lâkin hikmet hâle inkılâb etmedikçe gönülde kemâl bulmaz.

Şifâ da her daim uzaklarda değildir.

Bir âyetin nurunda…

Bir secdenin sükûtunda…

Bir âlimin kelâmında…

Bir mürşid-i kâmilin nasihatinde…

Bir gönül ehlinin hikmetinde…

Ve lütf-ı Hak eriştiğinde, insanın kendi içinde yıllardır işitmediği hakikat sesinde…

Yeter ki niyet sahih, talep hâlis, istikamet Hakk’a müteveccih olsun.

Zira yol bellidir.

Kur’ân rehber, sünnet istikamet, ilim azık, edep libas, tefekkür refîk, tevekkül menzil, rızâ hâl, aşk ise yolun sırrıdır.

Bütün bu tabelât-ı hikmet, biiznillâh, aynı hakikate işaret eder:

İnsan hakikati ararken kendine döner; nefsini tanıdıkça perdelerini aşar; perdeler kalktıkça gönlündeki hakikat tecellî eder.

İşte o vakit yol biter sanılır.

Hâlbuki yol yeni başlar.

Lakin insanın asıl menzili bir şehir değil, Hakk’a yakınlıktır.

Asıl yolculuk da dışarıdaki mesafeleri katetmek değil, gönülden gafleti kaldırıp marifete yürümektir.

Ve yolun sonunda yeni bir tabela vardır:

“Ey gönül, menzil dışarıda değildi.
Sen bütün yol boyunca kendine değil, Hakk’a yürüyordun.”

Önceki İçerik
YAZARIN DİĞER MAKALELERİ

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz