Dünyanın terazisi her zaman hakikati tartmaz. Bazen dalâlet itibar görür, zillet zirvelerde saltanat sürer, adalet ise insanların gözleri önünde yerde sürünür. Lâkin dünyanın hükmü ile Hakk’ın hükmü bir değildir. Zira dünya, adaletin tamamlandığı değil, imtihanın yaşandığı yerdir.
Zorbaların heybeti, fâsıkların ittifakı ve bâtılın alkışlarla yüceltilmesi hakikatin mahiyetini değiştirmez. Her ihtişam izzet, her suskunluk acziyet değildir. Nice saltanatın ardında zillet, nice sükûtun içinde ilâhî hükme teslim olmuş bir sabır saklıdır.
Ekranlarda ahlâkın incitildiği, vicdanların menfaat uğruna susturulduğu, hakikatin kalabalıklar arasında kaybolduğu bir zamanda unutulmamalıdır ki insanın örttüğünü zaman saklar, zamanın sakladığını ise Allah bilir. Hiçbir gözyaşı, hiçbir ah ve hiçbir mazlum duası ilâhî ilmin dışında kalmaz.
İnsan, zalimin saltanatına bakıp adaletin sustuğunu sanır. Oysa ilâhî adaletin tecellisinin gecikmesi, hükmün yokluğu değildir. Her şeyin bir vakti, her hesabın bir karşılığı vardır. Kâinat, insanın gürültüsü içinde dahi sessiz şahitliğini sürdürür.
İnsan yalnızca başkalarının zulmüyle değil, kendi nefsiyle de yüzleşmek zorundadır. Zira insan, başkasının kusurunu görürken kendi hatasına körleşebilir; başkasından hesap sorarken kendi vicdanının muhasebesini unutabilir. Oysa hakikatin terazisi, yalnızca zalimin değil, her nefsin kendi amelleriyle yüzleşeceği bir adaletin tecellisini hatırlatır.
Nitekim Rabbimiz Âl-i İmrân sûresinin 135. ayetinde şöyle buyurur:
“Onlar çirkin bir şey yaptıkları veya kendilerine kötülük ettikleri zaman Allah’ı hatırlarlar da hemen günahlarının bağışlanmasını dilerler.”
Bu ayet, insanın kusursuzluğundan ziyade kusurunun ardından Rabbine dönebilmesini hatırlatır. Çünkü tövbe, hiç düşmemek, hiç hata yapmamak anlamına gelmez; düştüğü yerden doğrulmak, hatayı mazerete dönüştürmeden rahmet kapısına yönelmektir. İnsan bazen kendi nefsine zulmeder, bazen bir başkasının gönlünü incitir; bazen de hakikati bildiği hâlde susarak haksızlığın gölgesinde kalır. Lâkin samimi bir pişmanlık, insanın kendisiyle yüzleşmesine ve yeniden doğruya yönelmesine vesile olabilir.
Dua da bu yönelişin en samimi hâlidir. İnsan duasının kabul olmadığını düşünür, bekledikçe yorulur ve gönlünde ümitsizliğe yer açar. Oysa dua, yalnızca bir isteğin gerçekleşmesi için açılan eller değil, kulun acziyetini idrak ederek Rabbine sığındığı bir teslimiyet makamıdır. Her gecikmenin ardında bildiğimiz bir hikmet vardır diyemeyiz; fakat bilmediğimiz hikmetler karşısında Rabbimize güvenmeyi öğrenebiliriz.
Hz. Yakup’un yıllara yayılan hasreti, Hz. Yusuf’un zindanla imtihanı ve Hz. Âdem’in tövbesi, sabrın, bağlılığın ve Rabbine yönelişin insan hayatındaki derin yerini hatırlatır. Bu kıssalar bize her bekleyişin aynı şekilde sona ereceğini değil, insanın imtihan karşısında umudunu ve kulluğunu koruması gerektiğini öğretir.
Öyleyse insan, zalimin saltanatına bakıp adaletin yok olduğunu düşünmemeli; kendi kusuruna bakıp da Allah’ın rahmetinden ümidini kesmemelidir. Çünkü ilâhî adalet, zulmü görmezden gelmek olmadığı gibi ilâhî rahmet de insanın hatasını önemsiz kılmak değildir. Adalet, hakkın yerini bulması; tövbe ise kulun hatasını idrak ederek Rabbine dönmesidir.
Asıl mesele, kimin zirvede olduğu değil, hangi hakikatin gölgesinde durduğudur. Dünya makamlarının sonu toprak, geride bırakılan izlerin şahidi ise zamandır. İnsan, başkalarının gözünde büyürken kendi hakikatinde küçülebilir; nice itibarlı görünenin ardında kendi nefsine yenilmiş bir ruh saklı olabilir.
Ve bir gün, insanların susturduğu hakikatler dile gelecek; mazlumun gözyaşı, zalimin hükmü, gizlenen niyetler ve saklanan ameller ilâhî adaletin huzurunda yerini bulacaktır. O gün, dünyada itibar gören her şeyin aynı ağırlığı taşımadığı, insanın kendi amelleriyle yüzleşeceği anlaşılacaktır.
O Büyük Mahkeme’de ne makamın heybeti ne dünyanın itibarı ne de kalabalıkların alkışı hükmü değiştirebilir. Lâkin rahmet kapısına samimiyetle yönelen bir kul da ümitsizliğe terk edilmez. Zira insanın dünyadaki en büyük yanılgısı, zulmün ebedî, saltanatın kalıcı ve rahmetin kendisine kapalı olduğunu sanmasıdır.
Yolunuz gül renginde, gül kokusunda olsun her daim.
