16.4 C
Bursa
7 Ocak 2026 Çarşamba
spot_img
Ana SayfaGenelDoğru Vakit, İşte Şu Andır

Doğru Vakit, İşte Şu Andır

Eminim ki çok yazı okumuşsunuzdur; belki de bu tarz metinlere sıkça rastlamışsınızdır. Aşağıdaki satırlar ise, başkasının zihninden değil, benim kalbimden kalemime düşenlerdir. Bir iddia, bir hüküm, bir çağrı değil; sadece bir şahitlik hâlidir bu. Okurken kendinizden bir parça bulursanız, bilin ki maksadım yerini bulmuştur.

Baştan söyleyeyim: Yazının içeriğinde yer alanları “yapın” ya da “yapmayın” demiyorum. Böyle bir iddiam, böyle bir yetkim yok. Kimsenin hayatına müdahale edecek bir konumda değilim. Benim derdim, “Eşhedü en lâ ilâhe illallah…” cümlesinde saklı olan şahit olma sorumluluğunu yeniden hatırlamak ve hatırlatmak.

Kelime-i Şehadet sadece söylenen bir cümle değil; yaşanması, taşınması, omuzlanması gereken bir misyondur. Şahitlik, edilgen bir hâl değildir. Bilakis, insanın bütün varlığıyla Hakk’a yönelmesi, hayatını bu yönelişe göre tanzim etmesidir. İşte ben, bu şahitliğin aktif hâle gelmesi üzerine kalbimde birikenleri paylaşma derdindeyim.

Bir düşünün… Deseler ki size: “Tam bir ay ömrün kaldı.” Sadece otuz gün… Otuz yaşındasınız… Ya da otuz beş… Kırk… Kırk beş…

Nereden başlardınız? İlk neyi düzeltmek isterdiniz? Kime ulaşır, kiminle helalleşirdiniz? Hangi namazı daha dikkatli kılar, hangi secdeyi daha uzun tutardınız?

İnsanın zaman algısı, ölüm ihtimaliyle yüzleştiğinde bambaşka bir boyut kazanıyor. Oysa ölüm, ihtimal değil; kesinliktir. Belirsiz olan sadece vakti… Ve biz, garip bir şekilde, belirsiz olanı kesin; kesin olanı ise uzak sanıyoruz.

Hâlâ bir gün, çok daha kaliteli namazlar kılacağınızı mı düşünüyorsunuz?

Fâtiha’yı doya doya okuyacağınız, kelimeleri aceleyle değil, hakkını vererek telaffuz edeceğiniz günleri mi bekliyorsunuz?

Hem cisminize, hem fikrinize, hem de ruhunuza hakikî bir tesettür giydireceğiniz zamanlar mı var ajandanızda?

Ruh hâlinizin nihayet rahatlayacağı, şartların daha müsait olacağı, ortamın daha elverişli hâle geleceği günler mi?

Çocuklar büyüsün… Lise bitsin… Üniversiteye girsin… İyi bir iş, iyi bir eş, iyi bir evlilik olsun… İyisiyle kötüsüyle hayat bir düzene girsin… Sonra mı?

“Bir Kur’an tefsiri okuyacağım.”
“Hatta Arapça öğreneceğim.”
“Hacca gideceğim.”
“Umreye niyet edeceğim.”
“Gitmişsem bile, daha uzun süreli umreler için imkânlarımı artıracağım.”

Eğer bütün bunları hep geleceğe erteleyerek yaşıyorsanız…

“Nasıl olsa vaktim var” gafletine takılıp, önünüzde kesinlikle uzun yıllar varmış gibi davranıyorsanız…

Hakk’a ve hakikate dosdoğru ulaştıracak rehberiniz Hz. Kur’ân elinizdeyken, başka yollar arıyorsanız…

Manayı arayan kalbiniz, anlama ve anlaşılmaya müptela şahsiyetinizle;
“Ânı yaşamak” farkındalığını pompalayan tüm pozitif öğretilerin kesiştiği yerde durup, bunun için dünya klasiklerine, kişisel gelişim kitaplarına, duygu ve çağrışım yolculuklarına saatlerinizi, yıllarınızı harcıyorsanız…

Tek bir karakterin iç dünyasını anlatmak için yan rollerdekilerle olan diyalogları bile sayfalarca tasvir eden kalın kitaplara gömülüp; bizim evimize, bizim ailemize, bizim bahçemize pek de benzemeyen hayatları okurken zamanın nasıl aktığını fark etmiyorsanız…

Sosyal medyada, sözüm ona ilminden istifade etmek niyetiyle takip ettiğiniz kişilerin özel hayatlarına duyduğunuz merakla; iman, amel ve teslimiyet noktasında yaşadıkları çelişkileri didikleyip duruyorsanız… Üstelik bunlar sizi hiç ilgilendirmediği hâlde, merak potansiyelinizi nasıl da israf ettiğinizi fark etmiyorsanız…

İşte tam da en aktif olduğunuz bir ânınızda, bunları bir düşünün.

Durun. Nefes alın. Ve kendinize dürüstçe sorun:

“Ben neyi erteliyorum?”

Vakit, tam olarak bu vakittir. Şu satırları okuduğunuz andır. Yarınların varlığı, zannettiğimiz kadar net değildir.

Haydi, bugünkü öğle namazından başlayalım, ne dersiniz?

Ocağın altı yanıyorsa, önce onu kapatın. Telefonunuzu sessize alın. Dikkatinizi dağıtacak işleri programlayın. Huzura çıkmadan önce, zihninize ve benliğinize küçük bir detoks uygulayın.

Daha önce hiç olmadığınız kadar secdede olun. Secdenizi revize edin. Secde etmeyi size nasip edene secde ettiğinizi yeniden hatırlayın. Doya doya secde edin.

“Sübhâne Rabbiye’l-a‘lâ” derken;
yerle buluşan alnınızı, burun kemiğinizi, ellerinizi, dizlerinizi ve ayaklarınızı hissedin.

Yeter ki ertelemeyin.

Ashab ile, Allah dostlarıyla, evliyâullah ile bizim aramızdaki uçurum; imkân farkı değildir. Zaman farkı hiç değildir.

Asıl fark, onların “yarın” yerine “şimdi”yi, “seneye inşallah” yerine “bu an”ı tercih etmiş olmalarıdır.

Onlar ânı yaşamayı keşfetmiş ve daha da önemlisi, ânı yaşamayı başarmışlardır.

YAZARIN DİĞER MAKALELERİ

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

SOSYAL MEDYA

0BeğenenlerBeğen
0TakipçilerTakip Et
4,338TakipçilerTakip Et
- Reklam -spot_img

Yeni İçerikler

Son Yorumlar