Yağmurlu bir günde yoldaki devasa çukuru son anda fark eden bir adam, direksiyonu kırıp, “Çok şükür, verilmiş sadakam varmış!” diyerek gaza bastı ve uzaklaştı. Kendini şanslı sayıyordu; fakat arkasından gelen araçların o çukura düşüp felakete sürüklenebileceğini bir saniye bile düşünmedi.
Peki, yalnızca kendi paçasını kurtaran bu insan gerçekten şanslı ve huzurlu olabilir miydi?
Bu tablo, günümüzde sıkça gördüğümüz bir manzaradır. “Bana dokunmayan yılan bin yaşasın” anlayışıyla sokakta şiddete veya haksızlığa uğrayan birine omuz vermek yerine, tepkisizce telefon kamerasıyla izleyen toplum yapısının acı bir yansımasıdır. Oysa İslam, iyiliği emretme ve kötülükten sakındırma (emri bi’l-ma’rûf ve nehyi ‘ani’l-münker) sorumluluğunu isteğe bağlı bir tercih olarak değil, toplumsal vicdanın ve imanın vazgeçilmez bir temeli olarak omuzlarımıza yüklemiştir.
İçinde yaşadığın dünyaya ve çevrene karşı duyarsız kalmayı imkânsız kılan bu ilke, dinin en derinlikli ve hayati sütunlarından biridir. Kur’an ve Sünnet’te bu kavram bireysel bir lüks değil, doğrudan imanın ve mümince yaşayışın ana ölçütü olarak sunulmuştur. Şartları ve sınırları Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in rehberliğiyle belirlenmiş olan bu yüce ilkeyi idrak etmek, her Müslüman için kaçınılmaz bir sorumluluktur. Asıl mesele, o çukuru onarmak ya da en azından ardından gelenler için bir uyarı işareti koymaktır. Bu, sadece sosyal bir erdem olmaktan öte, imanın temel bir ölçütüdür.
Sözlükte maruf, Allah ve Resûlü’nün emrettiği her şeydir; münker ise Allah ve Resûlü’nün yasakladığı her şeydir. Her Müslüman, güttüğü sürünün sorumlusu olan bir çoban gibidir.
Hayırlı Bir Ümmete Dahil Olmak
İslam’ın özü, bireysel ibadetlerin huzurunu toplumsal bir sorumluluğun şefkatiyle taçlandırmaktan geçer. İnsanı Hak katında “en hayırlı ümmet” kılan sır, sadece seccadesinde gözyaşı döken ferdi bir dindarlık değil; aksine, komşusunun derdiyle dertlenen, kötülüğün karşısına bir kale gibi dikilen ve iyiliği bir sancak gibi dalgalandıran o kolektif vicdanın sesidir.
“Siz, insanların iyiliği için ortaya çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz; iyiliği emreder, kötülükten sakındırırsınız ve Allah’a inanırsınız.” (Âl-i İmrân: 110)
Görüldüğü gibi en hayırlı ümmet, Allah nezdinde iyiliği emreden ve kötülükten sakındırma sıfatına sahip olan topluluktur.
Başka bir ayette ise şöyle buyrulur:
“Mümin erkekler ve mümin kadınlar birbirlerinin velileridir. İyiliği emreder, kötülükten sakındırırlar; namazı dosdoğru kılarlar, zekâtı verirler, Allah’a ve Resûlü’ne itaat ederler. İşte Allah onlara rahmet edecektir. Şüphesiz Allah üstündür, hikmet sahibidir.” (Tevbe: 71)
Allah (c.c.), İsrailoğullarından bu görevi terk edenleri lanetlemiştir:
“İsrailoğullarından inkâr edenler, Davûd ve Meryem oğlu İsa diliyle lanetlenmişlerdir. Bu, onların isyan etmeleri ve aşırı gitmeleri sebebiyledir. Onlar, birbirlerini yaptıkları kötülükten sakındırmıyorlardı. Ne kötü bir şey yapıyorlardı!” (Mâide: 78-79)
Bu ayet-i kerimede görüldüğü gibi, lanetlenme sebebi büyük bir günah işlemeleri değil, kötülüğe sessiz kalmaları olarak ifade edilmiştir. Bu ayet, ümmetin benzer bir akıbete uğramaması için bir ültimatom niteliğindedir.
Sakındırmayanlardan Olmaktan Sakınmak
Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:
“Sizden kim bir kötülük görürse onu eliyle düzeltsin, gücü yetmiyorsa diliyle düzeltsin, buna da gücü yetmiyorsa kalbiyle (ona karşı buğz etsin) ki bu imanın en zayıf hâlidir.” [Sahîh-i Müslim, 49]
Bazen şahit olduğumuz bir kötülüğe fiziksel gücümüz yetmeyebilir. Mesela işyerinde yanlış, olmaması gereken bir şeye şahit oluruz; fakat fiziksel olarak dilimizle veya elimizle müdahale etme imkânımız yoktur. Bu durumda bu ültimatom karşısında ezilecek miyiz? Bu, şahit olduğumuz kötülüğün derecesine göre değişir. Eğer şahit olunan şey şirk değilse, kişi belli bir şart dahilinde sessiz kalma hakkını kullanabilir. Zira şirk söz konusu olduğunda hiçbir şekilde susmak caiz değildir; şirk, şer’î siyasetin (yani duruma göre esneklik tanımanın) işe yaramadığı tek yerdir. İşte bu sorunun cevabını, bu hadis-i şerif en veciz şekliyle bizlere anlatmaktadır.
Rivayette de görüldüğü üzere buğz, yani kalben reddetme, imanın en zayıf hâli olarak ifade edilmiştir. Ancak bunun “en zayıf” olması, aslında var oluşunun bir delilidir; hayati bir barikat işlevi görür. Kalpte buğzu koruyup canlı tutmak, kişinin münkere alışıp ona asimile olmasına engel olur. Kişi, bir münkeri eliyle veya diliyle değiştirmeye güç yetiremiyorsa, Allah için kınamaktan vazgeçmeksizin o şeyi kerih görmeli ve bu duyguyu kalbinde canlı tutmalıdır. Bu durum, kişiyi “ben kalbimle buğzettim, üzerime düşeni yaptım” diyerek hiçbir şey yapmayan bir pasifliğe de sürüklememelidir. Kalp ile buğz, bir mazeret değil, varoluşsal bir dirençtir.
Kısacası, kalp ile buğz etmek, ruhun o kötü eyleme entegre olmasını engeller. Bu çaba dahi tek başına Allah katında değerlidir ve bir gün şartlar değiştiğinde dil ile davet edebilme imkânına zemin hazırlar. Kişinin içinde taşıdığı bu ateş, yani kendinde hissettiği zayıflık duygusu, onu daha çok Rabbine yönelmeye sevk eder. Bireyin iç dünyasındaki bu uyanıklık hâli, eninde sonunda dış dünyadaki müdahaleleri de tetikler. Umulur ki Rabbimiz, böyle kalmış kimselere davetini dille yapma imkânını ve gücünü bahşeder; zira zayıf bir imandan geriye, kişiyi kıyamet günü kurtaracak bir şey kalmamasından korkulur.
Yukarıda geçen ayet ve hadis-i şeriflerde, toplumun ıslahının fertlerin salahına bağlı olduğu vurgulanmıştır. Ayrıca sonsuz kurtuluş, uyaranlarla aynı gemide olmakla mümkündür.
