Değerli okurlarım,
Zarafet, kelime anlamıyla incelik, şıklık, estetik ve naziklik demektir. Ancak kavram olarak yalnızca dış görünüşteki bir şıklık veya kalıplaşmış görgü kurallarından ibaret değildir; insanın iç dünyasının, ahlakının ve hürmetinin dışa yansımasıdır.
Zarafetin hayatımızdaki olması gereken yerler,
- Dilde Zarafet: Tatlı dilli olmak, muhatabın gururunu kırmayacak üslubu seçmek, ses tonunu ayarlamak, gıybet ve patavatsızlık gibi kaba tutumlardan uzak durmaktır.
- Tavırda ve Davranışta Zarafet: İncelik göstermek, bencilce öne atılmamak, bir insana kulak verirken tüm dikkati ona vermek, muhatabına değerli olduğunu hissettirmektir.
- Gönülde (Manevi) Zarafet: Bencillik ve kibirden sıyrılıp merhamet, mahcubiyet, tevazu ve hürmet hisleriyle hareket etmektir. İmanın dilde ve ahlakta tecelli eden estetiğidir.
- Görünüşte Zarafet: Abartıdan, gösterişten ve rüküşlükten uzak; sadeliğin içindeki ölçülü ve temiz şıklıktır.
Zarafet bir görgü kuralı olduğu gibi aynı zamanda imanımızın da dışa yansımasıdır. Rabbimiz, Kur’an-ı Kerim’de insanı baştan ayağa bir ölçü ve zarafet eğitimiyle inşa eder.
Hz. Musa ve Hz. Harun’u dönemin en zalim, en kibirli insanı olan Firavuna gönderirken bile şu ölçüyü koyar: “Ona yumuşak söz söyleyin. Belki öğüt alır yahut korkar.” (Tâhâ, 44) Hakikati anlatırken bile nefrete, kabalığa teslim olmama emridir bu.
Lokman (a.s) ın evladına verdiği öğütte de aynı hassasiyeti görürüz: “Yürüyüşünde ölçülü ol, sesini de alçalt! Çünkü seslerin en çirkini şüphesiz eşeklerin sesidir.” (Lokman, 19) Din, bizim yürümemize de, sesimizin tonuna da bir estetik katar.
Zarafeti hayatında bizzat yaşayan en büyük rehberimiz ise Peygamber efendimizdir (s.a.v.). Yüce Rabbimiz O’nun bu vasfını anlatırken; “Allah’ın rahmeti sayesinde sen onlara karşı yumuşak davrandın. Eğer kaba, katı yürekli olsaydın, şüphesiz senin etrafından dağılıp giderlerdi…” (Âl-i İmrân, 159) buyurur.
O’nun (s.a.v.) zarafeti; sadece büyük meselelerde, devlet idaresinde ya da yetişkinlerle olan münasebetlerinde değil, bir çocuğun minik kalbindeki hüzünde bile tecelli ederdi. Nitekim serçesi ölen küçük bir çocuğun (Ebu Umeyr) acısını hafife almayıp, sırf onun üzüntüsünü paylaşmak ve başsağlığı dilemek için evine gitmesi; Peygamberi zarafetin insana, çocuğa ve gönle verdiği değerin en naif göstergesidir. Peygamberimizin (s.a.v.) hayatına baktığımızda, baştan sona incecik işlenmiş bir insan sevgisi görürüz. Biriyle konuşurken sadece başını çevirmez, tüm bedeniyle o kişiye dönerdi; karşısındakine “Şu an benim için sadece sen varsın” hissettirirdi. Sokakta çocuk gördüğünde onların hizasına iner, göz teması kurarak selam verirdi. Yanında on yıl hizmet eden Hz. Enes’in (r.a.) şu sözü aslında her şeyi özetliyor: “Bana bir kez olsun ‘öf’ bile demedi. Yaptığım bir şey için ‘niye böyle yaptın’, yapmadığım için ‘niye yapmadın’ diye beni asla azarlamadı.”
Bugün geldiğimiz noktada zarafeti kaybettiğimiz için ne yazık ki toplumda ne huzur kaldı ne de nezaket… Artık kabalık, şımarıklık ve kural tanımamazlık neredeyse alkışlanır hale geldi. Biri sıradayken araya girip hakkını yemeyi bir uyanıklık sanıp bir de bununla övünüyoruz. Kaba konuşmak, kırıp dökmek insanlara bir güç gösterisi gibi geliyor. En acısı ve en korkunç olanı ise; efendiliğin, nezaketin ve zarafetin adeta bir “enayilik” ya da pısırıklık gibi görülmesi… Oysa insanlığımızı da, toplumumuzu da içten içe çürüten tam olarak bu anlayıştır. Nezakete ve zarafete o kadar ihtiyacımız var ki…
“Rabbimiz; dilimizi kaba sözden, kalbimizi katılaşmaktan, tavırlarımızı nezaketsizlikten muhafaza eylesin. Âmin.
Kalbi dualarımla…
