Bir İnsanın Kendi Sınırlarını Aşarak Başkasının Yolunu Aydınlatması
Bir insanın ufkunu genişletmek, bir toplumun yarınlarına ışık tutmak, bir alanda yeni yollar açacak çabayı sabırla sürdürmek… Kimi zaman bu iz bir ilim meclisinde belirir, kimi zaman bir buluşun kıvılcımında, kimi zaman da sessizce uzatılan bir avuçta, bir gencin yolunu aydınlatan rehberlikte, bir yetimin kalbine dokunan şefkatte kendini gösterir.
Her biri, insanın kendini aşan bir gayrete yönelmesiyle zamanın sınırlarını delip geçen işaretlerdir. Kendini vermek; alın teriyle, sebatla ve özveriyle bir ömrü bir ülküye adamak demektir. Bu yöneliş bazen bir derslikte, bazen bir atölyede ya da bir araştırma merkezinde; bazen bir hastane koridorunda, bazen de karşılık beklemeyen bir emeğin içinde şekillenir. Aslında bütün bu çabalar, insanın kendi benliğini aşarak başkasının yolunu aydınlatmasıdır. Bir öğretmenin sabrı, bir mühendisin hayali, bir hekimin merhameti, bir gönüllünün sessiz gayreti… Hepsi aynı çizgide buluşur: geleceğe bırakılan insanca bir iz.
Bir insanın kendi sınırlarını aşarak başkasının yolunu aydınlatması, aslında sessiz bir kahramanlığın hikâyesidir. Bir derslikte sabırla bekleyen öğretmenin gözlerinde, bir laboratuarda sabaha kadar süren araştırmacının gayretinde, bir hastane koridorunda merhametle yürüyen hekimin adımlarında, bir gönüllünün karşılıksız emeğinde görünür bu iz. Bilgi, gayret, merhamet ve umut… Hepsi aynı çizgide buluşur. İnsan, kendi ömrünü bir ülküye adarken, başkasının yarınını da yeşertir. Çölün ortasında yürüyen yolcu gibi sabırla ilerler; kapılar açar, yollar kurar, bahçeler yeşertir. Bu yolculukta asıl değer, insanın kendini aşarak başkasına dokunmasıdır. Bir gencin yolunu aydınlatan rehberlik, bir toplumun yarınlarına serilen hayal, bir yetimin kalbine dokunan şefkat… Hepsi geleceğe bırakılan insanca bir izdir.
İnsanın kendini aşarak başkasına dokunması, aslında bir yolculuğun en derin anlamıdır. Bu yolculukta duraklar vardır: bilginin kapısı, gayretin çölü, merhametin yolu, ümidin bahçesi… Ama bütün bu duraklar tek bir çizgide birleşir: insanca bir iz bırakmak. Bir öğretmenin sabrı, bir mühendisin hayali, bir hekimin merhameti, bir gönüllünün sessiz emeği… Hepsi aynı hikâyeyi anlatır: insanın kendi ömrünü bir ülküye adaması. Bu adanış, zamanın sınırlarını aşar; bir gencin yolunu aydınlatır, bir toplumun yarınlarını yeşertir, bir kalbin yükünü hafifletir. Aslında bütün bu çaba, görünmez bir köprü kurmaktır. İnsan, kendi benliğini aşarak başkasının yoluna ışık koyar. Ve sonunda bütün bu yolculuk tek bir hakikate varır: İnsanın en büyük mirası, başkasının yolunda bıraktığı emeği ve ışıklardır.
İnsanın yolculuğu, yalnızca kendi adımlarının değil, başkalarının kalplerinde bıraktığı izlerin de hikâyesidir. Bir kapı açılır, ışık dolar; bir çöl yürünür, sabırla iz bırakılır; bir köprü kurulur, kalpten kalbe akar; bir bahçe filizlenir, yarın çiçek açar. Her durak, insanın kendini aşarak başkasına dokunduğu bir anı taşır.
“Ama yolun sonunda bir hakikat vardır: veda vaktinden sonra, insan artık arkasından dökülecek sözleri seçemez. O mühür çoktan vurulmuştur. Ne söylenecekse, ne hatırlanacaksa, yaşarken atılan adımlarda, kurulan cümlelerde ve dokunulan yüreklerde çoktan işlenmiştir. Sessiz bir şahitliktir bu; insan kendi eliyle, kendi iradesiyle ilmek ilmek dokurken.” (https://www.haber7.com/yazarlar/ahmet-turkben/3603192-oldukten-sonra-da-yasamak-semere-i-hayat-hayir-ile-yâd-edilmektir)
Bir öğretmenin sabrı, bir mühendisin hayali, bir hekimin merhameti, bir gönüllünün sessiz emeği… Hepsi aynı çizgide buluşur: geleceğe bırakılan insanca bir iz. Ve o iz, veda sonrası söylenen sözlerden daha güçlüdür; çünkü hayatın içinde işlenmiş, kalplerin derinliğine kazınmıştır. İnsanın en büyük mirası, işte bu sessiz şahitliktir: zaman geçse de kalır, kalpten kalbe akan bir ışık gibi, vesselam.




