Kıymetli Okuyucularım,
İslam geleneğinde ilim, insanı hakikate ulaştıran en değerli rehberlerden biri olarak kabul edilmiş; bu ilmi taşıyan âlimler ise daima saygı ve hürmetle anılmıştır. Âlime gösterilen değer, yalnızca bir kültür unsuru değil, aynı zamanda imanın ve güzel ahlakın bir yansıması olarak görülmüştür. Zira İslam’da bilgiye yaklaşım, onu temsil eden kişilere duyulan saygıyla bütünleşir. Bu sebeple âlimlere hürmet hem dini bir sorumluluk hem de toplumun manevi yapısını koruyan temel bir ahlaki ilke olarak öne çıkar.
İslam’da âlimlere gösterilen saygının temeli, Kur’an-ı Kerim ve Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) öğretilerine dayanır. Nitekim Kur’an’da, bilenlerle bilmeyenlerin bir tutulmayacağı açıkça ifade edilerek ilim ehlinin değeri vurgulanmıştır. Allah Rasulü de (s.a.v.) ilme teşvik etmiş, âlimleri peygamberlerin varisleri olarak nitelendirerek onların toplumdaki müstesna yerini ortaya koymuştur. Bu anlayış, tarih boyunca Müslüman toplumlarda âlimlere duyulan saygının yalnızca bir gelenek değil, ilahi bir yönlendirme ve dini bir bilinç olduğunu göstermektedir.
Tarih boyunca İslam toplumlarında âlimlere gösterilen saygı, yalnızca sözde kalan bir değer değil, hayatın her alanında yaşatılan köklü bir anlayış olmuştur. Âlimler, ilmin ve hikmetin temsilcileri olarak toplumun en itibarlı konumlarında yer almış; onların sözleri rehber kabul edilmiş, meclisleri ilim ve edep yuvaları hâline gelmiştir. Medreselerde yetişen talebeler, hocalarına derin bir hürmetle yaklaşmış; ilim öğrenmenin adabı, saygı ve tevazu ile birlikte öğretilmiştir. Devlet yöneticilerinden halkın en sade ferdine kadar geniş bir kesim, âlimlere değer vermeyi bir fazilet olarak görmüş; bu sayede ilim geleneği nesilden nesile güçlü bir şekilde aktarılmıştır. Bu köklü saygı anlayışı, İslam medeniyetinin ilimle yükselen yapısının en önemli dayanaklarından biri olmuştur.
Âlimlere gösterilen bu derin saygı, zamanla günlük hayatın ve toplumsal yapının ayrılmaz bir parçası hâline gelmiştir. İnsanlar, karşılaştıkları meselelerde âlimlerin görüşlerine başvurmayı bir ihtiyaç olarak görmüş; onların rehberliğinde doğruyu aramaya yönelmiştir. Aile içinde, eğitim hayatında ve sosyal ilişkilerde ilme ve ilim ehline saygı temel bir değer olarak öğretilmiş; bu anlayış toplumda edep, ölçü ve dengeyi güçlendirmiştir. Âlimlerin varlığı, yalnızca bilgi aktaran bir unsur değil, aynı zamanda ahlaki bir pusula olarak kabul edilmiş; böylece bireylerin davranışlarına yön veren, toplumsal huzuru destekleyen bir etki oluşturmuştur. Bu yönüyle âlimlere duyulan saygı hem bireysel hayatı şekillendiren hem de toplumun manevi dokusunu koruyan önemli bir değer olarak varlığını sürdürmüştür.
Ancak günümüzde birtakım entelektüellerin İslam âlimlerine dil uzattıklarını, yazılarıyla onları incittiklerini duyarız. Hâlbuki geleneğimizde İslam âlimleri, peygamberlerin varisleri olarak kabul edilir. Onları sevmek imanın bir gereği, onlara saygı göstermek ve sözlerine değer vermek ise önemli bir sorumluluk olarak görülmüştür.
Ne var ki bazı hadsiz insanlar, bu şahsiyetleri gericilik, radikalizm ya da İslam karşıtı çevrelerin kullandığı ifadelerle yobazlık ve fitnecilikle itham etmektedirler. Bu tür asılsız suçlamalar, âlimlerimizle ümmet arasındaki bağı zedelemekte, ilişkileri zayıflatmakta hatta kopma noktasına getirmektedir. Akıl sahibi herkes, bu tür söylemlerin âlimlerin toplumdaki değerini düşürmeyi, onların güvenilirliğini sarsmayı ve etkilerini azaltmayı hedeflediğini anlar. Kaldı ki dinimiz, Müminleri İslam âlimlerinin yanında durmaya, onları savunmaya, nasihatlerini dinlemeye ve etraflarında toplanmaya çağırır. Nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
(يَا اَيُّهَا الَّذِينَ اٰمَنُوا اَطِيعُوا اللّٰهَ وَاطِيعُوا الرَّسُولَ وَاُولِى الْاَمْرِ مِنْكُمْ).
“Ey iman edenler! Allah’a itaat edin, Peygamber’e itaat edin ve sizden olan Ulü’l-Emre de itaat edin”.[1]
Müfessirler, ayet-i kerimede geçen Ulü’l-Emr’in hem yöneticiler hem de âlimler kast edildiğini ifade etmişlerdir.
Âlimler, ilimde peygamberlerin varisleridirler. Onlar, Allah’ın dinini tebliğ eder ve insanları doğru yola çağırırlar. Bu nedenle Allah onların yoluna uymayı teşvik etmiştir:
(أُولَئِكَ الَّذِينَ هَدَى اللهُ فـَبِهُداَهُمُ اْقـتَدِه).
“İşte onlar Allah’ın hidayet ettiği kimselerdir. Sen de onların yoluna uy”.[2]
Geleneğimizde İslam âlimlerine saygı göstermek esastır. Onlara düşmanlık etmek günah addedilmiştir. Nitekim kutsi bir hadiste şöyle buyrulmuştur:
(مَنْ عَادَى لِي وَلِيّاً فَـــقَــدْ آذَنــْــــتُــهُ بِاْلـحَــرْبِ).
“Kim benim veli kuluma düşmanlık ederse, ben de ona savaş açarım”.[3]
Büyük âlimler de bu hakikati vurgulamıştır. İmam Ebû Hanife ve İmam Şafiî, “Eğer fakihler Allah’ın veli kulları değilse, yeryüzünde veli yoktur” demişlerdir.
Diğer bir ayeti kerimede ise;
(يَرْفَعِ اللهُ الَّذْينَ أَمَنوُا وَالّذِينَ أُوتوُا الْعِلْمَ دَرَجَاتٍ).
“Allah, sizden iman edenleri ve kendilerine ilim verilenleri derecelere yükseltir”.[4] buyurarak ilim ehlinin değerini ortaya koymuştur.
Dolayısıyla âlimleri sevmek imandan, onlara karşı kin beslemek ise nifak alameti olarak görülmüştür. Şüphesiz âlimlerin etleri zehirlidir. Onların gıybetini yapmak büyük günahlardan sayılmıştır. Kur’an-ı Kerimde:
(فَلْيَحْذَرِ الَّذِينَ يـُخَالِفُونَ عَنْ أَمْرِهِ أَنْ تُصِيبَهُمْ فِـتْنـَةً أَوْ يُصِيبَهُمْ عَذاَبٌ أَليِمٌ).
“Onun (Rasul’ünün) emrine aykırı davrananlar, başlarına bir fitne gelmesinden veya acı bir azaba uğratılmalarından sakınsınlar” [5] buyrularak bu konuda ciddi bir uyarı yapılmıştır.
Âlimlere dil uzatan kimse, aslında Rasûlüllah’a (s.a.v.) saygısızlık etmiş olur. Nitekim Abdullah b. İbn Abbâs, “Kim bir fakihi alimi incitirse Rasûlüllah’ı incitmiş sayılır. Kim de Rasûlüllah’ı incitirse, şüphesiz Allah-u Teala’yı incitmiş olur.” demiştir.
Âlimlere yönelik saldırıların nedenlerine bakıldığında genellikle üç sebebe dayanır:
- Âlimlerin faziletlerine, ilimlerine ve hidayetlerine olan haset ve kıskançlık: Konuyla ilgili olarak İmam Zehebî’nin sözü manidardır. “Akranların birbirleri hakkında söylediklerine aldırış edilmez. Özellikle de söylenenler haset veya mezhep, ya da hevaya dayanıyorsa”.
- Taassup ve körü körüne bağlılık: Ebu Hamid Gazali taassubu yererek şöyle der: “Bu durum zayıf akılların adetidir. Nitekim insanları hak sayesinde değil de hakkı insanlar sayesinde bilirler”.
- İslam karşıtı çevrelere yaranma isteği: İslam âlimlerinin Müslümanların düşmanlarıyla savaştığı esnada İslam’ı kötülemek ve âlimleri karalamak suretiyle düşmanlarla birlik olup yaltaklık yapmak.
Kur’an Kerim, Münafıkların bu tavrını şöyle anlatır:
(وَإِذاَ لَـقُوا الَّذيِنَ أَمَنوُا قاَلوُا آمَناَّ، وَإِذاَ خَلَوْا إلى شَياَطيِنِهِمْ قَالوُا إنِّاَ مَعَكُمْ،
إَِّنـمَا نـَحْـنُ مُسْتَهْزِئُونَ).
“Münafıklar, İman edenlerle karşılaştıklarında ‘inandık’ derler; şeytanlarıyla baş başa kaldıklarında ise ‘biz sizinleyiz, biz onlarla (Müminlerle) sadece alay ediyorduk’ derler.” [6]
İslam, insanların namusuna dil uzatmayı nasıl yasaklıyorsa, âlimlere ve salah ehl-i Müslümanlara da saldırmayı şiddetle kınar. Nitekim:
(مَا يـَلْفِظُ مِنْ قَوْلٍ إلاَّ لَدَيْهِ رَقيِبٌ عـَتيِد).
“İnsan hiçbir söz söylemez ki, yanında onu yazan bir gözetleyici melek bulunmasın.”[7] Dolayısıyla Rasûlullah da (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:
(وَهَل يَكُبُّ النَّاسَ في النَّارِ عَلىَ وُجُوهِهِم أوْ عَلىَ مَناَخِرِهِمْ إلَّاَ حَصَائدُِ أَلْسِنتِهِمْ).
“İnsanları cehenneme yüzüstü sürükleyen şey, dillerinin sarf ettiklerinden başkası değil midir?”[8]
Peki, âlimlerimize nasıl davranmalıyız?
- Öncelikle onlara karşı tevazu sahibi olmalı, ilim öğrenirken saygılı davranmalıyız. Hz. Musa’nın (a.s.), Hızır’a (a.s.) hitaben söylediği gibi:
(هَلْ أَتَّبِعُكَ عَلىَ أَنْ تُعَلَّمَنيِ مِّماَ عُلِّمْتَ رُشْداً).
“Bana doğru yolu öğreteceğin bilgi için sana tabi olabilir miyim?”[9]
- Onlara doğru sorular sorarak ilim talep etmeli, onları dikkatlice dinlemeliyiz. Nitekim Kur’an-ı Kerimde buna işaret edilmiştir:
(فَلَوْلاَ نَفَرَ مِنْ كُلِّ فِرْقَةٍ مِنْهُمْ طَائِفَةٍ لِــــيَتفَقَهوُا فِي الّدِينِ وَلِــيُنْذِروُا قَـــْومَهُمْ
إِذاَ رَجَعوُا إِلَيْهِمْ لَعَلَّهُمْ يـَحْذَروُنَ).
“Müminlerin hepsinin (savaş zamanı) toptan sefere çıkmaları gerekmez. Onların her bölge halkından bir grup din hususunda sağlam bilgi sahibi olmak, dinî hükümleri öğrenmek için çalışmalı ve (savaşa çıkanlar) geri döndüklerinde kötülüklerden sakınmaları ümidiyle, onları uyarmalıdır.”[10]
- Müminler, âlimlere saygı göstermeli ve onların değerini korumalıdır. Nitekim Peygamber Efendimiz (s.a.v.):
“Küçüklerimize merhamet etmeyen, büyüklerimizin hakkını gözetmeyen bizden değildir”[11] demiştir.
Aişe (r.h.) validemiz şöyle demiştir:” Rasulüllah bize, insanlara seviyelerine göre değer vermemizi emretmiştir.”[12]
- Âlimler, Müslümanların en salih kişileri ve Müminlerin en seçkinleri olduklarından onlara asla eziyet ve kötülük edilmemelidir.
Bu nedenle Rabbimiz şu ayet-i kerimeyle uyarmaktadır:
(وَالَّذِينَ يُـــؤْذوُنَ الـْمُؤْمِنِينَ وَالمؤْمِناَتِ بِغَيْرِ مَا اكْتَسَبوُا فَقَدْ اِحْتَمَلوُا بُهْتاَناً
وَاِثمْـاً مُبيِنَا).
“Mümin erkeklere ve mümin kadınlara yapmadıkları bir şeyden dolayı eziyet edenler, açık bir iftira ve günah yüklenmiş olurlar.”[13]
- “Allah” kelimesinin ve dinin yüceltilmesi için Müminler, özellikle âlimlerle iyilikte yardımlaşmalı ve onlara destek olmalı, günah ve düşmanlıkta birbirlerine destek olmamalıdır: Aynen ayet-i kerimede buyrulduğu gibi:
(وَتَعَاوَنوُا عَلىَ الْبـِرِّ وَالّتَقْوىَ وَلاَ تَعَاوَنوُا عَلىَ الْإِثْمدِ وَالْعُدْواَنِ).
“İyilik ve takva üzerinde yardımlaşın, günah ve düşmanlık üzerinde yardımlaşmayın.”[14]
- Âlimler, insanların en hayırlıları oldukları için onlara karşı saygılı, nazik ve edepli bir dil kullanılmalıdır.
Dolayısıyla Allah Rasulü (s.a.v.) şöyle dua etmiştir.
“Allah’ım, ümmetimin işini yürütmek için amir durumunda olup da zorluk çıkaranlara sen de zorluk göster. Her kim ümmetimin herhangi bir sorumluluk görevini yüklenir de onlara rıfk ile davranırsa, sen de ona karşı rıfk ile davran.” [15]
- Âlimler insanların en iyileri ve en müttakileri olduklarından, onlarla konuşurken terbiyeli ve merhamet kanadını indirerek konuşulmalıdır. Nitekim Allah Teâlâ:
(واَخْفِضْ جَناَحَكَ لِلْمُؤْمِنِينَ).
“Sana uyan Müminlere merhamet kanadını indir”[16] diye buyurmuştur. Diğer bir ayeti Kerime’de ise:
(يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنوُا لَا تَرْفـَعوُا أَصْواَتَكُمْ فَوْقَ صَوْتٍ الَّنَبـِّيِ وَلاَ تَـجْهَروُا لَهُ بِالْقَوْلِ كَجَهْرِ بَعْضِكُمْ لِبَعْضٍ أَنْ تـَحْبَطَ أَعْمَالُكُمْ وَأَنـْتـُمْ لاَ تَشْعُروُنَ).
“Ey inananlar! Seslerinizi, Peygamberin sesinden daha fazla yükseltmeyiniz. Birbirinize bağırdığınız gibi, Peygambere yüksek sesle bağırmayınız. Yoksa siz farkına varmadan amelleriniz boşa gider”[17] diye buyrulmuştur.
Ayeti Kerime’nin vermek istediği mesaja bakıldığında, Rasulüllah’a (s.a.v.) gösterilmesi gereken edep ve terbiyeden bahsederken, aslında ümmete edep öğretmekte ve dolaylı olarak âlimlere karşı nasıl davranılması gerektiği mesajını vermektedir.
Hiç şüphe yok ki, âlimlere gösterilmesi gereken edep ve terbiye Rasulüllah’a (s.a.v.) gösterilen edep ve terbiyeden kaynaklanmaktadır. Çünkü âlimler peygamberlerin varisleri ve onların sancaklarını taşıyan bayraktarlarıdır. Nitekim Allah’tan en fazla korkan yine onlardır. Dolayısıyla Rabbimiz Âlimleri şu ayeti kerimesiyle övmüştür:
(إِنـَّماَ يـَخْشَى اللهَ مِنْ عِباَدِهِ الْعُلَماَءُ).
“Allah’tan, kulları içinde ancak ilim sahibi olanlar (âlimler) hakkıyla korkar”.[18]
Sonuç olarak, âlimlere hakaret etmek, onları küçümsemek ve toplum nezdinde değersiz göstermeye çalışmak büyük bir vebaldir. Ayrıca bu tür davranışlar Müslümanların birliğini zedelemektedir.
Buna karşılık âlimlerin yapmaları gereken şey, ilmi yaymaya devam etmeleri, karşılaştıkları zorluklara karşı sabırlı ve metanetli olmalarıdır. Nitekim Allah Teâlâ Rasul’üne (s.a.v.) hitaben şu tavsiyede bulunur.
(فاَصْبِرْ إِنَّ الْعَاقِـبَةَ لِلْمُـتَّــقِينَ).
“Sabret! Hiç şüphesiz güzel sonuç takva sahiplerinindir.”[19]
Rabbimiz, gerçek âlimlerimizin ilminden bizleri mahrum etmesin ve onların yolundan ayırmasın, ilmi ve dini Mübin-i neşretme yolunda bizlere sabır ve metanet ihsan eylesin. Âmin.
[1] Nisâ, 59.
[2] En‘âm, 90.
[3] Buhârî, el-Câmiu’s-Sahîh, no: 6503, Ebu Hüreyre’den rivayetle.
[4] Mücâdele, 11.
[5] Nûr, 63.
[6] Bakara, 14.
[7] Kâf, 18.
[8] Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, no: 22068; Tirmizî, es-Sünen, no: 2616; İbn Mâce, es-Sünen, no:3973, Muâz b. Cebel’den rivayetle.
[9] Kehf, 66.
[10] Tevbe, 122.
[11] Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, no: 6935; Ebû Dâvûd, es-Sünen, no:4943; Tirmizî, es-Sünen, no: 1920, Amr b. Şua’yb’tan rivayetle..
[12] Ebû Dâvûd, es-Sünen, no: 4842; Beyhâkî, Şuabu’l-imân, VII, 462, Aişe (r.h.) validemizden rivayetle..
[13] Ahzâb, 58.
[14] Mâide, 2.
[15] Müslim, el-Câmiu’s-Sahîh, no: 1828.
[16] Şuarâ, 215.
[17] Hucurât, 2.
[18] Fâtır, 28.
[19] Hûd, 49.




