Kalabalıkların ortasında durup da kendini görünmez hissettiğin anlar vardır. Sesler yükselir, herkes konuşur fakat senin içinde derin bir sessizlik büyür. İnsanların arasındasındır ama kalbine değen olmaz. Bu hâl, sadece bir yalnızlık değil; anlaşılmamanın, görülmemenin ve ait hissedememenin ağır bir yüküdür.
Bu yük, özellikle kalbinde bir ideal taşıyanlar için daha da derindir. Çünkü idealist insan, sadece yaşamak için değil, doğruyu yaşamak için çabalar. Sadece kendisi için değil, başkaları için de iyilik ister. Bu hâl, İslam’ın özünde bulunan insana faydalı olma anlayışıyla örtüşür.
Nitekim Hz. Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurmaktadır:
“İnsanların en hayırlısı, insanlara faydalı olandır.” (El-Mu’cemü’l-Evsat)
Fakat bu yolda yürüyen insan çoğu zaman anlaşılmaz. Çünkü hakikati arayan ile konforu arayan aynı dili konuşmaz. İdealist insan bulunduğu ortamın eksiklerini görür, sorgular, daha iyisini ister. Ama çoğu insan için bu rahatsız edicidir. Bu yüzden çoğu zaman açıkça değil, sessizce baskılanır. Sözleri hafife alınır, hassasiyeti abartı sayılır. Oysa bu hâl bir kusur değil, kalbin diri oluşunun işaretidir.
Tasavvuf geleneğinde bu durum “gariplik” olarak ifade edilir. İnsan, hakikate yaklaştıkça kalabalıklar içinde yabancılaşır.
Konuya hitaben Hz. Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurmaktadır:
“İslam garip başladı, yine garip dönecek. Ne mutlu o gariplere.” (Sahih-i Müslim, İman)
Lakin bu yolun bir başka imtihanı daha vardır; Başkalarına faydalı olmaya çalışırken kendini ihmal etmek. İdealist insan, her zaman yardım etmeyi bir sorumluluk olarak görür. Birinin yükünü hafifletmek, bir gönlü onarmak ister. Fakat bazen bu gayret, ölçüsünü aştığında insan kendi sınırlarını unutur.
Oysa İslamiyet’te denge esastır. İnsan sadece başkaları için değil, kendisi için de emanettir.
Hz. Peygamber (s.a.v.) konu itibariyle şöyle buyurmaktadır:
“Senin nefsinin senin üzerinde hakkı vardır.” (Sahih-i Buhârî, Savm)
Evet, bu ölçü çok derindir. Yani insan, başkalarına iyilik yaparken kendini tüketmemeli, kendini korurken de başkalarına da sırtını dönmemelidir. Çünkü kendini ihmal eden bir kalp zamanla yorulur. Yorgun bir kalp ise ne kendisine ne de başkasına gerçek anlamda fayda sağlayabilir.
İşte bu noktada insan, yaşadığı yalnızlığı zamanla farklı okumaya başlar. Artık bu yalnızlık bir terk edilmişlik değil, bir arınma, bir tedavi alanıdır. Kalabalıkların gürültüsünden uzaklaştıkça kendi gönlüne yaklaşır. Ve gönlüne yaklaştıkça Rabbine yaklaşır.
İdealist insanın kabına sığamaması da bu bağlamda anlam kazanır. Çünkü her ortam, her yükü taşıyacak genişlikte değildir. Bazı kalpler dar düşüncelere sığmaz, bazı ruhlar yüzeysel ilişkilerle yetinemez. Bu bir eksiklik değil, aksine bir derunilik işaretidir.
Sonunda ise insan şunu anlıyor;
Her iyilik alkışlanmaz, her doğru anlaşılmaz, her fedakârlık görülmez. Ama Allah katında hiçbir şey kaybolmaz.
Bu idrak ise insanı dengeler. Artık başkaları anlasın diye değil, sadece doğru olduğu için yaşar. Takdir edilmek için değil, sadece rıza için çabalar. Ve en önemlisi, başkalarına ışık olmaya çalışırken kendi ışığını da korumayı öğrenir.
Çünkü gerçek kulluk, sadece vermek değil, verilen emaneti koruyarak vermektir.
Ve insan, kendini unutmadan başkalarına ulaştığında, hem dünyada hem de ahirette huzuru bulacaktır inşallah…
Vesselam…




