Bir gün biz de birilerinin özlemi olacağız…
Hiç düşündünüz mü, neden sonbahar insanın kalbine bu kadar dokunur? Neden sararmış bir yaprağın dalından kopuşunu izlerken içimizde tarif edemediğimiz bir hüzün belirir? Neden rüzgârın önünde savrulan yapraklar bize bir şeyleri hatırlatır da gözlerimiz uzaklara dalar? Belki de insan, kendi sonunu hatırlatan şeylere karşı böyle hissediyordur.
Bakın ağaçlara… Bir zamanlar yemyeşildi dalları. Kuşlar konardı üzerlerine, gölgelerinde insanlar dinlenirdi. Sonra gün geldi, yaprakları sarardı. Birer birer dökülmeye başladılar. Ne dal yaprağını tutabildi ne de yaprak dalına tutunabildi. Vakti gelen ayrıldı.
İnsan da böyle değil mi? Bir gün bu dünyaya gözlerimizi açıyoruz. Annemizin kokusuyla tanıyoruz hayatı. Babamızın elinden tutuyor, sevdiklerimizin sesine alışıyoruz. Bir sofranın etrafında toplanıyor, aynı evin içinde gülüyor, birbirimize yarınlar için sözler veriyoruz.
Sonra bir gün… O sofrada bir sandalye boş kalıyor. Bir evin kapısı eskisi gibi açılmıyor. Telefonun diğer ucundan bir daha asla duyamayacağımız bir sesin yokluğuna alışmaya çalışıyoruz. Ve insan, işte o zaman anlıyor: Meğer en sıradan sandığımız günler, ömrümüzün en kıymetli hatıralarıymış. Meğer annemizin her seslenişi, babamızın her nasihati, sevdiklerimizle içtiğimiz bir bardak çay bile ne büyük bir nimetmiş.
Ama biz hep yarın varmış gibi yaşıyoruz. Aramayı erteliyoruz. Gönül almayı erteliyoruz. Sarılmayı, özür dilemeyi, güzel bir söz söylemeyi erteliyoruz. Sanki zaman bizim için duracakmış, sanki sevdiklerimiz hep yanımızda kalacakmış gibi…
Oysa ölüm, insanın takvimine bakmıyor. Ne yaşımıza bakıyor ne hayallerimize… Ne yarım kalan işlerimizi soruyor ne de vedalaşmaya hazır olup olmadığımızı.
Bir gün bir haber geliyor. Ve insan, birkaç kelimenin koca bir dünyayı susturabileceğini öğreniyor.
“Vefat etmiş…”
İki kelime. Ama o iki kelimenin içine kaç gözyaşı sığıyor, kaç hatıra sığıyor, kaç yarım kalmış cümle… Kaç insanın içinden “Keşke son bir kez daha konuşsaydım.” diye bir feryat yükseliyor. Kaç kişi, artık arayamayacağı bir numaraya bakıp susuyor. Kaç kişi, bir zamanlar “Sonra görüşürüz.” dediği insanla bir daha görüşemeyeceğini anlıyor.
İşte sonbahar bana en çok bunu düşündürüyor. Ağaçların dallarından düşen yaprakları gördükçe, bir gün bizim de bu dünyadan ayrılacağımızı düşünüyorum. Bir gün bizim için de dualar edilecek, bir gün bizim de adımız geçmiş zamanla anılacak.
Belki odamız olduğu gibi kalacak. Belki bir kitabımızın arasında unutulmuş bir not bulunacak. Belki bir seccadenin üzerinde bize ait bir iz, bir dolabın içinde bize ait bir eşya kalacak. Ve biz… Bir zamanlar bütün bunların arasında yaşayan biz, Rabbimizin huzuruna varmış olacağız.
Ah, insan bunu gerçekten düşünseydi… Kalp kırmaya bu kadar cesaret edebilir miydi? Bir insanı ağlatıp gece rahat uyuyabilir miydi? Dünyanın üç günlük telaşı uğruna Rabbine döneceği günü unutabilir miydi?
Bilmiyorum… Bildiğim bir şey var: Her sonbahar, biraz daha anlıyorum dünyanın bize ait olmadığını. Sevdiklerimizin bize emanet olduğunu, ömrümüzün sayılı olduğunu ve insanın en çok da henüz vakti varken uyanması gerektiğini…
Rabbim, ne olur, bizi ölüm gelip kapımıza dayandığında pişmanlıkla ağlayanlardan eyleme. Henüz dilimiz dönerken güzel sözler söylemeyi, henüz ellerimiz tutarken gönüllere dokunmayı, henüz nefesimiz varken Sana dönmeyi nasip et. Bize sevdiklerimizin kıymetini onlar yanımızdayken bilmeyi öğret. Ve bir gün bizim için de gözyaşı döküldüğünde, ardımızda incittiğimiz kalpler değil, bizi hayırla anan gönüller bırakmayı nasip et.
Çünkü biliyor musunuz? Bir gün biz de birilerinin duası olacağız. Bir fotoğrafın içinde kalacağız. Bir sesin hatırasında yaşayacağız. Birilerinin “Keşke biraz daha kalsaydı.” dediği insan olacağız.
O gün geldiğinde, keşke arkamızdan edilen dualar çok olsun. Keşke bir gönül, bizim yüzümüzden Rabbinden uzaklaşmış olmasın. Keşke bir yetimin başını okşamış, bir mahzunun gözyaşını silmiş, bir kalbe Allah’ı hatırlatmış olalım. Ve keşke Rabbimiz bize, dünyadan ayrılırken imanla, rahmetiyle ve mağfiretiyle muamele etsin.
Ey sonbahar… Dallarından yaprakları dökerken bize de bir şeyler anlatıyorsun. Hatırlat bize; hiçbir bahar sonsuz değil, hiçbir ömür tükenmez değil, hiçbir kavuşma bu dünyada ebedî değil. Ama Rabbimizin rahmeti ne büyük… O’na imanla dönen bir kul için ölüm yalnızca bir ayrılığın adı değil; Rabbimizin takdir ettiği vakitte dünya hayatından ahiret yurduna geçiştir.
Allah’ım, yapraklar toprağa düşerken bize ölümü hatırlat. Ama bu hatırlayış kalbimizi ümitsizliğe değil, Sana yaklaştırsın. Ömrümüzün son yaprağı düşmeden bizi affet. Bizi affetmeden Sana kavuşacağımız güne bırakma.
Âmin…




