Sevgili Abdülmetin Hocaefendi,
Bazı insanların hayatını anlatmak, doğum ve vefat tarihleri arasına birkaç bilgi sığdırmaktan çok daha fazlasıdır. Çünkü bazı ömürler vardır ki, insanın dünyada kaldığı yıllarla değil, geride bıraktığı izlerle anlam kazanır. Senin hayatına baktığımda da yalnızca 1958 yılında Çorum’un Sungurlu ilçesine bağlı Aşağıfındıklı köyünde başlayıp 20 Haziran 2018’de İstanbul’da son bulan bir hayat görmüyorum. Bir insanın kendisine verilen ömrü ilme, hizmete, insanlara ve güzel bir davaya adamasının hikâyesini görüyorum.
1958’de Anadolu’nun mütevazı bir köyünde başlayan hayat yolculuğun, seni yıllar içerisinde İstanbul’un büyük camilerine, ilim ve sohbet halkalarına ve binlerce insanın gönlüne taşıdı. 1977 yılında Çorum İmam-Hatip Lisesi’nden mezun oldun. Aynı yıl İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ne başladın. Önünde farklı bir hayat, farklı bir meslek ve farklı bir gelecek vardı. Fakat hayatının yönü zamanla değişti. Hukuk eğitimini yarıda bırakarak kendini İslâmî ilimlere adadın. Arapça eğitimi aldın; ilim yolculuğunda Emin Saraç Hoca gibi kıymetli bir hocanın derslerinden istifade ettin. Belki o yıllarda verdiğin bu karar, senin bütün hayatının yönünü belirleyen en önemli dönemeçlerden biriydi. Çünkü sen bir meslekten vazgeçip yalnızca başka bir mesleğe yönelmedin; hayatını bir hizmet anlayışının üzerine kurdun.
1977 yılında Şile Ağva Hacıköyü’nde imam olarak göreve başladığında henüz yolun başındaydın. Fakat görev anlayışın, yalnızca camide bulunmak ve vazifeni yerine getirmekle sınırlı değildi. İnsanlara ulaşmayı, onların hâlini anlamayı ve onları camiye, ibadete ve ilme yaklaştırmayı önemsedin. Cemaati az olan bir yerde insanları beklemek yerine onların kapısını çaldın. Çünkü senin için din hizmeti, insanların sana gelmesini beklemek değil; gerektiğinde onların ayağına gidip gönüllerine ulaşabilmekti. Belki o günlerde söylediğin bir cümlenin, verdiğin bir selamın veya yaptığın bir davetin bir insanın hayatında neye vesile olduğunu hiç bilemedin. Fakat iyiliğin en güzel tarafı da biraz böyle değil midir? İnsan bazen ektiği tohumun hangi gönülde filizlendiğini göremeden yoluna devam eder.
Görev hayatın ilerleyen yıllarda Sarıyer Rumeli Feneri, Eminönü Hoşkadem Camii ve Fatih Acemoğlu Camii gibi farklı görev yerlerinde devam etti. Fatih Din Görevlileri Dernek Başkanlığı görevini de yürüttün. Daha sonra Kayabaşı Köyü’ndeki görevinin ardından emekli oldun. Fakat senin için emeklilik, hizmetin sona ermesi anlamına gelmedi. Çünkü bazı insanlar için görev, bir kurumun çalışma saatleriyle başlayıp bitmez. Bazı insanlar için hizmet, hayatın kendisidir. Sen de emekliliğin ardından sohbetlerin, vaazların ve insanlara ulaşma gayretinle bu hizmeti sürdürdün.
Seni dinleyen insanların hafızasında yalnızca anlattığın bilgiler değil, anlatışındaki samimiyet ve insanın kalbine dokunan üslubun da kaldı. Çünkü senin sohbetlerinde din, hayatın dışında duran bir konu değildi. Aileden gençliğe, ibadetten ahlâka, dünya hayatından ahirete kadar insanın karşılaştığı pek çok meseleye dokunuyor; insanı yalnızca bilgi sahibi olmaya değil, kendisiyle yüzleşmeye de çağırıyordun. Bir insanın yanlışını anlatırken ona ümitsizlik vermemek, günahını hatırlatırken rahmet kapısını da göstermek, dünyayı anlatırken ahireti unutturmamak… Belki de insanlara ulaşan sözlerinin en kıymetli taraflarından biri buydu.
Çünkü insanın bazen bilgiye değil, hatırlatılmaya ihtiyacı vardır. Nereden geldiğini, nereye gideceğini, elindeki zamanın ne kadar kıymetli olduğunu, hayatın bir emanet olduğunu hatırlamaya… Sen de sohbetlerinle insanlara yalnızca dinî bilgiler aktarmadın; onlara hayatın anlamını yeniden düşündürmeye çalıştın.
Sevgili Hocaefendi, belki seni hiç tanımamış bir insan bugün bir sohbetini dinlediğinde, yıllar önce söylediğin bir cümleyle kendi hayatını sorgulayabiliyor. Belki bir genç, anlattığın bir hakikatle ibadete yeniden yöneliyor. Belki bir anne, bir babanın veya bir evladın sorumluluğunu yeniden düşünüyor. Belki de hayattan yorulmuş bir insan, senin anlattığın bir ayet veya hadisle yeniden umut buluyor. İşte insanın gerçek mirası da tam burada başlıyor. Çünkü insanın geride bıraktığı en kıymetli şey, sahip olduğu makamlar veya dünyada biriktirdikleri değil; başkasının hayatında bıraktığı güzelliktir.
20 Haziran 2018 tarihinde İstanbul’da geçirdiğin kalp krizi sonucunda 60 yaşında bu dünyadan ayrıldın. Cenaze namazın Fatih Camii’nde kılındı ve Edirnekapı Mezarlığı’na defnedildin. O gün seni sevenler, seni dinleyenler, seninle aynı yolda yürüyenler ve senden bir hatırası bulunanlar seni son yolculuğuna uğurladı. Ardından şehir yine kendi telaşına döndü. Camilerde ezanlar okunmaya, insanlar hayatlarına devam etmeye başladı. Fakat senin ardından kalan sözler, hatıralar ve gönüllerde bıraktığın iz yaşamaya devam etti.
İnsan ölüm karşısında bir kez daha anlıyor ki hayat gerçekten çok kısa. Dün bir insan aramızda, bugün bir hatıra… Dün bir ses işitiyoruz, bugün o sesi özlüyoruz. Dün bir insanın yüzünü görüyoruz, bugün onun için dua ediyoruz. Fakat ölüm, güzel yaşanmış bir ömrü yok etmiyor. Aksine, o ömrün neye adandığını daha görünür hâle getiriyor.
Senin hayatını düşündüğümde aklıma en çok bu geliyor: Bir insanın değeri, ne kadar uzun yaşadığıyla değil; kendisine verilen zamanı neye harcadığıyla ölçülüyor. Sen altmış yıllık ömrünün önemli bir kısmını ilme, din hizmetine, sohbetlere ve insanlara ulaşmaya ayırdın. Bu yüzden bugün hayatını anlatırken yalnızca “1958’de doğdu, 2018’de vefat etti” diyemiyoruz. Çünkü iki tarih arasındaki yıllara bir hizmet hikâyesi sığdı.
Sevgili Abdülmetin Hocaefendi,
Belki bugün senin bulunduğun yerde bizim dünyaya dair telaşlarımızın hiçbir anlamı yok. Biz hâlâ yetiştirmeye çalıştığımız işler, kırıldığımız insanlar, kazanmak için uğraştığımız şeyler ve yarınlara dair kurduğumuz hesaplarla meşgulüz. Oysa senin hayatın bize sessizce başka bir şey söylüyor: Gün gelecek, bütün bu telaşlar bitecek ve geriye yalnızca Rabbimizin huzuruna ne götürdüğümüz kalacak.
Belki de senin hayatından bize kalan en büyük ders budur. İnsanın ardında bırakacağı en güzel miras, insanların dilinde uzun süre anılmak değil; bir insanın kalbinde güzel bir iz bırakabilmektir. Bir gönlü Allah’a yaklaştırabilmek, bir insana umut olabilmek, bir gence doğruyu gösterebilmek, bir insanın hayatında iyiliğe vesile olabilmek…
Sen gittin; fakat ardından kalan sözlerin hâlâ birilerine ulaşabiliyorsa, birileri seni dinleyip Rabbini hatırlıyorsa, birileri senin hayatını okuyup kendi ömrünü sorguluyorsa, demek ki bazı yolculuklar ölümle tamamen sona ermiyor.
Rabbim seni rahmetiyle kuşatsın, kusurlarını affetsin, kabrini nur eylesin. Ömrünü ilme ve hizmete adadığın yılları senin için hayra vesile kılsın. Söylediğin güzel sözleri, öğrettiğin bilgileri ve insanların gönüllerine bıraktığın iyilikleri hakkında hayırlı bir miras eylesin.
Ve bize de senin hayatını yalnızca okuyup geçmeyi değil, ondan kendimize bir hisse çıkarmayı nasip etsin.
Çünkü insanın dünyadaki yolculuğu ne kadar uzun olursa olsun, bir gün mutlaka sona erecek.
Asıl mesele, yolculuğun ne kadar sürdüğü değil…
O yolda kimin elinden tuttuğumuz, kimin gönlüne dokunduğumuz ve Rabbimizin huzuruna nasıl bir ömürle vardığımızdır.
Senin ardından bize kalan en güzel hatıralardan biri de belki budur:
Güzel bir ömür, güzel bir iz bırakır.
Allah rahmet eylesin Abdülmetin Hocaefendi.
Mekânın cennet, makamın âlî olsun.




