İnsan bazen yaşadığı çağın gürültüsünden yorulur. Sokakların, kalabalıkların ve makinelerin çıkardığı sesten değil yalnızca; bitmek bilmeyen arzuların, çıkarların, kırgınlıkların ve haksızlıkların oluşturduğu görünmez gürültüden de yorulur. Çünkü çağımızda ses çoğaldıkça sözün değeri azalmakta, bilgi arttıkça hikmet geri çekilmekte, insanlar birbirlerine yaklaştıklarını sanırken gönüller birbirinden uzaklaşmaktadır. Böyle zamanlarda insan, ruhunu dinlendirecek güvenli bir sükûta ihtiyaç duyar. Ben bu sükûtu Hz. Muhammed’in (s.a.v.) mübarek adında ve insanlığa bıraktığı kutlu ahlâkta buluyorum. Onun adı anıldığında kalbin üzerine çöken yük biraz olsun hafifler. Çünkü o, yalnızca belli bir kavme veya belli bir zamana gönderilmiş bir peygamber değildir. Yüce Allah’ın bütün âlemlere rahmet olarak gönderdiği son elçidir. Getirdiği mesajın merkezinde merhamet, adalet, doğruluk ve güzel ahlâk vardır. Onun hayatını okumak, geçmişte yaşamış kutlu bir insanın hatıralarına bakmak değildir. Onu anlamak, bugünün karanlığında hangi tarafa yürümemiz gerektiğini yeniden öğrenmektir.
Peygamberler tarihi, insanlığın hakikati arama yolculuğudur. Hz. Nuh’un tufanında yalnızca dalgalarla mücadeleyi değil, inancın ve kararlılığın ne kadar büyük bir sığınak olduğunu görürüz. Bir kuşun gagasında taşıdığı küçük bir işaret bile umudun henüz tükenmediğini anlatır. Hz. Yunus’un karanlıklar içindeki duası, insanın en çaresiz kaldığı anda bile Rabbine dönebileceğini öğretir. Karanlığın derinliği ne kadar büyük olursa olsun samimi bir yakarış, rahmete açılan kapıyı bulabilir. Hz. Yusuf’un kuyusu bize sabrı öğretir. Kardeşlerinin yaptıklarına rağmen affetmeyi seçmesi ise sabrın yalnızca beklemek olmadığını gösterir. Gerçek sabır, insanın kötülüğe kötülükle karşılık vermemesi ve eline imkân geçtiğinde intikamın değil, bağışlamanın tarafında durabilmesidir. Hz. Musa’nın mücadelesi, haksızlık karşısında susmamanın ve zalimin gücü karşısında hakikati söylemenin değerini hatırlatır. Hz. İbrahim’in teslimiyeti ise insanın Rabbine duyduğu güvenin hiçbir dünyevi kuvvetle ölçülemeyeceğini gösterir.
Bütün bu peygamberlerin tebliğ ettiği hakikat, Hz. Muhammed’in (s.a.v.) getirdiği son ilahî mesajla tamamlanmıştır. O, kendisinden önce gönderilen peygamberleri tasdik etmiş; tevhidin, adaletin ve merhametin çağlar boyunca değişmeyen sesini insanlığa yeniden duyurmuştur. Onun hayatında sabır da vardır, mücadele de; affetmek de vardır, hakkı savunmak da. Fakat bütün bunların üzerinde, insanı insan olduğu için değerli gören büyük bir merhamet bulunmaktadır. Bugünün insanı ne yazık ki çoğu zaman kendi gölgesinin peşinden koşmaktadır. Daha çok kazanmayı, daha çok görünmeyi ve daha çok konuşmayı üstünlük zannetmektedir. Oysa yükselen binaların arasında vicdanlar küçülüyor, kalabalık sofraların yakınında aç insanlar bekliyor, güçlülerin sözleri duyulurken yetimlerin sessizliği unutuluyor. İnsanlık maddi bakımdan ilerlerken merhamet bakımından geride kalıyorsa, bu ilerleyişin bizi gerçekten nereye götürdüğünü düşünmeliyiz.
Hz. Muhammed’in (s.a.v.) hayatı bu soruya açık bir cevap vermektedir. O, yetimi korumuş, yoksulu gözetmiş, komşuluk hakkını önemsemiş, esire dahi merhametle davranılmasını öğütlemiştir. Kendisine eziyet edenlere karşı bile şahsi bir intikam arayışına girmemiştir. Mekke’yi fethettiği gün elinde büyük bir güç bulunmasına rağmen bağışlamayı tercih etmesi, onun merhametinin yalnızca sözlerden ibaret olmadığını göstermiştir. O, merhameti hayatın içinde yaşanabilir bir ahlâka dönüştürmüştür. Onun adı gönüllerde gerçekten doğabilseydi, nice katı yürek yumuşardı. Merhameti unutan taşlaşmış kalpler yeniden insanı hatırlardı. Bir yetimin başına uzanan şefkatli el, onun sünnetinden bir iz taşırdı. Aç bir insanla ekmeğini paylaşan kişi, onun öğrettiği kardeşliği yaşatırdı. Haksızlık karşısında susmayan bir vicdan, onun adalet anlayışından güç alırdı. Çünkü onu sevmek yalnızca adını hürmetle anmak değil, onun güzel ahlâkını davranışlarımızda görünür kılmaktır. Ümmet olmak da yalnızca aynı adı taşımak veya aynı yöne dönmek değildir. Ümmet olmak, birbirinin derdiyle dertlenmek; ayrılıklara rağmen kardeşliği korumak ve kötülük karşısında iyiliğin tarafında durmaktır. Birbirini inciten, küçümseyen ve dışlayan insanların yalnızca sözle kardeşlikten bahsetmesi yeterli değildir. Peygamberimizin (s.a.v.) ümmeti olma şerefi, beraberinde büyük bir sorumluluk getirir. Bu sorumluluk, onun ahlâkını anlamak ve imkânımız ölçüsünde yaşamakla yerine getirilebilir.
Sünnet, yalnızca şekilden ibaret görülmemelidir. Sünnetin özünde doğruluk, güvenilirlik, ölçülülük, nezaket, sabır ve merhamet vardır. İnsan konuşurken doğruyu söylemeli, kendisine emanet edileni korumalı, verdiği sözü yerine getirmeli ve öfkelendiğinde adaletten ayrılmamalıdır. Bunlar günlük hayatın küçük ayrıntıları gibi görünse de bir toplumun ahlâkını ayakta tutan temel değerlerdir. Peygamberimizin örnekliği, hayatın yalnızca ibadet anlarında değil; çarşıda, evde, okulda, iş yerinde ve insanlar arasındaki her ilişkide devam eder. İnsan yıllar boyunca yaptığı yanlışların yükünü omuzlarında taşıyabilir. Bazen geçmişe bakınca eksiklerini, kırdığı gönülleri ve değerlendiremediği imkânları görür. Fakat İslâm, insanı ümitsizliğe değil tövbeye çağırır. Allah’ın rahmetinden umut kesilmez. Samimi bir pişmanlık, yeni ve temiz bir başlangıcın kapısını açabilir. Salavat da bu yönelişin en güzel ifadelerinden biridir. Dilimiz salât ve selâm getirirken gönlümüz, Peygamberimizin (s.a.v.) gösterdiği doğru yöne dönmeyi istemelidir. Salavat, yalnızca dudaklardan çıkan güzel sözler olarak kalmamalıdır. Her salavat, insanın kendisine sorduğu bir soruya dönüşmelidir: Onun doğruluğundan ne kadar pay aldım? Yetimlere, yoksullara ve güçsüzlere karşı nasıl davranıyorum? Öfkelendiğimde adaletli olabiliyor muyum? Bana kötülük yapıldığında ölçüyü koruyabiliyor muyum? Peygamberimizi sevdiğimizi söylerken onun güzel ahlâkına yaklaşmaya çalışıyor muyuz? Bu sorulara vereceğimiz cevaplar, sevgimizin yalnızca sözde mi kaldığını, yoksa davranışa mı dönüştüğünü gösterecektir.
Dünya hayatı gelip geçicidir. Bir gün çarşıların gürültüsü dinecek, insanların üstünlük için öne sürdüğü makamlar ve servetler geride kalacaktır. O gün kişiye fayda verecek olan; samimi imanı, güzel niyeti ve yaptığı iyilikler olacaktır. Bu nedenle mahşer düşüncesi insanı korkunun karanlığına hapsetmemeli; daha dürüst, daha merhametli ve daha sorumlu yaşamaya yöneltmelidir. Rabbimizin affına sığınırken Peygamberimizin (s.a.v.) izinden ayrılmamayı dilemek, bu yolculuğun en içten duasıdır. Hz. Muhammed’in (s.a.v.) adı, karanlık zamanlarda doğan bir seher gibidir. Onun getirdiği nur, yalnızca geçmişi aydınlatmamış; hakikati arayan bütün nesillere yol göstermiştir. İnsanlık merhameti unuttuğunda onun merhametine, adaletten uzaklaştığında onun adaletine, doğruluğu kaybettiğinde onun emin kişiliğine yeniden bakmalıdır. Çünkü onun örnekliği, çağların eskitemeyeceği kadar canlı ve insanlığın vazgeçemeyeceği kadar değerlidir. Salât ve selâm, âlemlere rahmet olarak gönderilen Hz. Muhammed Mustafa’nın (s.a.v.) üzerine olsun. Rabbim bizi onun sevgisini yalnızca dilinde taşıyanlardan değil, ahlâkını hayatına yansıtanlardan eylesin. Karanlığımızı onun getirdiği nurla aydınlatsın, kalplerimizi merhametle güzelleştirsin ve bizi onun kutlu izinden ayırmasın.
Âlemlere rahmetsin ey nurlu Peygamberim…




