Ana SayfaGenelİnsanın Varoluşsal Yolculuğunda Hüzün ve Korku

İnsanın Varoluşsal Yolculuğunda Hüzün ve Korku

Ve Onlara şöyle dedik: “Oradan hepiniz inin! Benden size muhakkak bir rehber gelecektir.” Kim benim gönderdiğim rehbere uyarsa artık onlara ne korku vardır ne de üzüleceklerdir.[1]

Kur’an-ı Kerim’in Bakara suresinde insanın yaratılış öyküsü aktarılırken, ilahî kelamın doğrudan “Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım” beyanıyla başlaması oldukça dikkat çekicidir. “yeryüzü” ifadesi kurulduğunda henüz Hz. Âdem veya diğer varlıklar sahneye çıkmamış; ne işlenmiş bir günah ne de buna bağlı bir ceza söz konusu olmuştur. Meleklerin hayret dolu serzenişleri ve İblis’in gerçek yüzü dahi henüz ifşa edilmemiştir. Hadiselerin akışından önce bu temel gayenin ilan edilmesi, ilahî takdirin olaylar zincirini nasıl bir amaçla başlattığına dair derin bir düşünsel zemin sunmaktadır.

Bu anlatıda zihnimi en çok meşgul eden husus, kıssanın sonunda yer alan ve metnimin başlığına da ilham veren son ayettir. Bu ayetlerin sunduğu derin anlam katmanlarının, akademik bir titizlikle ve “tedebbür” (derinlemesine düşünme) yöntemiyle incelenmesi, İlahi rehbere tabi olmanın değerini metnin amacını anlamak adına iman edenler için bir zorunluluktur.

Hüzün ve Korku

İnsanın yeryüzündeki varoluşsal serüveninin temelinde, ilahi rehberliğe tabi olma gerçeği yatar. Zira bu rehberliğe uyanlar için ne korku ne de hüzün vardır; aksine, bu rehberden mahrum kalanlar, hayatlarını sürekli bir korku ve hüzün kıskacında sürdürmeye mahkûmdurlar. İlahi kelamın insana sunduğu ilk ve en elzem lütuf olan hidayet, Hz. Âdem ve Havva’nın yeryüzüne inişiyle tecelli etmiştir. Beşeri bir perspektifle bakıldığında, insanoğlu öncelikli olarak su, gıda ve barınma gibi fizyolojik ihtiyaçlarına odaklanma eğilimindedir; manevi bir rehberin gerekliliği ise bu hiyerarşide çoğu zaman ikinci plana itilir.

İnsanın “zalum ve cehul” tabiatı, ancak yaşanmış tecrübelerin ağırlığıyla bu rehberliğin hayati önemini idrak edebilir. Bir ömrün muhasebesi yapıldığında görülür ki; ilahi rehberlikten mahrum geçen bir hayat, gelecek kaygısından doğan “korku” veya geçmişin ağırlığıyla gelen “hüzün” sarmalında heba olmaktadır. Bu rehberden bihaber olan insan, rızık endişesi ve yaşadığı yanılgıların bedelleriyle ömrünü tüketerek, varoluşunun asıl gayesini gözden kaçırır.

İlahi rehberliğin yokluğunda, toplumsal düzeni tesis etme çabaları genellikle insan aklının sınırlı ve öznel yorumlarına hapsolur. Toplumlar, karşılaştıkları sosyal sorunlara kendi rasyonaliteleriyle çözümler üretmeye çalışsalar da, bu çabalar çoğu zaman insan onuru ve fıtratla bağdaşmayan, kökenini aşkın bir otoriteden almayan pratiklerin doğmasına yol açmıştır. Tarih, vahyin aydınlığından uzak kalan medeniyetlerin, gelenek ve örf adı altında insanlığı sarsan uygulamalara meşruiyet kazandırdığı örneklerle doludur. Bu durum, insan aklının mutlak bir rehberlikten yoksun hareket ettiğinde, adaleti sağlama iddiasının nasıl büyük bir adaletsizliğe dönüşebileceğinin trajik bir kanıtıdır.

Aşkın bir ahlaki çerçeveden yoksun kalan toplumların, kendi içsel rasyonaliteleriyle geliştirdikleri pratiklerin insan onuruyla nasıl çatıştığı aşikârdır. Miras bütünlüğünü korumak adına kardeşler arasında kurulan sistemlerden, ritüeller uğruna yaşam hakkını hiçe sayan uygulamalara; “namus” kavramının sığ bir tezahürüyle kız çocuklarının yaşam hakkını yok sayan Cahiliye dönemi pratiklerinden, etik sınırları zorlayan aşırı geleneklere kadar pek çok örnek, ilahi rehberlikten kopuşun insani erozyona nasıl zemin hazırladığını gözler önüne sermektedir. Tüm bunlar, vahyin aydınlığından mahrum bir aklın, toplumsal düzeni sağlama iddiasıyla nasıl trajik sapmalara düşebileceğinin tarihsel şahitleridir.

Hüzün ve Korkunun Günümüzdeki Etkisi

Çağımızda toplumun %80 kapsayan bu iki hastalık yeni yüzüyle dilimize anksiyete bozukluğu ve depresyon olarak yerleşmiştir. Neredeyse dünya hastalığı olarak tanımlanabilen Anksiyete bozukluğu, kişinin ortada belirgin bir tehlike yokken sürekli aşırı endişe, korku ve gerginlik yaşaması durumudur. Depresyon ise geçmişle ilgili pişmanlık sürekli hüzün yaşama halidir. Bu hallerden kurtulmanın yegâne yolu ise nebi sallallahu aleyhi ve sellemin rehberliğinde onun sünnetine uygun yaşamakta saklıdır.

“Rehber” kelimesi, yol gösteren, kılavuzluk eden ve doğru yönü bulmaya yardımcı olan kişi veya kaynak anlamına gelir. İnsanın öğrenme mekanizmasında hem canlı bir rehberin (öğretici/mürşid) hem de okuyup düşünmenin (tefekkür) yeri ayrıdır; ancak İslam kaynakları ve pedagoji, ikisinin birleştiğinde en yüksek verime ulaştığını gösterir.

İstisnasız her peygamberi kendi kavminin diliyle gönderdik ki onlara açık açık anlatsın; bundan sonra Allah dilediğini sapkınlık içerisinde bırakır, dilediğini de doğru yola iletir. O, güçlüdür, hikmet sahibidir.[2]

Canlı Rehberin Önemi

İnsan, fıtratı gereği görerek ve modelleyerek öğrenen bir varlıktır. Canlı bir rehber, bilgiyi yalnızca teorik bir çerçevede aktarmakla kalmaz; onu bizzat hayatında somutlaştırarak gösterir, yanlışları hikmetle düzeltir ve muhatabının idrak seviyesine uygun bir üslup benimser. Yüce Allah, mesajını sadece bir kitap olarak indirmekle yetinmemiş; bu hakikati insanlara hem anlatacak hem de yaşamıyla tecessüm ettirecek canlı bir rehber olan peygamberi göndermiştir. Nahl Suresi 43. ayette buyurulduğu üzere: “Eğer bilmiyorsanız zikir ehline (bilenlere) sorun.” Bir diğer ayette ise bu lütuf şöyle ifade edilir: “Andolsun ki Allah, müminlere kendilerinden, onlara âyetlerini okuyan, onları arındıran, onlara kitap ve hikmeti öğreten bir elçi göndermekle büyük bir lütufta bulunmuştur. Oysa onlar daha önce apaçık bir sapıklık içindeydiler.”[3]

Peygamberin gönderilmesi, ilahi bir lütuftur; bu gerçeği, ilahi mesajdan mahrum kalmış kavimlerin adet ve sistemlerini incelediğimizde daha iyi kavrarız. Nebi (s.a.v.) kendisini tanımlarken şöyle buyurmuştur: “Şüphesiz Allah beni zorlaştırıcı ve çetin biri olarak değil, öğretici ve kolaylaştırıcı olarak gönderdi.”[4] Sahabe, dini yalnızca kurallar silsilesinden değil; Allah Resulü’nün canlı rehberliğinden, duruşundan ve ahlakından öğrenmiştir. Onun rehberliği, her durumda adaletin yegâne ölçüsü, aşırılık ve zulmün ilacıdır. O, temiz ve habis olanın ayrımında bir mizan, güzellik ve nezakette ise eşsiz bir timsaldir. Bu sebeple Kur’an ve Sünnet, bizlere daima tevekkül ve rıza üzere bir yaşamı salık vermektedir.

Nebi sallalllahu aleyhi ve sellemin Rehberliği Bağlamında Hüzün ve Korkunun Yeri

Hüzün ve korku gibi bazı duygulardan tamamıyla kurtulmak mümkün değildir. Ancak bu duyguların kontrol altında tutulması gereken duygulardandır. Rabbinin Agönderdiği elçinin rehberliğini kabul etmiş bir kul görecektir ki bu duygulara karşı nebi aleyhisselam ya vuku bulmadan önce önlem alarak veya vuku bulması halinde onu hafifleten sebeplere başvurak kontrol altına almıştır. Asla hüzün duygusunu ibadetmişcesine kendi nefsine olumsuz şeyleri daha çok hatırlarak bundan beslenme hali olmamalıdır. Hüzün, asla Müslüman’ın ibadet ettiği ubudiyet makamlarından da değildir. Aksine Allah’ın kitabında ondan nehyedilmiştir. Bununla birlikte, insanı bulan meşakkatlerden olduğu için insan sabreder ve hüznünü rasulullah sallallahu aleyhi ve sellemin sünnetine uyarak gidermeye çalışır.

Hüznün övülecek bir tarafı olabilir. Buda ancak eğer sebebi taatte kusur etmekten dolayı pişmanlık duymak, günaha düşmek veya Müslümanların musibeti için üzülmek ise bu övgüye layık olabilir.

İbn Teymiyye, et-Tuhfetü’l-Irâkiyye’de şöyle demiştir: “Bazen hüzne, sahibinin sevap kazandığı ve övüldüğü şeyler eşlik edebilir. Bu durum hüzün cihetinden değil, o cihetten dolayı övülür. Dindeki musibet veya Müslümanların genel musibetleri için hüzünlenen kişi gibi. Bu kişi, kalbindeki hayır sevgisi, şerre buğz ve bunların sonuçları sebebiyle sevap kazanır.”

Sevilen bir şeyin kaybı veya hoşlanılmayan bir şeyin vuku üzerine hüzne gelince; akıl sahipleri bunun devam ettirilmesinin, derinleştirilmesinin ve nefiste yenilenmesinin bir faydası olmadığı hususunda icma etmişlerdir. Ancak vakti ve zamansal bağlamı içinde, isyan etmeden ve dil sürçmesi olmadan sadece hüzün duymak bir eksiklik değildir; çünkü bu beşeri fıtrata yerleşiktir. Bir insan nefsinde, malında veya ailesinde bir musibete uğrarsa hüzün duyması doğaldır.

Nitekim Rasulullah sallalllahu aleyhi ve sellem  ashabının ve bazı yakınlarının ölümüyle hüzünlenmiştir. Sahih-i Buharî’de Enes b. Mâlik’ten (r.a.) nakledilir: “Rasulullah sallalllahu aleyhi ve sellem  ile birlikte, İbrahim’in sütbabası Ebû Seyf el-Kayn’ın yanına girdik. Rasulullah sallalllahu aleyhi ve sellem  İbrahim’i aldı, öptü ve kokladı. Sonra bir süre sonra yanına tekrar girdik, İbrahim can çekişiyordu. Resûlullah’ın (s.a.v.) gözlerinden yaşlar dökülmeye başladı. Abdurrahman b. Avf (r.a.) ona: ‘Sen de mi ey Allah’ın Resulü?’ deyince, (Resûlullah): ‘Ey İbn Avf, bu bir rahmettir’ buyurdu. Sonra devamla:

Göz yaşarır, kalp hüzünlenir; ancak Rabbimizin razı olacağı sözden başkası ağzımızdan çıkmaz. Biz senin ayrılığınla hüzünlüyüz ey İbrahim!’ buyurdu.”

“Kalbi kuşatan hüzün fırtınası, sarsıcı olduğu kadar geçicidir de. Mümin için hüznün nihayeti bir yıkım değil; aksine, yeniden inşa ve tevekküldür. Resûlullah’ın (s.a.v.) öğrettiği ‘İnnâ lillâhi ve innâ ileyhi râciûn’ cümlesi, sadece bir teselli değil, ruhun yönünü değiştiren ilahi bir pusuladır. Bu söz, mülkün sahibini hatırlatarak kulun nazarını dünyadaki ‘kayıp’tan, ebedi olan ‘Sahib’e çevirir; sıkıntıları ferahlığa çıkaran, adeta kalbi yeniden yapılandıran manevi bir iksirdir.

Bakara Suresi’nde müminlerin vasfı olarak zikredilen bu hakikat, bir musibet anında ‘Biz Allah’a aidiz ve O’na döneceğiz’ [5] diyerek idrak edildiğinde, kul için hidayetin ve ilahi rahmetin müjdesi olur. Kuşkusuz, kaybedilenin yerini Allah’ın rahmeti ve hidayetiyle doldurmak, her kaybın ötesinde en büyük telafidir. İnsan, bu sözün manasını derinlemesine idrak ettiğinde, üzüntünün sığ sularından tevekkülün derin denizlerine yelken açar.

Nebi (s.a.v.) sahabesine bu hakikati sadece sözle değil, bizzat musibet anındaki duruşuyla da öğretmiştir. O, takdir edenin mutlak güç sahibi olduğunu ve telafinin ancak O’ndan geleceğini hayatın her anında tecessüm ettirmiştir. Müminlerin annesi Ümmü Seleme’nin (r.a.) naklettiği o derin dua, sadece bir kayba ağlamak değil, o kaybın yerini Allah’ın vadiyle doldurma arzusudur: ‘Allah’ım, musibetim konusunda bana ecir ver ve bana bu kaybımdan daha hayırlısını nasip et.’.[6]

Bu dua, kulun Allah’a olan hüsnü zannının ve ‘O, her şeyin en hayırlısını bilendir’ teslimiyetinin en somut delilidir.

Bu teslimiyet, nihayetinde kulun Allah’tan razı olduğu ve Allah’ın da ondan razı olduğu o yüce rıza makamına açılan kapıdır. Hadis-i şerifte ifade buyurulduğu üzere, ‘Allah’ı Rab, İslam’ı din, Muhammed’i (s.a.v.) resul olarak kabul eden’ bir kul için bu rıza, bir iddiadan ibaret değildir; bilakis imtihan anında, nefsin hevasına aykırı durumlarda bile gösterilen sarsılmaz bir teslimiyettir. İbnü’l-Kayyim’in belirttiği gibi, rıza makamı; Allah’a giden en büyük kapı, ariflerin dinlenme yeri ve özlem duyanların göz aydınlığıdır. İnsan, hüznünü bu tevekkül potasında erittiğinde, asıl gayeyi bulmuş ve varoluşun dinginliğine ermiş olur.”

Rehber Eşliğinde Hareket Etmenin Semeresi.

Doğru bir inanç temelinde itminanı (huzur ve güveni) yeşertir. Bu cenneti kazanmak demektir.  Nitekim hadisi şerifte nebi sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu

Her kim Allahı Rab, İslamı Din, Muhammed sallallahu aleyhi ve sellemi Resul olarak kabul ederse cennet ona vacip olur. [7]

Cennetin bir kul için vacip olması, o kulun bu neticeyi hak ettiğini gösterir. Bir emeğin karşılığında alınan mükâfatın iç huzuruyla içilen bir bardak su gibi, bu lütuf da imanın ve teslimiyetin bir neticesidir. Peki, cennetin bir kulun kaderine yazılması, sadece dil ile “kabul ettim” demekten mi ibarettir? Elbette hayır.

Allah’ın senden razı olması; O’nun gönderdiği rehbere tabi olmanla, O’nun emir ve yasaklarını bütün varlığınla haklı görmenle ve Rabbine karşı derin bir “hüsnü zan” beslemenle gerçekleşir. İnsan, O Sübhânehu’nun hükmünü “adalet ve hikmet” ile; nimetini ise “lütuf ve kerem” ile verdiğine gönülden inanmalıdır. Nebi (s.a.v.)’den razı olmak, O’nu her işinde örnek edinmek; İslam dininden razı olmak ise, O’nu muhabbetle tüm sistemlerin üstünde tutmak ve hiçbir çıkar gözetmeksizin, sadece “İlahi kelimetullah” en yüce olsun diye çabalamaktır. Rabbin den razı olan kimse, O’nun gönderdiği rehberi kendisine kılavuz edinen kişidir; zira Yaratıcı, ancak böyle bir kulundan hoşnut olur. Nitekim Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyurulur: “De ki: ‘Eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyun ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah çok bağışlayıcı, çok esirgeyicidir.’”[8]

Bu ayet-i kerime, Allah’ın rızasına ve sevgisine erişmenin, O’nun elçisine gönülden bağlanmaya bağlı olduğunu açıkça ortaya koyar. Ayetin devamında ise, “Allah’a ve Resul’e itaat edin. Eğer yüz çevirirlerse bilsinler ki Allah kâfirleri sevmez,”[9] vurgusuyla itaatin gerekliliği hatırlatılır.

İlahi rıza, kulun Allah’ın elçisine tabi olmasının ve O’ndan razı gelmesinin bir meyvesidir. Bu rıza makamı; Allah’a açılan en büyük kapı, bu dünyanın cenneti, ariflerin huzur bulduğu bir sığınak, sevenlerin yaşam kaynağı, ibadet edenlerin nimeti ve özlem çekenlerin göz aydınlığıdır.


[1] Bakara Suresi 30/39. ayetler.
[2] İbrahim Suresi 14. ayet
[3] Âl-i İmrân, 164
[4] İmam Müslim 1478
[5] Bakara Suresi 156/157
[6] Müslim 918
[7] Müslim 1884
[8] Âl-i İmrân, 31
[9] Ali İmran, 32

YAZARIN DİĞER MAKALELERİ

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

SOSYAL MEDYA

0BeğenenlerBeğen
0TakipçilerTakip Et
4,338TakipçilerTakip Et
- Reklam -spot_img

Yeni İçerikler

Ah Gazze’m

İnancımızın Rehberleri

Ama Bilmiyorlar!

Son Yorumlar

Mesut Çalışkan yorumladı Manevi Yorgunluk
Mehmet Derviş gönüler yorumladı İki Rekâtın Sessizliği
nurettinacar2016@gmail.com yorumladı Nefsin Terazisi: İman, Edep Ve Cemiyet Şuuru
Mesut Çalışkan yorumladı Nefsin Terazisi: İman, Edep Ve Cemiyet Şuuru
Ece yorumladı Kur’an-ı Kerim Okumak