Eyyûb Sabrında Recânın Hikmeti
Tasavvufta ümit sıradan bir bekleyiş değildir; recâdır. Recâ, kulun Rabbine açılan gizli kapısıdır. İnsan havf ile recâ arasında yürür; korku nefsin terbiyesi içindir, ümit ise ruhun diri kalması için. Kul düştüğünde değil, kalbini inkisâr-ı emele teslim ettiğinde kaybeder.
Günah insanı secdeye götürüyorsa rahmettir. Hakiki tövbe yalnız dilde kalan istiğfar değil, kalbin boyun eğmesidir. Kul bilir ki ilâhî mağfiret, beşerî kusurdan engindir. Bu idrakle alnını toprağa koyar, cennet arzusundan evvel rızâ talep eder.
Dünya sûfîlerin dilinde rüyâ-yı fânîdir. Nefs-i emmâre bu rüyanın en büyük fitnesidir; insanı hayırdan şerre çevirir, sevdikleriyle imtihan eder, kayıplarla terbiye eder. Fakat her hicranın içinde vuslat tohumu gizlidir. Çekilen her acı, mahşer sabahına saklanmış bir müjde gibidir.
Hasta yatağında şifa bekleyen kul yalnız bedenini değil, sabrını da tedavi eder. Rızkını helâlden kazanan Rezzâk’a dayanır. Biri “Yâ Şâfî”, diğeri “Yâ Rezzâk” der; fakat ikisinin de sığınağı aynıdır: recâ. Ümit, kalbin ilacıdır.
Toprağa atılan her tohum, kader defterine düşen bir duadır. Hasat vakti geldiğinde kul emeğinin karşılığını alır, tüccar malının bereketini görür. Lâkin hakikat ehli bilir ki asıl kazanç gönlün şenlenmesidir. Nice murada erememek, kul için gizli bir lütuftur. Çünkü bazen verilmemek, verilmekten hayırlıdır. Bu sırrı anlayan gönül “Hasbiyallâh” der ve susar.
Oruç, nefsin sustuğu, ruhun konuştuğu ibadettir. Gün boyu tutulan açlık yalnız iftar sofrasına değil, rahmete açılır. İftar vakti, recânın şekle büründüğü andır. Beklemek de ibadettir.
İşte bu noktada Hazret-i Eyyûb’un sabrı konuşur kalbe. Eyyûb sabrı yalnız hastalığa tahammül değildir; kulun Hakk’tan gelen her hâli rızâ ile karşılamasıdır. Malını kaybetti, evladını kaybetti, sıhhatini kaybetti; fakat Rabbini kaybetmedi. Tasavvuf tam da burayı öğretir: Elinden alınanlar değil, kalbinde kalanlar belirler hakikati.
Onun sabrı sessizdi. Ne feryat vardı dilinde ne isyan gönlünde. Bedeni yarayla doluyken bile kalbi zikre durmuştu. Çünkü Eyyûbî sabır zahirde belâ, bâtında vuslattır.
“Rabbi innî messeniyed-durru ve ente erhamur-râhimîn” dediğinde, şifa istemekten önce merhameti hatırlattı. Bu edebin zirvesidir. Kul hâlini arz eder, talebi Hakk’a bırakır. Çünkü bazen hastalık, şifadan daha öğreticidir.
Belâ, nefs-i emmâreyi kırar, kalbi saflaştırır; ümîd kapısı açık, şiâr kalbin huyu hâlini almıştır. Sabırla yoğrulan gönül, nefs-i levvâme menzilinden geçerek nefs-i mutmainneye yürür. İşte insanın asıl şifası buradadır: iç âlemin sükûna ermesi. Buna tasfiye-i kalb, tezkiye-i nefs derler.
Ehl-i irfân ve erbâb-ı seyr ü sülûk şöyle işaret eder:
Belâ, kulun istidadını açan ilâhî bir tasfiyedir.
Sabır, ubûdiyetin öz cevheri; recâ ise marifetin eşiğidir.
Velhâsıl kul başına geleni değiştiremeyebilir; fakat nazarını değiştirebilir. Şifa bedende değil, rızâ makamındadır. Vuslat rahatlıkta değil, teslimiyet menzilindedir. Recâ, acının içinden yükselen en sessiz secdedir.
Kalbe çöken karanlık nefs-i emmârenin vesvesesidir; recâ Rahmânî bir nefhadır.
Kim gönlünü inkisâr-ı emele teslim ederse yolu daralır, kim kalbini teslimiyetle diri tutarsa fenâdan bekâya yürür…
Yolunuz gül renginde, gül kokusunda olsun her daim.




