Değerler eğitimi, son yıllarda daha çok müfredatlara sıkıştırılmış bir dizi kural veya unutulmaya yüz tutmuş temenniler topluluğu gibi algılansa da, aslında insanın dünyayla ve kendiyle kurduğu bağın omurgasıdır. Çünkü değerler, kitaplardan okunup ezberlenen teorik bilgiler değil; tecrübe edildikçe, yaşandıkça ve nihayetinde üretildikçe anlam kazanan canlı yapılardır. Bu yapı, insanın hayat yolculuğundaki her konaklamasında farklı bir renk ve derinlik kazanır diyebiliriz. İnsanın yaşam boyu sürdürdüğü bu içsel yolculukta, değerlerin her yaş grubundaki karşılığı ve insanın bu süreçteki rolü birbirinden oldukça farklı ama birbirini tamamlayan bir seyir izler.
Çocuk için değer, soyut bir kavram ya da süslü bir nasihat değil, doğrudan gözünün önünde cereyan eden eylemlerin toplamıdır. Dürüst olunması gerektiğine dair verilen uzun nutuklar bir çocuğun dünyasında pek bir karşılık bulmayabilir fakat annesinin ya da babasının en zor, en sıkışık anlarda bile yalana başvurmadığını görmek, dürüstlüğü onun zihnine bir daha silinmeyecek bir şekilde kazır. Çocukluk döneminde değerler eğitimi kural dayatmakla veya ezber yaptırmakla değil, güvenli ve samimi bir zemin sunmakla başlar. Paylaşmayı, merhameti ve adalet duygusunu bir ders kitabından değil; bir oyunun ortasında hakkı yenmediğinde, bir sokak hayvanına uzatılan bir kap suda veya evde birlikte dinlenen bir hikâyenin sıcaklığında hisseder. Bu yaşta öğretilen ve daha da önemlisi hissettirilen değerler, geleceğin yetişkininin karakter dokusunu oluşturan ilk sağlam ilmeklerdir. Çocuk, gördüğü iyiliği dünyadaki doğal düzen zanneder ve zihinsel haritasını bu ilke üzerine kurar.
Gençlik ise çocuklukta hazır alınan ve sorgulanmadan benimsenen bu değerlerin süzgeçten geçirildiği, sarsıldığı ve çetin bir sınavdan geçtiği çalkantılı bir dönemdir. Genç insan artık taklit etmekten vazgeçip kendi kimliğini arama sevdasıyla sorular sormaya başlar. Kendisine öğretilen doğruların gerçekten doğru mu yoksa sadece toplumun dayattığı alışkanlıklar mı olduğunu amansızca sorgular. Bu evrede değerler eğitimi bir dikta veya baskı mekanizmasına dönüşürse şiddetle ters teper. Genç, değerleri bir kısıtlama veya özgürlüğünü elinden alan bir pranga değil, aksine kendi kimliğini ve duruşunu inşa edeceği bir kılavuz olarak gördüğünde içselleştirir. Adalet, özgürlük, sorumluluk ve samimiyet gibi kavramlar bu dönemde gencin hayatındaki ana eksenini oluşturur. Eğer ki genç, değerlerin kendi potansiyelini kısıtlamadığını, aksine ona toplumsal çürümeler karşısında güçlü ve dimdik bir duruş kazandırdığını fark ederse, bu ilkeleri bir başkasının zorlamasıyla değil, kendi özgür iradesi ve bilinciyle hayatının merkezine koyar.
Yetişkinlik ise değerlerin sadece öğrenildiği veya sorgulandığı değil, asıl sorumluluğunun üstlenildiği, bedelinin ödendiği ve sınavının verildiği olgunluk aşamasıdır. Bir yetişkin için değer sahibi olmak, fikri bir temenniden öte, gerektiğinde kendi konfor alanından ve menfaatlerinden feragat edebilme cesaretidir. İş hayatındaki çıkarlar çatıştığında dürüst kalabilmek, aile içinde adil bir denge kurabilmek, toplumsal krizlerde veya zor zamanlarda merhameti ve sabrı elden bırakmamak yetişkinliğin getirdiği en büyük değerler sınavlarındandır. Yetişkinler artık değer eğitiminin birer öğrencisi değil, toplumun ve gelecek nesillerin gözündeki canlı uygulayıcıları konumundadır. Çocuklar ve gençler söylenen süslü laflara değil, sergilenen somut eylemlere ve duruşa bakar. Dolayısıyla yetişkinlerin yaşam biçimi, bir sonraki nesil için sessiz ama en güçlü eğitim alanını oluşturur; çünkü değerler anlatılarak değil, yaşanarak devredilen bir mirastır.
Tüm bu yaş evrelerinin, gelişim basamaklarının ve toplumsal süreçlerin tam merkezinde ise insanın kendi varoluş değeri durur. İnsanı doğadaki diğer canlılardan ve günümüzün en gelişmiş yüksek teknolojili mekanizmalarından ayıran temel fark, sadece bilgi yada veri işlemesi, ya da mantıksal kararlar alabilmesi değil; nesnelere, olaylara, ilişkilere ve zamana bir “anlam” katabilmesidir. Taş, doğada sadece bir taştır; ama insan ona bir estetik, bir mimari, bir ahenk ya da bir hatıra değeri yükler. Zaman bir açıdan bakıldığında sadece mekanik bir akıştır; fakat insan bir âna sadakat, emek veya sevgi katarak o anı unutulmaz ve kıymetli kılar. İnsanın kendi değeri de tam olarak burada gizlidir. İnsan değer üretebildiği, anlama katkı sunabildiği ve çevresini güzelleştirebildiği kadar değer kazanır.
Yapay sistemler veya mekanik süreçler milyarlarca veriyi kopyalayabilir, kuralları kusursuz uygulayabilir ve en karmaşık denklemleri saniyeler içerisinde çözebilir. Ancak bir canlıya karşılıksız merhamet gösteremez, tanık olduğu bir haksızlık karşısında içsel bir acı ve vicdan azabı duyamaz ya da hiç hesapsız bir fedakârlıkta bulunamaz. İnsanın asıl büyüklüğü bir başkasının acısını kendi acısı gibi hissetmesinde, hiç tanımadığı bir insanın hakkını kendi hakkıymış gibi savunmasında ve dünyayı bulduğundan daha iyi, daha yaşanılır ve anlaşılır bir yer olarak bırakma çabasındadır. Sonuç olarak değerler eğitimi; çocuklukta toprağa atılan nazlı bir tohum, gençlikte fırtınalarla sınanan ve filizlenen bir sorgulama, yetişkinlikte ise kökleri derinleşen ve gölgesinde soluklanılan ulu bir çınardır. İnsan, kendi içindeki iyiliği, adaleti, merhameti ve sevgiyi eyleme dönüştürüp değer ürettikçe hem kendi varoluşunu anlamlandırır hem de içinde yaşadığı dünyayı yaşanılır kılar. Çünkü insan, değer ürettiği ve ürettiği değerlere sahip çıktığı sürece gerçek anlamda “insan” olur.
Vesselam…




