Bazen insan bütün ömrünü bir şeyleri yetiştirmeye çalışarak geçiriyor.
Birilerinin gözüne girmeye, takdir edilmeye, sevilmeye, anlaşılmaya… Güzel görünmek, güzel konuşmak, başarılı olmak, geride güzel bir isim bırakmak istiyor.
Bir tebessüm bekliyor insanlardan.
Bir “Aferin.”
Bir “Ne güzel yapmışsın.”
Bir “Seninle gurur duyuyorum.”
Ve fark etmeden kalbinin yönünü insanlara çeviriyor.
Sonra bir gün, bütün bu telaşın ortasında kalbine sessiz bir soru düşüyor:
“Peki, Allah benden razı mı?”
Belki de hayatımız boyunca kendimize sormamız gereken en mühim soru budur.
Çünkü insanların alkışı bir an sürer. Övgüler zamanla unutulur. Bugün seni göklere çıkaranlar, yarın seni hatırlamayabilir.
Dünyanın verdiği makam, itibar, güzellik, gençlik ve servet insanın elinden bir gün mutlaka alınır.
Fakat Allah’ın rızası…
İnsan onu kazanmışsa, kaybetmeyeceği bir hazineye sahip olmuştur. Allah’ın rızası bazen sandığımız kadar uzak değildir. Büyük sözlerde, büyük işlerde, herkesin göreceği amellerde aranmaz yalnızca.
Bazen kimsenin görmediği bir yerde günaha yaklaşmamakta gizlidir. Bazen içimizden taşan öfkeye rağmen susmakta…Bazen bize yapılan bir haksızlığı Allah için affetmekte.
Bazen annemizin yorgun hâlini fark edip, hiçbir teşekkür beklemeden bir işini üstlenmekte. Bazen gecenin bir saatinde yatağımızdan kalkıp iki rekât namaz kılmakta.
Bazen de insanın:
“Ben haklıyım.” diyebileceği bir yerde,
“Ama Rabbim benden razı olsun.” diyerek nefsini susturmasındadır.
İşte ihlâs biraz da budur. Yaptığımız şeyin insanların gözünde büyümesini değil, Allah katında kabul edilmesini istemekte.
Risale-i Nur’un ihlâs bahsinde ısrarla üzerinde durduğu hakikatlerden biri de budur: Kul, amelini insanların nazarına değil, Rabbisinin rızasına göre ölçmelidir. Çünkü insanların nazarı değişkendir. Bugün överler, yarın eleştirirler. Bugün yanında dururlar, yarın uzaklaşırlar. Bugün seni anlayan biri, yarın seni hiç anlamayabilir.
Ama Allah…
Kalbinin içinden geçen o kelimeyi de bilir. Kimseye söyleyemediğin acıyı da bilir. Gizlice döktüğün gözyaşını da bilir. Herkesin içinde güçlü görünürken, yalnız kaldığında kırılan kalbini de bilir.
Ve belki de insanın en büyük tesellisi budur:
Kimsenin bilmediğini Allah biliyor.
Bazen bir iyilik yaparız ve karşılığını bekleriz. Bir insan için fedakârlık ederiz, onun da bizim için fedakârlık yapmasını bekleriz. Birini kırmamak için susarız, o da bizi anlamalı sanırız. Bir dua ederiz, hemen gerçekleşmesini isteriz. Bir kapıyı çalarız, hemen açılsın isteriz. Olmayınca da üzülürüz.
Hâlbuki Rabbimiz bize belki de başka bir şeyi öğretiyordur:
“Sen benim için yaptın mı?”
Belki mesele, yaptığımız şeyin sonucunda ne elde ettiğimiz değildir. Belki mesele, onu kimin için yaptığımızdır. Çünkü Allah için yapılan hiçbir şey kaybolmaz.
İnsanların görmediği bir iyilik, Allah katında görünür. Bir insanın teşekkür etmediği bir fedakârlık, Allah katında unutulmaz. Bir kulun kıymetini bilmediği bir gözyaşı, Rahmân’ın ilminden çıkmaz.
Sen bir şeyden Allah için vazgeçtiysen, o vazgeçiş boşa gitmez. Sen Allah için sabrettiysen, o sabır yerde kalmaz. Sen Allah için sustuysan, o sessizlik dahi bir gün konuşur.
Belki de bu yüzden insanın en büyük imtihanlarından biri, insanların nazarından kurtulabilmektir.
Bir şey yaptığımızda hemen görülmek istiyoruz. Bir söz söylediğimizde beğenilmek…Bir iyilik yaptığımızda bilinmek…Bir başarı elde ettiğimizde takdir edilmek…Hatta bazen ibadetlerimizin bile başkaları tarafından fark edilmesini istiyoruz.
Nefis çok sessiz çalışıyor.
İnsana, “Sen ne güzel yaptın.” diyor.
“Sen ne kadar fedakârsın.”
“Sen ne kadar iyisin.”
“Bak, insanlar da seni fark etti.”
Ve insan, fark etmeden amelinin içine kendi nefsini ortak etmeye başlıyor.
İşte Risale-i Nur’un ihlâs dersi burada insanın elinden tutuyor.
Bize amelin büyüklüğünden önce, niyetin temizliğini hatırlatıyor.
Çünkü küçük görünen bir amel, samimiyetle Allah için yapılırsa büyük olabilir.
Büyük görünen bir amel ise insanların nazarı için yapılırsa insanın elinde yalnızca bir görüntü olarak kalabilir.
Öyleyse insan bazen kendisine şunu söylemeli:
“Ey nefsim! Seni kim görecek diye üzülüyorsun? Allah görmüyor mu?”
Kimse teşekkür etmedi diye üzülüyorsan…
Allah görmedi mi?
Kimse kıymetini bilmedi diye kırıldıysan, Allah bilmiyor mu? Kimse seni anlamadı diye yalnız hissettiysen, Allah seni bilmiyor mu?
Bir gün bütün isimler unutulacak. Söylediğimiz sözler, giydiğimiz elbiseler, sahip olduğumuz eşyalar, kazandığımız makamlar geride kalacak.
İnsanların bizim hakkımızdaki düşünceleri de bizimle birlikte kabre girmeyecek. Ne kadar beğenildiğimiz sorulmayacak. Kaç kişinin bizi alkışladığı sorulmayacak. Kaç insanın bizi kıskandığı da! Kaç kişinin bizi övdüğü de!
Bize verilen asıl sermayenin nerede harcandığı sorulacak. Kalbimizin nereye bağlandığı…Ömrümüzü ne uğruna tükettiğimiz…
Ve belki de en mühim olanı:
Rabbimizin rızasını ne kadar aradığımız…
İşte o gün insan, dünyada uğruna kendisini parçaladığı pek çok şeyin ne kadar küçük olduğunu anlayacak.
Birilerinin gönlünde yer edinmek için harcadığı ömrün karşısında, Allah’ın rızasını kazanmak için ne kadar az çabaladığını görecek.
Ve keşke diyecek. Keşke daha fazla gizli iyilik yapsaydım. Keşke daha fazla affetseydim. Keşke nefsimi biraz daha sustursaydım. Keşke insanların ne diyeceğini değil, Rabbimin benden ne istediğini daha çok düşünseydim.
Belki de Allah’ın rızasını arayan insanın hayatındaki en güzel değişim şudur:
Artık “İnsanlar ne der?” sorusunun yerine,
“Rabbim ne buyurur?” demeye başlar.
Bir kapı kapanır.
“Belki Rabbim bunda beni koruyordur.” der.
Bir dua gecikir.
“Belki Rabbim beni kendisine daha çok yaklaştırmak istiyordur.” der.
Bir insan gider.
“Ben onu kaybettim ama Rabbimi kaybetmemeliyim.” der.
Birileri onu yanlış anlar.
“Allah beni biliyor.” der.
Bir iyiliği karşılıksız kalır.
“Karşılığını Allah’tan beklemiştim.” der.
İşte kalbin olgunlaşması biraz da budur.
Her şeyi Allah’ın rızası terazisinde tartabilmek…
Ve düşünün…
Bir insan bütün dünyayı kazanmış olsa fakat Rabbini razı edememiş olsa, ne kazanmıştır?
Ama bir kul dünyada çok az şeyle yaşamış, adı kimsenin dilinde olmamış, yaptığı iyilikleri kimse bilmemiş olsa…
Fakat Allah ondan razı olmuşsa…
İşte gerçek kazanç budur.
Belki dünyada kimse onun hikâyesini anlatmayacak. Belki adı büyük kitaplarda geçmeyecek. Belki yaptığı fedakârlıkları hiç kimse bilmeyecek. Ama semada bilinen bir kul olacak.
Ve bundan daha büyük bir şeref var mı?
Bazen kendimizi çok yalnız hissediyoruz. Kimse bizi anlamıyor sanıyoruz. Kimse çabamızı görmüyor. Kimse içimizden geçenleri bilmiyor. Kimse ne kadar mücadele ettiğimizi fark etmiyor.
Fakat belki de insanın kalbine şu cümleyi yerleştirmesi gerekiyor:
“Beni Allah görüyor.”
Ben konuşmasam da…
O biliyor.
Ben anlatamasam da…
O biliyor.
Ben sustuğumda…
O biliyor.
Ben ağladığımda…
O biliyor.
Ben sırf O razı olsun diye vazgeçtiğimde…
O biliyor.
Ve kul için bundan daha büyük bir teselli yoktur.
Öyleyse gel, hayatımızı biraz sadeleştirelim. Her şeyi herkes için yapmaya çalışmayalım. Herkes tarafından sevilmek gibi imkânsız bir yükü omuzlarımızdan indirelim. Her yanlış anlaşılmayı düzeltmeye çalışmayalım. Her iyiliğimizin bilinmesini istemeyelim. Her fedakârlığımızın karşılığını beklemeyelim.
Bazen sadece Allah bilsin, sadece O görsün, bir iyiliği sessizce yapalım ve ardından dönüp bakmadan yürüyelim.
Çünkü biz insanlardan karşılık beklemezsek, kırgınlıklarımız da azalacak.
Ve kalbimiz yavaş yavaş özgürleşecek.
İnsanların nazarından Allah’ın nazarına dönecek.
Belki de kulluğun en güzel hâli budur:
Kimse bilmese de Allah biliyor diye güzel kalabilmek. Kimse teşekkür etmese de Allah görür diye iyilik yapabilmek. Kimse anlamasa da Allah bilir diye sabredebilmek. Kimse alkışlamasa da Allah kabul etsin diye yürüyebilmek.
Bir gün bu dünya bitecek. Bugün bizi meşgul eden nice şey, o gün hiçbir anlam taşımayacak. Telefonlarımız susacak. Mesajlarımız yarım kalacak. İnsanların bizim hakkımızdaki konuşmaları bitecek. Evlerimizdeki eşyalar başkalarına kalacak. Üzerimizde taşıdığımız dünya geride kalacak.
Ve biz Rabbimizin huzuruna, elimizde yalnızca amellerimiz ve kalbimizle gideceğiz.
İşte o zaman insan, bütün hayatının aslında tek bir cümle etrafında dönmesi gerektiğini anlayacak:
“Allah benden razı olsun.”
Ne büyük saadettir…
Dünyada herkes seni anlamasa bile Allah’ın seni bilmesi.
Herkes seni terk etse bile Allah’ın seni bırakmaması.
Bir iyiliğini kimse görmese bile onun Allah katında zayi olmaması.
Bir günahı kimse bilmese bile ondan Allah için vazgeçmiş olmanın huzuru…
Ve bütün ömrün sonunda, dünyadan ayrılırken geride kalan her şeyden daha kıymetli bir ümitle göçebilmek:
“Ya Rabbi… Ben Senin rızanı aradım. Eksik kaldım, düştüm, yanıldım, nefsime yenildim. Fakat her düştüğümde yine Sana döndüm. Bütün kusurlarımla kapına geldim. Sen benden razı ol…”
Çünkü insanın gerçek kazancı, dünyada ne kadar sevildiği değildir.
Ne kadar tanındığı da değildir.
Ne kadar övüldüğü hiç değildir.
Asıl kazanç, Rabbi tarafından kabul edilmiş bir kul olarak yaşamaktır.
Ve belki bütün hayatımızı tek bir duada toplamak mümkündür:
“Allah’ım, beni insanların gözünde değil, Senin katında güzel eyle.
Beni herkesin sevdiği değil, Senin razı olduğun kullarından eyle.
Amellerimi insanların nazarına değil, Senin rızana bağla.
Kalbimi insanların alkışından kurtar, Senin teveccühüne ulaştır.
Ve ömrümün son cümlesini, Senin rızanı kazanmış bir kul olmanın huzuruyla söylemeyi nasip et.
Çünkü sonunda insanın isteyeceği tek şey kalacak:
Allah’ın rızası.
Ve o gün, dünyada kaybettiğimizi sandığımız her şeyin karşısında, eğer Rabbimiz bizden razıysa, anlayacağız:
Meğer hiçbir şey kaybetmemişiz.




