Sevdiklerin ve iyi anlaştıkların yanındaysa hiçbir şey sorun gibi görünmez; her an keyiflidir ve keyifle yaşanır. Lakin asıl mesele, kalbinin uzak olduğu kalplerle yaşamak zorunda kalmandır. İşte bu, insanın keyfini kaçırır. Merhamet, vefa ve muhabbet gibi değerlerden yoksun insanların oluşturduğu yıkımın adı zulümdür. Varlıkları ve davranışlarıyla âdeta iyi insanlara eziyet olurlar.
İnsan zulümde o kadar ileri gidebiliyor ki kendi hemcinsini hiçbir nedene dayanmaksızın katledebiliyor; acısını ve açlığını dile getiremeyen hayvanlara dahi kıyabiliyor. Peki, onca güzelliğe rağmen insan neden bu denli kötüleşebiliyor?
Varlık âleminin basamakları önce cansız dediğimiz dağ, taş, toprak ve su ile başlar. İkinci aşamada bitkilerle canlılık devresi gelir: Ağaçlar, çiçekler, otlar… Üçüncü basamak ise hayvanlardır. Tüm bu varlıklar insana hizmet eder. Varlığın zirvesinde ise insan vardır; çünkü insan akıl sahibidir. O akılla fikir üretir, medeniyetler kurar ve arkasında izler bırakır.
Ancak insan bu üstün vasfını ve akıl donanımını kötülüğe adadığında, doğadaki diğer varlıkları hizmetine sunulmuş birer emanet olarak görmediğinde yakar, yıkar ve yok eder.
Buna karşın iyiliği tercih edenler merhametlidir. Bir kedinin kırık bacağı onların uykusunu kaçırır; bir çocuğun soğuktan donmuş elleri içlerini üşütür. İnsan bu iki yönüyle yaratılmıştır: Zulüm ve merhamet… İnsana diğer varlıklardan farklı olarak irade ve özgürlük bahşedilmiştir.
Bir papatya canlı olsa da toprağa sabittir; başka bir bahçeye gidemez. Hayvanların ise sınırlı bir his dünyası vardır; acıktığını veya üzüldüğünü hissettirir ama bunu kelimelerle ifade edemez. İnsanlıktan nasibini almış olanlarımız, bu aciz hallerinden ötürü hayvanları korur ve sahipleniriz. Fakat insan bu sahiplenme duygusunu abarttığında başka bir insanı da tıpkı bir eşya gibi köleleştirmek, hatta katletmek isteyebilir.
Oysa insan, varlıkların en üst katmanında yer alan özgür bir varlıktır. Doğadaki her şeyden faydalanma hakkına sahip olmakla birlikte bunun karşılığı olarak onları korumak ve emanet bilmek zorundadır aynı zamanda. Buna ise şükür diyoruz. Şükreden bir insan tüm varlıkların kıymetini bilir; Yaradan nezdinde de en sevgili kul odur. Şükrünün karşılığında ona tükenmeyen cennet vaat edilmiştir. Nitekim Kur’an-ı Kerim’de iyilik eden ve şükreden kullara şöyle buyrulur:
“Ey huzura kavuşmuş insan! Sen O’ndan razı, O da senden razı olarak Rabbine dön! Gir kullarımın arasına, gir cennetime!” (Fecr Suresi, 89:27-30)
Bizler merhamet, vefa ve sevgiyi dinimizden ve onu bize ulaştıran Hz. Peygamber’den (s.a.v.) öğreniyoruz. Aslında tüm ilahi dinlerin özü budur. Ancak önceki kitaplar kendi dönemlerinin şartlarına göre indiğinden ve zamanla mensupları tarafından değiştirildiğinden asıllarını yitirmiştir. Bizim kitabımız Kur’an-ı Kerim ise kıyamete kadar tüm zamanlara hitap eden evrensel ilkeleri barındırır. Hz. Peygamber (s.a.v.) de bu ilkeleri hayatında en güzel şekilde uygulamıştır; çocuklara merhamet gösteren, eşleriyle şakalaşan, farklı din mensuplarına hoşgörüyle yaklaşan ve doğayı koruyan en güzel örnektir.
Kur’an-ı Kerim, üstünlüğün ırkta değil, ahlakta olduğunu vurgular:
“Ey insanlar! Doğrusu biz sizi bir erkekle bir kadından yarattık. Ve birbirinizle tanışasınız diye sizi kavimlere ve kabilelere ayırdık. Şüphesiz ki Allah katında en değerli olanınız, O’na karşı gelmekten en çok sakınanınızdır (takva sahibi olanınızdır).” (Hucurât Suresi, 49:13)
İşte bu yüzden mesele ırk veya millet değil; “iyi” ve “kötü” insan meselesidir. Kendi ırkını aşırı yüceltmek kötülüğe alan açar. En doğrusu her konuda orta yolu tutmaktır.
İşte bunun adı Sırat-ı Müstakîm’dir. Günde 5 vakit namaz kılan bir insan, Fatiha Suresi’ni okurken defalarca şöyle dua eder:
“Bizi dosdoğru yola (orta yola / Sırat-ı Müstakîm’e) ilet.” (Fatiha Suresi, 1:6)
“Yalnız sana kulluk eder ve yalnız senden yardım dileriz.” (Fatiha Suresi, 1:5)
Aşırı fedakârlıklar, gereksiz hırslar ve dengesizlikler insanı yıpratır; hem beden hem ruh sağlığını bozar. Yaradan, insana unutmamasını hatırlatmak için namazı bir alarm ve denge mekanizması olarak koymuştur.
İnsan doğayı, hayvanları, iyiliği, merhameti ve tüm bunların özü olan güzel ahlakı sever. Bütün bu güzellikleri fark etmeyi, öğrenmeyi ve yaşamayı ise Hz. Peygamber’e (s.a.v.) borçludur.
Sevgi kuru bir iddia değil, ispat ister. Sevginin ispatı ise sevdiğinin hatırasını yaşatmak, önerdiği güzel ahlakı (Sırat-ı Müstakîm’i) hayatına taşımak ve imkân buldukça onu mekânında ziyaret etmektir.
Umre; kişisel çekişmelerin, coğrafi veya ırki tartışmaların ötesinde, bu evrensel güzellikleri bize ulaştıran Rehber’e (s.a.v.) duyulan sevginin, vefanın ve şükrün bizzat yerinde arz edilmesidir.
Ves-Selam.




