Kulak ne de çok sese muzdarip oluyor, değil mi?
Gözün kapağı var, kapatırsın, görmezsin!
İki dudağın var, kapatırsın, dilin istirahat eder!
Ya kulakların!
Onları belki ellerin ile kapatırsın, lakin bu muhatabına karşı hoş bir durum olmaz!
Konuşulanları duydukça, bir karşılık da vermen zorunlu olur artık!
Susmayı tercih etsen dahi, bu muhatabını daha çok ısrarlı bir hâle de getirebilir.
…
Bir de içindeki ses var ki, o hiç susmuyor, hep konuşuyor… Belki çoğu kez de adaletli değil, tek taraflı oluyor!
İçindeki ses hep seni savunuyor, değil mi? “İlle de sen iyisin, sen iyi ol, bunu hak etmiyorsun; hak etmediğin hâlde…”
Dur ve kulak ver tüm bu savunmalara. Bu savunmalara karşı hep bir argümanın var. Peki, bunu nasıl yapıyorsun acaba? Ve bu argümanlarının doğruluk oranı nedir?
Birçok ağzın konuştuğu bir kalabalıkta, bir de iç sesin konuşuyor hiç durmadan. Aslında bu iç ses fazlalaştığında, artık sen etrafındaki o kalabalığa rağmen bir “uzlet” yaşıyorsun!
Tek taraflı olmayı terk edip, hakkın yanında olmayı seçtiğinde ise, bu uzlet hâli, yani kalben insanlardan çekilme hâli, senin için tıpkı bedensel bir ihtiyaçmış gibi zorunlu bir evreye ulaşıyor. Kim ne derse desin; belki duyuyorsun, hatta onların duymak istediği gibi cevaplar veriyorsun, lakin senin fikrin tamamen kendi doğruların paralelinde seyrediyor. İç sesinin cevapları belki de dış sesinin tam aksi yönde.
İşte bu tenakuz gibi görünen durum, bir zıtlığın içinde neşvünema bulan bu özerk kişiliğinin tam da kendisi. Evet, dışa yansıttığın “sen” ile iç dünya köşkünde ağırladığın “sen” aynı değil! Bu, asıl kişiliği ve onun fikirlerini dışa aktarımdaki donanım eksikliğin olmalı. Kişilik uygulaman tam randımanla çalışmayı yakalayamamış; bir amatörsün sen…
Kalabalıklar içinde uzlettesin! Ama kulluk da bu değil mi zaten? Rabbinin yüceliği karşısında senin varlığın bu acziyeti zorunlu kılıyor olabilir, değil mi? Her diyalogda doğruyu isabet ettirmek öyle kolay değil!
Özellikle kan bağı olan akraba ilişkilerinde bunu başarmak; dik bir dağa tırmanmaya çalıştıkça düşüp düşüp, yeniden ve yine yeniden zeminden defalarca başlamak gibi… Evet, evet, tam da böyle!
İçindeki doğruluk kürsüsünde baş vaizi susturamadığında, en ön sırada dinleyici olmak da güzel geliyor! Doğruyu dinlemek ruha iyi geliyor. Doğruya kulak olmak, uzleti artık halvete eviriyor… Bu halveti tatmak ise bu uzleti gerektiriyor.
Kalabalıklar içinde uzlet!
Doğru o kadar tatlı ki; cildin paslı demirle tırmalanır gibi acırken, kulağın boş ve gereksiz laflarla saldırıya uğramışken, içinde doğruyu konuşan vaizin o güzel sözleri, kökleri kalbinden çıkıp tüm iç organlarında tek tek açan gülün o güzel kokusuyla mest ediyor tüm bedenini.
İşte uzletten halvete erişen bu durumu sulayıp yeşerttikçe, her bir dalı gül açan o letaifler, hiçbir zararlıya izin vermiyor bünyesinde artık.
Bedenden ruha tüm varlığı güzelliğe ve doğruluğa doyan insan ise artık kendindeki bu kuvvet ve istidat ile, bu değişim ile çevresindekileri de sulamak ve yetiştirmek için hazır hâle geliyor; işte bu evreye ise celvet deniyor.
Celvetin ışığı ulaştığı her gönlü aydınlatıyor. Adeta uzlet ve halvet tezgâhından geçen bu yolculuk, celvete ulaşan samimi ve ihlaslı bir nura dönüşüyor.
Önce susmak ile zahirini terbiye eden nefis, bu susmaların ödülünü halvet olarak alıyor. Ardından ise bu ödülü başkalarıyla paylaşacak vüsata yani celvete erişiyor.
Varsın herkes konuşsun, kalabalık ya da kabalık yapmaya devam etsin. Sen sen ol, içindeki uzlet köşkünü ziyaret etmekten vazgeçme! Bu ziyaretten kendini mahrum bırakma! İç sesinin hakkı konuştuğunu hatırla; onu susturmaya ya da avutmaya çalışma, ona kulak vermeyi bırakma!
Buğday, ekin, arpa… Sonbaharda hasat edilir, bilir misin? Senin hasadın da öyle işte!
İlkbaharda çiçeklerde, ağaçlarda, bahçelerde hiç susmadan cıvıldaşan kuşlar, belki de her sonbaharın hasadını müjdelemekte; unutma!




