Ana SayfaTasavvufMihenk-i Hakikatte İnsan

Mihenk-i Hakikatte İnsan

Selâmünaleyküm.

Allah’ın rahmeti ve bereketi üzerinize olsun.

Ne hayırlı bir duadır rahmet ve bereket… İnsan bir gönle selâm verirken yalnızca kelâm etmez o gönle rahmet niyaz eder, yoluna bereket diler. Belki de selâmın sırrı burada gizlidir: Söz, lisanda başlamadan evvel niyette doğar. Niyet halis olursa kelâm dua, yol ise ibadet olur.

Sözün özü de budur.

İnsan hayatta her şeyi niyeti nispetinde taşır. Aynı hastalık bir gönülde isyanı, diğerinde rızayı büyütebilir. Aynı musibet birini ye’se sürüklerken diğerini tefekküre uyandırabilir. Aynı imtihan bir nefsi karanlığa iterken diğerini tezkiye-i nefs yolunda bir menzile daha yaklaştırabilir.

İmtihan, her zaman yalnızca zahirî bir bela değildir; kimi zaman bâtında açılan bir terbiye kapısıdır. Bela görünür olanı incitirken, hikmet görünmeyen tarafı inşa eder. İnsan çoğu zaman başına geleni kayıp zanneder; hâlbuki bazı kayıplar nefsin kazancıdır.

Lakin insanoğlu acelecidir. Duasının hemen karşılık bulmasını, sabrının meyvesini hemen devşirmeyi ister. Oysa sülûk, sürat değil sebat yoludur. Kemâl bir anda zuhur etmez. Gönül, bir gecede saflaşmaz. Nefsin terbiyesi vakit, çile ve teslimiyet ister.

Kolay elde edilenin kıymeti çoğu zaman bilinmez.

Altın, topraktan cevher hâlinde çıkar. Henüz ziynet değildir. Ateşten geçer, dövülür, ezilir ve mihenk taşında sınanır. Saflığı ortaya çıktıkça işlenir; işlendikçe şekle girer.

İnsan da böyledir.

Özünde bir cevher taşır. Fakat o cevher, nefsin pasından arınmadan görünmez. Mihenk-i hayat kimi zaman musibet, kimi zaman ayrılık, kimi zaman yalnızlık, kimi zaman da insanın hiç beklemediği bir imtihandır. Her biri zahirde can yakar; bâtında ise insanı kendisine gösteren bir ayna olabilir.

Mihenkten geçen ya cevherini ortaya çıkarır ya da kendi vehminin içinde kalır.

İlim cevhere şekil verir. Edep onu güzelleştirir. Sabır sertliğini alır. Şükür gönlü genişletir. Tevbe pasını siler. Tevazu parlaklığını gösterişten kurtarır. Zikir ise bütün bunların ruhunu diri tutar.

Fakat zikrin de bir zâhiri, bir bâtını vardır.

Dilin Allah’ı anması ile kalbin Allah ile uyanması aynı değildir.

Dilde zikir vardır, gönülde nefsin saltanatı sürüyorsa kelâm henüz hâle dönüşmemiştir. Zikr-i lisân, zikr-i kalbe inkılâb etmedikçe sadâdan ibarettir. Hakiki zikir insanın ahlâkına sirayet eder; öfkesini törpüler, kibrini küçültür, hırsını susturur, merhametini çoğaltır.

İnsan bazen “piştim” zanneder.

Çilesini sayar. İbadetini sayar. Zikrini sayar. Sustuğu günleri sayar.

Lakin gönlünün hâlini hesaba katmayı unutur.

İşte nefsin en ince perdelerinden biri burada belirir: İnsan kendisini kemâle ermiş sanırken, henüz kendi nefsinin gölgesinde olabilir.

Zâhirde terk-i dünya eden nefs, bâtında dünyanın esiri kalabilir. Elini dünyadan çekmiş görünür; fakat gönlü hâlâ takdir bekler. Dilinde zikir vardır; fakat içinde kibir saklıdır. Tesbih elindedir; fakat gönlünde başkasını küçümsemenin hesabı vardır.

Bu hâlde dil Allah’ı anar, fakat hâl nefsi anlatır.

Oysa tasavvuf, insanın kendisini görmekten Rabbânî muradı görmeye doğru yaptığı seferdir. Bu yolun ilk menzili insanın kendi nefsini tanımasıdır. Nefsini bilenin yolu içeriye döner; kendisini bilenin iddiası azalır, hâli çoğalır.

Asıl sefer dışarıya değil, içeriye doğrudur.

İnsan bazen uzak diyarlara gitmeden de seyr ü sülûk eder. Bir musibet onu kendisine getirir. Bir ayrılık onu faniliğe uyandırır. Bir yalnızlık, kalabalıklar içinde unuttuğu Rabbiyle baş başa bırakır.

Ve gönül…

Gönül ihmal edildiğinde öksüz kalır.

Bazen insanın bütün ihtiyacı bir baş okşanması kadar küçüktür. Bir merhamet, bir güzel söz, bir samimiyet… Lakin gönlün asıl tesellisi, mahlûkun merhametinden Rahmân’ın rahmetine geçebilmektir.

İnsan kırılır, susar, içine çekilir. Sonra bu suskunluğu vakar zanneder. Hâlbuki kimi sessizlikler sükût değil, içte büyüyen yaradır.

Bu sebeple insan ara sıra kendi gönlünü yoklamalıdır:

Zikrim beni değiştirdi mi?
İlmim beni mütevazı kıldı mı?
Çilem beni merhametli yaptı mı?
Sabrım beni güzelleştirdi mi?
Rızam arttı mı, yoksa yalnızca haklılığıma olan inancım mı büyüdü?

İşte mihenk-i hakikat burada başlar.

Rahmet dilemek kolaydır; rahmete vesile olmak ise hâl ister.

Bereket dilemek kolaydır; bulunduğu yere bereket taşımak ise gönül ister.

Zikir kolaydır; zikrin ahlâkına bürünmek nefis terbiyesi ister.

İlim kolayca öğrenilebilir; ilmin edebine erişmek ise kemâl ister.

Ve insanın bütün yolculuğu belki de şu hakikatte düğümlenir:

İnsan, cevherini mahlûkata ispat etmek için değil; Rabbine karşı saflaştırmak için mihenkten geçer.

Mihenkten geçen altın kendisini anlatmaz.

Saflığı tartıda değil, hâlinde görünür.

İnsan da öyle…

Hakikaten pişmiş olan kendisini anlatma ihtiyacı duymaz. Zira hâli, kelâmından önce konuşur.

İnsanın en güzel duası ahiret için ettiğidir:

“Yâ Rabbi, beni imtihanımdan şikâyet edenlerden değil, hikmetini arayanlardan eyle. Nefsimi bana galip kılma. Dilimdeki zikri gönlüme indir. İlmi hâle, sabrı rızaya, çileyi kemâle, kelâmı hikmete dönüştür. Beni mihenk-i hakikatten geçirdiğinde cevherimi nefsime değil, Senin rızana teslim eyle.”

Selâm, rahmet ve bereket üzere olsun…

Gönlü mihenkten geçmiş, dili zikre, hâli edebe ermiş olanlara…

YAZARIN DİĞER MAKALELERİ

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

SOSYAL MEDYA

0BeğenenlerBeğen
0TakipçilerTakip Et
4,338TakipçilerTakip Et
- Reklam -spot_img

Yeni İçerikler

Son Yorumlar