Ya yalnızlıklar ya da ka(la)Balıklar
Dönüp dönüp Sana sığınmayı o kadar seviyorum ki Rabbim… Evet, uzlete çekilmeye ihtiyaç duyar insan. Ara ara bir HİRA’yı arar insan. Lâkin insanın o yalnızlığa, Hira’ya çekilmesinin müsebbibi de, mürebbisi de yine insandır. Neden hem de mürebbisidir!?
İnsanın yaratıldığı amaca uygun bir hayat yaşaması için, hayatın içindeki değişkenleri bilmesi ve çözümlemesi, yine hemcinsini müşahede etmesi ile gerçekleşir. Bu müşahededeki edinimler, gerektiği yerde ve konumda kararlı olmaktan tutun, bedensel ihtiyaçlar, davranışsal ilkelerde fazla ya da eksik yönlerini bir başkası üzerinden teyit edilmesine, aynı ortak değerlerde paydaş olmayı gerektiren bir süreç içerebilir. Bu sürecin insan ile alakası; tıpkı demirin çok yüksek ısıda dövülüp istenilen şekli alması gibi bir terbiyedir, eğitimdir.
İnsanlar da birbirleri ile terbiye edilirler. Genel geçer öğretiler, ahlakî değerler ve diğerleri.
Sıkışmayan bir kalp Rabbini hatırlayamaz. Daralmayan insan kıblesini bulamaz.
Kalp tam insan ve ilişkilerle sıkıştığında, inkılap edip, bir hâlden diğer bir hâle dönüp dönüp durduğunda… İşte tam o anda, Rabbi ile baş başa kalma ihtiyacı zuhur ettiğinde, bu baş başa olmanın lezzeti, çevresindeki o kalabalığa rağmen o kadar büyür ki… Bu lezzetin sebeplerini de sever insan.
Çevresinde olup biten işler, organizasyonlar, konuşmalar insan unsurunun gerekliliğidir. İnsan, insan ile insanlaşır; demirin demir ile dövüldüğü gibi!
Diğer varlık ve eşyaya ilişkin yaklaşımlar ara elemanlardır. Mobilya; düzen, dinlenme ve konfor için vardır. İnsanın bir hayvan ile ilişkisi onu ya latif kılar ya da zalim. Bir kediyi sahiplenmek ya da tam aksi onlara zarar vermek gibi.
Lâkin insanı insan kılan yine insan ile olan etkileşimidir. Bu etkileşim ise çetindir. Sınırları korumak büyük çaba gerektirir. Bazen çok verici olmak insanı âciz bırakırken, bazen de alıcı olarak kalmak insana haysiyet kaybettirebilir. Bu etkileşim, insanın iki zıt uca, yani latif ve zalim olmaya kaymasına izin vermez. Ortada bir istikameti yakalamak ancak insanın insan ile sınırlandırılmasıyla gerçekleşir.
Yatayda gelişen bu hâller ve durumlar, insanın dikeyde Rabbi ile olan bağlantısını da direkt etkiler.
Mesela, bu durumlar Rabbin rızasından uzaklaşma yönüne gittiğinde, tüm bunlara elle, sözle müdahale edemeyen bir müminin kalbi o kadar incelir ki… Sanki Rabbini darıltıyormuş gibi kendini hem O’na daha yakın hissederken hem de O’ndan uzaklaşacak endişesiyle de yanar, tutuşur. Bu, hadisin üçüncü aşamasına erişmektir nihayet; yani buğza!
“Sizden kim bir kötülük, münker görürse, onu eliyle değiştirsin, düzeltsin. Eğer buna gücü yetmezse diliyle değiştirsin. Buna da gücü yetmezse kalbiyle buğz etsin!” (Müslim / Ebû Dâvud)
Bu arızalı bir durum gibi görünse de aslında Rabbine kul olmayı hep hatırında tutan için bu durum dahi onun için bir lezzettir ki… Belki de uzlet hâlinde ve her şey yolunda giderken olmadığı kadar teyakkuzdadır mümin. Her durumun yönetilebildiği bir yerde insan, kapısını zamanla kibre açık bırakabilir.
Olumlu durumları kendi başarısına, duruşuna hamledebilir.
Kişi tam kendine güvendiğinde, kendi iradesini kontrol altında tuttuğuna güvenebilir. Rabbine karşı kulluğunu yerine getirme süreçlerinde, kulluğunun ayarlarını bozacak müdahale durumları ile karşılaştığında ise inancını amele dönüştürmede zorlanabilir.
Namaz vakti geçiyordur, sürekli saatine bakar durur. Lakin bulunduğu şartlar namazını eda etmeye imkân tanımaz. Bir şekilde vakit geçmeden vakti eda etse bile huşusu eksik bir eda olabilir bu!
…
Ya da bazen çocuklarımız, ortamın gerekliliğine mustarip olmuştur ve biz yangında ilk kurtarılacaklar gibi bir pozisyonda kalabilir ve bazı şeylerden ödün verebiliriz!?
Ne bileyim, kızınız dövme yaptırmıştır, oğlunuz küpe takmıştır. Ve bunlara bazen zorunlu, bazen çaresiz göz yumarsınız!
Arkadaşlarınız ile bulunduğunuz ilim meclisleri bazen bir sunum şovuna dönüşebilir. Ya da ortamdaki diyalog, yemek tarifi, kıyafet seçimi vb. gibi şeyler ile amacından saparak bir kakofoniye dönüşebilir.
Bu analizi kendimce içselleştirdiğimde ve ben bu durumlara maruz kaldığımda, bunca uyarıların tam ortasında bulunduğumda, Rabbimle baş başa olmaya bayılıyorum.
Susuyorum ara ara. Sesim çıkmıyor. Dilim ortama paralel şekilde hemfikir kelimeler sarf etse de ruhum, hiç olmadığı kadar bedenimin arkasında ya da önünde değil; tam da o anda elimden tutuyor, sapmaların açılarını ölçüyor, caiz karelerini buluyor, kalanlı bölmeleri göze alıyor… Bir hesaptır gidiyor.
Ve tüm bu veriler ile rotam yeniden oluşturuluyor ve kıblem hedef olarak alınıyor. Ruhum artık “kıblem Kâbe’ye” komutuyla konumlanıyor ve hiç özlemediğim kadar Rabbim ile şah damarımın yakınlık lezzetini özlüyor da özlüyorum.
…
Ortamdaki bu kalabalıklar ve Rabbe bu kaBalıklar esnasında, bedenî varlığımın tümü ortamın farkında olsa da kalben uzlete çekilmeye doyamıyorum.
Ve bu, sanılanın tam aksine, aksi durumların doğruyu aktif kılan kârları.
Zeytinden yağını çıkarmak için dahi ezmek gerekiyor. Dışarıda posası kalırken, sıkılan zeytinin yağı ise çok değerli.
Sıkılmadan yağ süzülmez, çıkmaz. Zeytin baskıya, ağırlığa muhatap olmazsa yağı çözülmez.
Olsun, geriye posası kalsa da çıkan netice ne şarkta ne garpta, o kadar değerli işte!!
“O, Allah’ın nurunu temsil eden kandil ne şarkta (doğuda) ne de garpta (batıda) bulunan mübarek bir zeytin ağacından yakılır. Bu öyle bir ağaçtır ki yağı, neredeyse ateş dokunmasa bile aydınlatır…” (Nur Suresi, 35. Ayet)




