Ana SayfaTefekkürHer Şerden Bir Hayır Doğar!

Her Şerden Bir Hayır Doğar!

Zor zamanlarda sıkça söylenen “Her şerden bir hayır doğar” sözü gerçekten ne kadar doğru? Bu deneme, Kur’anî perspektifle bu yaygın teselli cümlesini sorgulayarak, kesinlik yerine hikmete ve teslimiyete dayanan daha sahih bir iman duruşunu hatırlatıyor.

Zor bir olay yaşandığında çoğu zaman aynı cümle söylenir: “Her şerden bir hayır doğar.” Niyet genellikle iyidir; insanı teselli etmeyi amaçlar. Ancak yine de durup düşünmek gerekir: Bu söz, İslam’ın inanç çerçevesiyle gerçekten ne kadar örtüşür?

İslam düşüncesine göre “şer”, çoğu zaman bizim açımızdan kötü görünen hâlleri ifade eder. Bir olayın can yakıcı olması, onun mutlak anlamda kötü olduğu anlamına gelmez. Hastalık, kayıp ya da hayal kırıklığı; insanı sarsar ama her zaman anlamsız değildir. Çoğu zaman anlam, yaşanırken değil; zaman geçtikten sonra ortaya çıkar.

Burada önemli bir denge vardır: Allah kuluna eziyet olsun diye musibet vermez; ancak verdiği her imtihanda hikmet sahibidir. İslam, yaşanan sıkıntıyı başıboş bir kötülük olarak değil, imtihan ve takdir çerçevesinde ele alır. Ne var ki bu bakış açısı, her musibetin mutlaka iyi bir sonla biteceği anlamına gelmez.

“Her şerden bir hayır doğar” sözü, tam da bu noktada fazla kesin bir iddia taşır. Sanki her acı, kendiliğinden ve kaçınılmaz biçimde hayra dönüşecekmiş gibi bir beklenti oluşturur. Oysa Kur’an, insanı böyle bir kesinlik dilinden özellikle uzak tutar:

“Olur ki hoşlanmadığınız bir şey sizin için hayırlıdır; olur ki sevdiğiniz bir şey sizin için şerdir. Allah bilir, siz bilmezsiniz.” (Bakara, 216)

Ayette geçen “olur ki” ifadesi, insan bilgisinin sınırını açıkça hatırlatır. Sonucu bilen biz değiliz; biz ancak yaşarız, hükmü ise Allah verir.

Bu yüzden “inşâallah” sözü, basit bir alışkanlık değil; derin bir iman tavrıdır. “Her şerden bir hayır doğar” demek yerine, “Her şerden inşâallah bir hayır çıkar” demek; sonucu kesinleştirmekten kaçınmak, hikmeti Allah’a havale etmektir. Bu yaklaşım, pasif bir kadercilik değil; bilinçli bir tevekküldür.

İslam düşünürlerinin de dikkat çektiği gibi, olaylarla sonuçlar arasında mekanik ve zorunlu bağlar kurmak insan aklının sınırlarını aşar. Gazzâlî’nin vurguladığı üzere, görünen sebepler sonucu garanti etmez; hakiki bilgi Allah katındadır. Bu yüzden mümin, yaşanan hâlin kazâ ve kader içindeki yerini kabul eder; fakat sonucu Allah adına kesin bir hükme bağlamaz.

Kur’an’daki peygamber kıssaları bu dengeyi canlı biçimde öğretir. Hz. Yakub, yıllarca oğlundan ayrı kalmanın acısını yaşarken, kesin bir mutlu son ilan etmez. Sadece şöyle der:

“Belki Allah hepsini bana getirir. Şüphesiz O, hakkıyla bilendir, hikmet sahibidir.” (Yusuf, 83)

Bu sözde umut vardır; fakat iddia yoktur. Teselli, sonucun mutlaka iyi olacağı düşüncesinde değil; Allah’ın ilmine, adaletine ve hikmetine duyulan güvendedir.

Belki de asıl mesele, acıyı hızlıca susturan cümleler aramak değildir. Asıl mesele; musibet karşısında sabır, rıza ve aktif tevekkül içinde kalabilmektir. Gerçek huzur, her şeyin mutlaka iyiye gideceği beklentisinde değil; her durumda Allah’ın el-Hakîm, el-Adl ve er-Rahîm olduğuna güvenebilme cesaretinde saklıdır.

YAZARIN DİĞER MAKALELERİ

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

SOSYAL MEDYA

0BeğenenlerBeğen
0TakipçilerTakip Et
4,338TakipçilerTakip Et
- Reklam -spot_img

Yeni İçerikler

Son Yorumlar