“Kalpler ancak Allah’ı anmakla huzur bulur.” (Ra’d, 13/28)
Seher vakitlerinin başka bir dili var. Göz açılır açılmaz dilde bir Besmele, gönülde bir hamd belirince insanın içine tarif edilmez bir sükûnet doluyor. O an fark ediliyor ki yeni bir güne uyanmak, yeni bir ömür kazanmak değil, ömürden eksilen bir günü daha emanet olarak karşılamakmış. Şükür nimetin lisanı, zikir ise gönlün nefesiymiş. Seherin sessizliği içinde kalp murâkabeye durunca dünya biraz daha uzak, hakikat biraz daha yakın görünüyormuş.
Bir müddettir kâinata daha dikkatle bakıyorum. Hiçbir şey kendi başına var olmuyor. Hiçbir varlık mutlak hür görünmüyor. Her zerre ilâhî hikmetin içinde başka bir hikmete bağlanmış.
Toprak güle mecnûn…
Gül dile mahkûm…
Dil zikre müptelâ…
Gönül ise yalnız Hakk’a merhûn…
İnsan da bundan ayrı değilmiş.
Kundaktaki bir bebeğin bir damla süte muhtaç oluşu gibi, bütün mevcûdât da Rahmân’ın rahmetine muhtaç. Dağdaki ceylanın yarasını iyileştiren yalnız ot değil, emniyet. Bülbülün figânı güle değil, Cemâl tecellîsine duyduğu hasrete… Pervânenin ateşe yürüyüşü de yok oluşa değil, fenâ sırrına duyduğu iştiyaka benziyor. Meğer aşk, seyr ü sülûkun ilk adımı, marifetin en latîf lisanıymış.
Hazret-i Yûsuf’un kıssası her okuyuşta başka bir kapı aralıyor. Kuyu da O’nun emriyle, zindan da… Kul, celâl gördüğünü zannederken Hakk, cemâlini perde arkasında saklıyormuş. Sabır yalnız beklemek değil, ilâhî hikmete güvenebilmekmiş. Rızâ ise başa gelene katlanmak değil, her tecellîde Rabbinin hikmetini arayabilmekmiş. Nice zaman insan düştüğü kuyuyu son zannediyor. Oysa bazen kuyu, vuslatın başladığı yer oluyormuş.
Yûnus’un hikmeti gelip gönle dokunuyor:
“Mal sahibi, mülk sahibi, hani bunun ilk sahibi?”
“Mal da yalan, mülk de yalan, var biraz da sen oyalan.”
Bu iki mısra bazen uzun nasihatlerden daha derin konuşuyor.
İnsanın en büyük yorgunluğunun bedende olmadığını da zamanla anlıyor insan. Asıl yorgunluk, ruhun Hakk’tan uzak kalmasıymış. Mutsuzluk denilen hâl, çoğu zaman adı konulamayan bir eksiklikten ibaretmiş. İnsan o boşluğu makamla, servetle, alkışla, kalabalıklarla doldurmaya çalışıyor. Fakat gönlün açlığı bunların hiçbiriyle dinmiyor. Çünkü kalp, yaratıldığı yere dönmeden huzur bulamıyor.
Dünya telaşı ne sessiz bir imtihanmış. İnsan, ömrünü yük taşıyarak geçiriyor. Daha çok kazanmak, daha çok yetişmek, daha çok biriktirmek isterken gönlünü ihmal ettiğini fark edemiyor. Sonra bir gün geriye dönüp bakıyor. Geride yalnız yorgunluk kalmamış; ihmal edilmiş bir maneviyat, susuz bırakılmış bir ruh ve ziyan edilmiş yıllar da kalmış. O vakit anlaşılıyor ki asıl fakr, malın azlığı değil, marifetin eksikliğiymiş. Asıl zenginlik ise Hakk’a yakın olabilmekmiş.
Toprak secdesiyle aziz oluyor. Gül kokusuyla şeref buluyor. İnsan ise ihlâsı, takvâsı, zikri ve muhabbeti kadar değer kazanıyor. Gaflet arttıkça murâkabe eksiliyor; murâkabe eksildikçe kalp kasvet bağlıyor. Meğer insanın taşıdığı en ağır yük sırtındaki değil, gönlündeki mâsivâ imiş. Kurbiyet, dünyadan uzaklaşmakta değil, dünyanın gönülden uzaklaşmasındaymış.
Yûnus Emre’nin,
“Ete kemiğe büründüm,
Yûnus diye göründüm.”
hikmeti de başka bir kapı aralıyor. Suret değişiyor, zaman geçiyor, ömür tükeniyor. Bâkî kalan yalnız Hakk’a yönelen ruh oluyor. İnsan kendini ararken aslında Rabbini arıyormuş. Rabbini buldukça da kendini buluyormuş.
Uzun uzun düşündüm…
Meğer bu cihanda hiçbir şey mutlak hür değilmiş.
Toprak güle mahkûmmuş…
Gül dile…
Dil zikre…
Gönül ise yalnız Allah’a…
İnsan, nefsine kul oldukça daralıyor, Rabbine kul oldukça genişliyormuş. Dünya avuçta durunca emanet, gönle yerleşince yük oluyormuş. Vuslat da uzaklarda aranan bir menzil değilmiş. Hakk’a teslim olmuş bir kalpte doğan ilk tecellî, insanın gerçek hürriyetiymiş.
Belki de insan ömrü boyunca hürriyeti dışarıda arıyor; oysa hakikî hürriyet, kulun kendi nefsinin zincirlerini çözüp Hakk’ın muhabbetine teslim olduğu anda başlıyormuş. O vakit anlaşılıyor ki secde, yalnız alnın toprağa değmesi değil, gönlün Hakk’a yönelmesidir. İnsan da Rabbine yöneldiği kadar kendisi oluyor, kendisi olduğu kadar O’na yaklaşıyor.
Yolunuz gül renginde, gül kokusunda olsun her daim…




