O sabah hava bulutluydu. Vakitlerin ilerlemesine rağmen hava açılmadı. Güneş yüzünü göstermedi. Grimtırak bir gün yaşıyorduk. Rahmet ise henüz yağmamıştı. Bir kıpırdanış, bir şuur saati gibiydi.
Aklıma ilk gelen şey, birkaç gün önce dönüşüme vermek için ayırmış olduğum gazeteler oldu. Yirmi küsur yıl öncesine aitlerdi. Bir iki gün önce yıllarca bütün hâliyle saklamış olduğum bu gazetelerin içlerinden istediğim sayfaları bir kenara ayırıp, diğer kısımlarını elden çıkarma kararı almıştım. Son zamanlarda sadeleşmek ve her konuda hafiflemek istiyordum. Lakin zamanın amansız ağına takılmış sürüklenirken, geleceğe, sonraya duyduğum garip bir his kenarda dursun diyordu.
“Sizi oyalamakta bu çoğaltma yarışı! Tâ mezarlığa gidinceye (yani kabrin dibini boylayıncaya) kadar!..” (Tekâsür Suresi 1, 2 – El-Keşşaf, Cârullah Zemahşerî)
O gün gözlerimi açtığım an itibarıyla aklıma ilk gelen şey olmasından işaretle bunun zor geldiğini iyice anladım. Er ya da geç yok olacaklardı. Şu hâllerini muhafaza edemeyecekler, hatta daha da dururlarsa belki de dönüşüme bile gidemez, iyice çöp olurlardı.
Maddenin kaçınılmaz sonu!…
Üç boyutlu, elle tutulur, gözle görülür, cismi olan, yer kaplayan her şeyin sonu gibi… Evlerimiz, arabalarımız, gıdalarımız, hatta vücudumuz gibi…
O zaman bir yandan geçici, yok olacak somut varlıklar varken, diğer yandan kalıcı ve değerli olan soyut varlıklar mevcuttu. Bunlar beş duyu organımızla algılayamadığımız, onları göremediğimiz, tutamadığımız ama asla yok olmayacak varlıklardı. Birincisi hiçbir kıymet arz etmeyen kesif varlıklar olurken, ikincisi çok değerli olan, kıymet arz eden latif varlıklardı. Her zaman sonluluk ve fena, sonsuzluk ve beka güzelliklerine yenik düşerdi.
Akledip düşündüğüm zaman; ayırmış olduğum bu sayfaların bir gün yok olacaklarını biliyordum. Er ya da geç çöp olacaklardı. Mümkün olmamakla birlikte, nesiller boyu saklanacak olsalar dahi yokluğa mahkûmlardı. Çünkü kesif âlemin somutları olan maddelerdendi.
Duygu didişmelerime rağmen büyüklerin şu mahiyetteki sözlerini şimdi daha iyi idrak edebiliyorum: Dünya dediğimiz varlık, yani cisim âlemi, perdeye yansıyan bir filmdir, asıl değildir. Gerçek hayat, ahirettir. Bu dünya bir gölgeden ibaretse, o zaman basit ve değersize, yok olacak olana yatırım yapmaya, yıllarca yükünü çekip, bekçiliğini yapmaya değmez, emeklere yazık olurdu. Emeklere yazık olurdu. Yine de insan bazen bu gölge oyununda kök salmak ister ya…
Şöyle ki: Bir kişi düşünün, somut bir uzvu, yani eli veya ayağı (kesif) olmasa ama aklı (latif) olsa, nice güzel işlere imza atabilir, sevilen, sayılan, saygın bir kişi olmayı başarabilirdi. Tersi bir durumda ise bu güzelliklerin hiçbiri yok. Zaten biz, insanların cismi var ve ruhu yoksa ona “ölü” demiyor muyduk? Sonra da o kesif ceset, toprağa gömülecek, eriyip ona karışacak, tabiri caizse (teşbihte hata olmaz) bizim gazeteler gibi yok olacaktı. Şu an ellerimizi, ayaklarımızı, gözlerimizi tabii ki çok seviyoruz ama bir gün yok olmaya mahkûmlar, maddenin kaçınılmaz sonu bu…
Bir yandan da hepimiz maddenin değil, mananın önemli olduğunu biliyorduk. Kim bilir, kulaklarımız bu cümleyi kaç kez duymuş, dilimiz kaç kez söylemişti… Sanırım gazetelerin yolculuğu ile başlayıp ilerleyen düşüncelerimin, farklı örneklerini tek tek bulunca üzerimdeki etkisi fazla oldu. Yani görünenlerden görünmeyeni kendi emeğiyle bulanın bilgisi etkin, derin ve kalıcı oluyor. Bakın, dikkat ettiniz mi, yine soyut olan önde, etkili ve değerli… Anlamak kolaydır da yaşamak öyle mi?
Bu arada söylemeden geçmeyeyim, rahmet damlaları çiselemeye başladı. Şimşekler çakıyor, gün içinde bile olsa ışıkları ve sesleri etkiliyordu. Ben de sindire sindire anı yudumlar gibiydim.
Düşüncelerime tekrar dönecek olursak; zamanımızda oturduğumuz evlere ne kadar çok yatırım yapıyoruz. Depreme dayanıklı, sağlam evlerin olması tabii ki gerekiyor. Sözüm onun dışındaki yatırımlara… Gerçekten mânevî âlemimize kalıcı bir etki bırakmayacaksa, ona artı bir değer katmayacaksa ya da buna vesile olmayacaksa yatırımı boşa yapmışız demektir. O eşyanın sadece alındığı gün bir müddet sevinmiş (soyut) olmaktan başka… Bu gibi aslında değersiz yatırımlar olmasa da olurdu. Biraz daha beden fazla çalışır, yorulur; hareket ettiği için daha sağlıklı olur, sonra da dinlenmenin, oturmanın, yemenin, içmenin, kısaca ânın latif tadına varılırdı. Bakın, yine karşımıza soyut lezzetler çıktı… Bu gibi sadrı serinleten lezzetlerin tadı ruhumuza yansır, ruh sıkılmadığı için bir dolu saçma sapan arayışlara sevk olmazdı.
Bir diğer yatırımımız ise giyim, yani kıyafetler… Benzer şeyler burada da söz konusu. Gardıroplar kapanamazken ruhumuz sıkılabiliyor. Doğru davranış ve yatırım olsaydı, bu kıyafet bolluğunda hiç sıkılmaz, üzülmez, ferah ve huzurlu olurduk. Hem de bolluktan kaynaklanan “şimdi ne giyeceğim, ne yiyeceğim?” gibi zamane dertleri peydah olmazdı.
Yemek demişken, bir hatalı yatırımımız da yeme içme konusu… Öyle ki, sağlığımızı bozacak kadar onlara yatırım yapabiliyoruz. Evimiz ve kıyafetlerimiz eşliğinde yiyip içtiklerimiz sosyal medyada sergileniyor. Çok değerli ve önemli yatırımlarmış gibi…
Şu an aklıma geldi; günümüzde birkaç kişi de tersine sosyal medyada evinin, kıyafetlerinin, gıdalarının ne kadar az ve öz, sadece yeteri kadar olduğunu sergilemiş olsaydı nasıl olurdu?
Sağlıklı beslenen, hareketli bir hayatı olan, elindeki ile memnun ve mutmain, huzurlu, latif bir şahsiyet olmaz mıydı? Peygamber (SAV)’in sünneti olan sade hayatı yaşayarak, kaçırılmaması gereken değerli ve kalıcı olanı, bir dolu aslında çöp hükmünde olanlarla değişir miydi? Bu zihniyetteki çok zengin bir kişi dahi olsa, geçici, çöp olacaklara yatırım yapmayı tercih eder miydi? Bu gibi mutmain insanların ilâna ihtiyaçları olmadıkları için böyle bir durumun söz konusu olamayacağını öngörmek zor değil. Yani sosyal medyada altında başka bir sinsi proje olmadan bu şekilde bir hayatı görmemiz asla mümkün değildir. Bu gibi mecralarda tüketimi de azaltacak mekân-ı şifa evler, taam-ı devâ yiyecekler, hulle-i ferah kıyafetler pek görülemez.
Bir de şu husus var; elden çıkarmakta zorlandığım bu gazetelerin mânevî (soyut) yönü olduğu için mazur sayılabilir miydim? Çünkü onlar şahsım için kâğıt parçalarının ötesindeydi. Duygu ve düşüncelerim bu şekilde esnemeye başlarken hemen şöyle düşündüm:
Eğer bir zamanlar, latif cisim (ruh) ve hem kesif cisim (ceset) sahibi insanoğlu, kaderî ömür seferinde bu satırlara bir gün denk gelmiş olup ve latif tarafında etkili olmuşsa, onun soyut âleminde izler bırakıp, şahsını etkilemiş somut hâline de yansıtmışsa, hâlâ kâğıtta kalmasının ne anlamı olabilir? Gönül hokkasına değmiş bir mürekkeple yazılmış o satırlar asla silinmeyecek yerde demektir. Okuyan kişinin, hatta onu tanıyanların dahi mânevî hayatlarına yön verecekse asla çöp olmayacak bir yerde mevcut demektir.
Bu düşüncelerle önce ayırmış olduklarımı, ardından da üzerine çalışma yapıp hazır olduklarında diğerlerini de elden çıkarma kararını almış bulunuyorum. Sonuçta onların maddeleri değil, kaderî plânda takdir edilen ölçüde manaları yaşayacaktı. Hem latif hem de kesif, yani henüz dünyada olan bir Âdemoğlu olarak yatırımların kârlı olmalıydı, beni yormamalıydı.
Bu arada, yağmur da hızını bir hayli aldı. O yağdıkça havanın rengi açıldı. Güneşi perdeleyen yağmur bulutları dağıldı. Gün parlayıp aydınlandı. Elhamdülillah…
Gözle görülmeyen, lâkin varlığı şüphesiz, tek gerçek olana emanet olunuz…




