Bazen insan durup düşünür; koca bir ömür akıp giderken, elimizde kalan en kıymetli, en telafisi imkânsız mevsim hangisidir? Cevap, hepimizin içindeki o bir zamanlar deli dolu esen ya da hâlâ esmekte olan rüzgarda, yani gençlikte saklıdır. Gençlik, insan ömrünün sadece biyolojik bir baharı değil; duyguların en yüksek perdeden yaşandığı, merakın sınır tanımadığı, kalbin henüz dünyanın kiriyle tam anlamıyla nasırlaşmadığı o muazzam inşa dönemidir. İslam’ın insana ve zamana yüklediği anlam penceresinden bakıldığında gençlik, geçici bir hevesler durağı değil, hesabı en ince detayına kadar sorulacak kutsal bir emanettir. Sevgili Peygamberimizin (s.a.v.) o ürpertici ve sarsıcı uyarısında, kıyamet günü insanın ömrünün hesabını verirken “Gençliğini nerede ve ne uğrunda tükettiğinin” (Tirmizî / Sıfâtü’l-Kıyâme, 1) ayrıca sorulacağını bildirmesi bundandır. Ruhun ve bedenin bu en coşkulu dönemini modern dünyanın sığ hazlarında çürümekten, hırpalanmaktan koruyacak; onu ebedi bir kazanca dönüştürecek iki asil kale vardır. Zihni ilimle kuşanmak ve elleri faydalı işlerin, yani salih amelin şifasıyla meşgul etmektir.
Unutmamak gerek. Zihin doğru kaynaktan beslenmediğinde popüler kültürün sığ dalgalarında savrulur.
Evet, gençlik, fıtrat gereği bir arayış, bir yerlere tutunma, kimliğini bulma ve hayata bir imza atma çabasıdır. Bu dönemde zihin, ucu bucağı görünmeyen dalgalı bir deniz gibidir. Eğer köklü, berrak ve duru bir kaynaktan beslenmezse, çağın getirdiği her fırtınada, her popüler akımda yönünü kaybetmeye müsaittir. İşte inancımızın ilk emrinin “Oku!” diye hitab etmesi ve “Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?” ikazıyla kalbimize dokunması, gençlere çizilen muazzam bir pusuladır. Bilmek, insanı sıradanlıktan kurtarır, ona eşyanın ve varoluşun arkasındaki o derin manayı fısıldar.
Ancak İslam’ın dünyamıza vadettiği ve övdüğü ilim, sadece kitapların arasında kuruyan, diplomalarla duvarları süsleyen, hayattan kopuk soğuk bir bilgi yığını değildir. Hakiki ilim; insanı cehaletin, taklidin, körü körüne inanmanın ve anlamsızlığın karanlığından çekip çıkaran, Yaratıcısına yaklaştıran kalbi bir nurdur. Genç bir insan akli, fikri ve manevi dünyasını bu nurla ördüğünde, zihnini bulandırmak için köşe başlarında bekleyen şüphe girdaplarına ve ekranlardan sızan popüler kültür sığlığına karşı yıkılmaz bir kale gibi ayakta durur. Ne rüzgarlar esip geçer de onun kalbindeki o sağlam inanç ağacından bir tek yaprak bile koparamaz.
Tarihin akışını değiştiren o parlak medeniyetimize baktığımızda, omuzlarında dünyayı taşıyanların genç yaşta ilim kürsülerine oturan, hem göklerin ilmiyle kalbini doğrultan hem de yeryüzünün ayetleri olan tıp, matematik, felsefe ve astronomiyle zihnini bileyen genç beyinler olduğunu görürüz. Gençlikte tıpkı taze bir sütün mayalanması gibi, taşa kazınan bir nakış gibi işlenen ilim, ömür boyu silinmez. Sadece, o gencin ömrünü bereketlendirmekle kalmaz, etrafındaki çorak ruhları da besleyen, onların da yolunu aydınlatan bir meşaleye dönüşür.
Eylemsiz kalan ruh kendi kendini kemirir. Şifa ise meşguliyettedir.
Fakat ilim, kendi kulesinde hapsedilmek, sadece entelektüel bir tatmin yaşamak için değildir, bilâkis hayatın tam ortasına inip ete kemiğe bürünmek, bir eyleme dönüşmek zorundadır. Eyleme dönüşmeyen, insanın ahlakını güzelleştirmeyen ve hayata dokunmayan bilgi, irfan geleneğimizde “faydası olmayan ilim” olarak nitelendirilmiş ve tehlikesinden Allah’a sığınılmıştır. Bilginin ve o kabına sığmayan, damarlarda deli gibi akan gençlik enerjisinin dünyada can bulduğu yer ise salih amel, yani yeryüzünü ve insanlığı güzelleştirecek faydalı işlerdir. Kur’an-ı Kerim’in neredeyse her köşesinde imanın hemen arkasından salih amelin bir gölge gibi, ayrılmaz bir ikiz gibi gelmesi tesadüfi değildir. Bir gencin bir yetimin elinden tutması, bir adaletsizliğe karşı adil bir ses yükseltmesi, tabiatı koruması, insanlığın hayrına bir teknoloji üretmesi, bir canlıya merhamet etmesi ya da sadece kırık bir kalbin hüznünü paylaşması bile salih amelin ta kendisidir.
Bugün genç nesillerin en büyük ruhsal sancısı olan “aşırı düşünme” (overthinking), anlamsızlık hissi, varoluşsal boşluk ve gelecek kaygısı, zihnin eylemsiz kalıp kendi içine dönmesinden ve kendi kendini yiyip bitirmesinden beslenir. İnsan psikolojisi sadece tüketen, oturan, ekran kaydıran ve izleyen edilgen bir varlık olarak tasarlanmamıştır. Ruh ise her şey gibi boşluk kabul etmez. Siz o muazzam gençlik enerjisini, o yüksek potansiyeli hayırla, üretimle, öğrenmekle ve iyilikle doldurmazsanız, o boşluğa çaresizlik, tembellik, bunalım ve insanı yavaş yavaş çürüten sığ meşguliyetler yerleşir. Oysa bir işi bitirip diğerine koyulmak, hayatın ritmidir.
Anlamlı bir işle uğraşmak, bir taşı alıp bir duvarın üstüne koymak, bir problemi çözmek veya bir insanın hayatına küçücük de olsa güzel bir dokunuşta bulunmak, modern psikolojinin de defaatle onayladığı gibi insanın “öz saygısını” ve “ben bu dünyada bir işe yarıyorum, bir yarayı sarabiliyorum” duygusunu besleyen en doğal, en temiz antidepresandır. Bir hedef doğrultusunda yeteneklerini kullanan genç, kaygının o boğucu esaretinden kurtulup derin bir iç huzura, zihnin o en dingin ve üretken “akış” haline ulaşır. Dolayısıyla salih amelle, faydalı bir zanaatla ya da ilimle meşgul olmak, sadece dış dünyayı imar etmekle kalmaz; gencin kendi iç dünyasını da tedavi eden, onu çağın getirdiği o amansız ruhsal bunalımlardan koruyan ilahi ve psikolojik bir şifadır.
Tarihin akışını değiştirenler, ömürlerinin baharını bir davaya feda eden gençlerdir.
İslam’ın gençliğe, ilme ve aksiyona yüklediği bu asil ruhun en canlı, en nefes alan modeli Asr-ı Saadet’in tam kalbinde saklıdır. Hz. Peygamber (s.a.v.), yeni bir dünyayı, merhamet ve adalet üzerine kurulu bir toplumu inşa ederken adımlarını hep gençlerle birlikte atmış, onların omuzlarına dokunmuştur. Mekke’nin en karanlık, en tehlikeli günlerinde canı pahasına evinin kapılarını açıp orayı bir eğitim, ilim ve sevgi merkezine dönüştüren Erkam b. Ebi’l Erkam gencecik bir çocuktu. Hz. Ali, ilmin kapısı unvanını aldığında, adaletin çetin kılıcını kuşandığında henüz gencecik bir delikanlıydı. Mus’ab b. Umeyr, zenginliği ve konforu arkasında bırakıp Medine sokaklarını Kur’an-ı Kerim’in ahlakıyla tek başına, ilmek ilmek inşa eden bir muallim olduğunda; Zeyd b. Sâbit, vahiy kâtipliği yapıp genç yaşında diller devirdiğinde ömürlerinin en coşkulu mevsimindeydiler.
Allah Resulü, gençlerin hata yapabilme payını, fıtratlarındaki o delişmen damarı, kanlarının hızlı akışını bilerek onlara kırıcı bir yargılamayla, üstenci bir dille değil; muazzam bir şefkat ve güvenle yaklaşmıştır. Onları pasif birer dinleyici olarak kenarda tutmamış; yeteneklerine inanmış, fıtratlarındaki cevheri fark etmiş ve omuzlarına büyük sorumluluklar yükleyerek onları tarihin akışını değiştiren birer özne haline getirmiştir.
Gençlerin içindeki potansiyeli aşağı çekmek yerine, onları ilimle ve faydalı işlerle yukarı taşımıştır. İşte bu yüzdendir ki, hiçbir gölgenin, hiçbir sığınağın olmadığı o dehşetli mahşer gününde, Allah’ın arşının altında huzurla gölgelenecek yedi sınıftan biri de “Rabbine ibadet ve itaat içinde, fıtratını ve temizliğini koruyarak büyüyen genç” olarak müjdelenmiştir. Bu müjde, gençlikteki meşguliyetin, duruşun ve yönelişin ilahi kattaki değerinin en büyük kanıtıdır.
Sonuç olarak;
Bugün modern dünyanın insanı kölesi yapan baş döndürücü hızı, geçici hazları ve her şeyi çabucak tüketmeyi emreden çılgınlığı karşısında gençlik, ne yazık ki en çok hırpalanan, içindeki o güzel ışık sinsice söndürülen bir kitle haline geldi. Gençliği sadece sorumluluklardan kaçılan, “hayatını yaşama” adı altında hoyratça harcanan, hiçbir şeye aldırmama dönemi olarak gören seküler anlayışa karşı İslam; gençleri bir irade, bir fikir, yeryüzünü merhametle ve adaletle imar edecek bir aksiyon şahsiyeti olarak konumlandırır.
Gençlik, avuçlarımızın içinden hızla akıp giden, bir daha asla geri dönmeyecek latif bir rüzgardır. Bu rüzgarı heveslerin, geçici alkışların fırtınasında ziyan etmek, kendine yapılabilecek en büyük haksızlıktır. Yapılması gereken; o rüzgarı ilmin yelkeniyle doldurmak ve faydalı işlerin, üretimin, insanlığa hizmet etmenin güvenli limanına doğru akıtmaktır. Bir toplumun yarını, o toplumun gençlerinin kalplerindeki iman, zihinlerindeki ilim ve ellerindeki faydalı işlerle ölçülür. İçindeki o ilahi cevheri fark eden, vaktini ilimle bereketlendiren ve enerjisini yeryüzünü güzelleştirmek için harcayan her genç; hem kendi iç dünyasını o bunalımlardan kurtarıp şifaya kavuşturacak hem de insanlığın karanlık gecesine umut olan bir dolunay gibi doğacaktır.
Vesselam…




