Ana SayfaGenelAnlaşılmak ve İçimizdeki Potansiyel

Anlaşılmak ve İçimizdeki Potansiyel

Bazen öyle anlar gelir ki, etrafımızdaki kalabalık ne kadar artarsa artsın, içimizdeki o derin sessizliği kimselere duyuramayız. Sesimiz yankılanır, kelimelerimiz havada asılı kalır adeta, lakin kimse kalbimize dokunamaz. Herkesin bir yerlere koştuğu, maskelerin ardına gizlendiği bu fani dünyada, sadece “olduğumuz gibi” kabul edilmenin, yargılanmadan durabilmenin özlemini çekeriz. Evet, bir ortama gireriz, adımız listededir, sandalyemiz hazırdır fakat bir türlü oraya ait hissedemeyiz. Daha da acısı, içimizde bir yerlerde canlanan, göğe doğru uzanmak isteyen o hevesli dallarımız, en yakınlarımız ya da çevremiz tarafından “Yapamazsın, abartma, ne gerek var?” denilerek alttan alttan budanır. İnsan, görünmez bağlarla aşağı çekildiğini hissettiğinde, sadece potansiyelini değil, yaşama sevincini de kaybetmeye başlar.

Günümüzde var olmaya çalışan insan, maskesini ancak kalpten işitildiğinde indirir.

Bazen hepimiz hayata karşı kırılmamak için kalın zırhlar kuşanır, yüzümüze kısa süreli tebessümler takınırız. Ancak ruhumuz, o zırhları çatlatacak sahici bir dokunuşun, hesapsız bir kabulün arayışındadır. Bugün modern psikolojinin “anlaşılma ihtiyacı” diyerek sayfalarca anlattığı o şey, aslında insan ruhunun görülme çığlığıdır. İnsan, karşısındaki gözlerde “Seni olduğun gibi görüyorum ve sen bu hâlinle değerlisin.” mesajını okumadığı sürece o ağır maskelerini yere indiremez.

Bizim göğüs kafesimizi genişleten irfan geleneğimiz ise buna kuru bir teknik terimle değil, hemhâl olmak diyerek can verir. Hemhâl olmak, sözün bittiği yerde kalbin devreye girmesidir. Karşındakinin yangınına kendi ciğerini sızlatarak bakabilmektir. Sevgili Peygamberimizin (s.a.v.) yanına gelen her bizar ruhun, bıkmış, sıkılmış bedenlerin oradan en çok sevilen ve en derinden anlaşılan kişi olarak ayrılması da bundandır. O, insanları sadece kulaklarıyla dinlemez, fıtratlarındaki incelikleri bir nakış gibi okur, onlarla kalben hemhâl olurdu. Müminin mümine ayna olması da bir kusur avcılığı değil, dostunun yüzündeki tozu şefkatle silip ona kendi içindeki saklı güzelliği hatırlatma çabasıdır.

Evet, unutmamak gerekir. Aidiyetini kaybeden ruh, kalabalıklar içinde gurbettedir.

Bir yere kök salamamak, bir sofrada yer bulamamak ya da bir kalbe sığamamak… Aidiyet sancısı, insanın dünyadaki en yalın, en çıplak acılarından biridir. Kendimizi ait hissetmediğimiz her yerde bir sığıntı gibi yaşarız. İçimizdeki koruma kalkanları devreye girer, sürekli tetikte bekleriz. Güvenin ve mutluluğun olmadığı her yerde insan kabuğuna çekilir. Ne neşesini paylaşabilir ne de içindeki o güzel rengi dünyaya sunabilir.

İnancımızın kalbi olan tasavvuf ise bu yabancılık hissine o kadar şefkatli bir şekilde yaklaşır ki, insanın içindeki o sızıyı adeta bir güzelliğe dönüştürür. Eğer bu dünyanın sığlığına, menfaat ilişkilerine, samimiyetsizliğine ait hissedemiyorsanız, sevinin. Çünkü bu gurbet hissi, ruhunuzun asıl vatanına, yani ilahi kaynağa duyduğu o saf özlemin işaretidir. Ruh, bu dünyada bir gurbetçidir, evet; ama bu gurbet bizi hayattan asla koparmamalıdır. İslam, omzumuzdaki yükü hafifletecek, gözümüzün içine muhabbetle bakacak kalbi yuvalar, yani sahici dostluklar kurmamızı ister. Eğer bir insan, inananların arasında bile kendini yalnız ve dışlanmış hissediyorsa, orada birbirimizin hakkına girmiş, muhabbetin göğsünü yaralamışız demektir.

Evet, bu söylemi de unutmamak gerekir.

Bir insanın içindeki cevheri söndürmek, en ağır kul haklarından bir tanesidir.

Her insanın içine doğarken üflenmiş bir hâl, bu dünyaya katması gereken benzersiz bir fayda vardır. Kimimizin elinde bir zanaat, kimimizin zihninde derin bir fikir, kimimizin kalbinde ise sadece dünyayı iyileştirecek bir merhamet saklıdır. Ne var ki etrafımızı saran vizyonsuz, kıskanç ve sürekli kusur arayan o çorak iklimler, içimizdeki o hevesli tohumun üzerine adeta beton döker. Ne zaman bir şeye niyetlensek, içimizdeki heyecan bir eleştiri yağmuruyla sönüverir. “Sen kimsin ki?”, “Bırak bu işleri.” cümleleri zamanla iç sesimiz hâline gelir ve insan kendi fıtratına, kendi gücüne düşman kesilir.

Oysa inancımız bize çok sarsıcı bir gerçeği hatırlatır. İçimizdeki o kabiliyetler, zekâ, el becerisi ya da kalbi duyarlılık bize ait birer mülk değil, Allah’ın bize emanet ettiği birer tohumdur. Yeryüzünü güzelleştirmek, imar etmek her kulun boynunun borcudur ve bu ancak o tohumların yeşermesiyle mümkündür. Dolayısıyla, bir insanın potansiyelini baltalamak, onun özgüvenini kırıp elini eteğini hayattan çektirmek sadece bir kabalık değil; Allah’ın o kulda açığa çıkarmak istediği ilahi emaneti göz göre göre çürütmektir. Bir insanın içindeki ışığı söndürmek, onun dünyasını karartmak, altından kalkılamayacak en ağır kul haklarından biridir.

Ruhunu çürüten iklimi terk etmek, fıtrata doğru bir hicrettir de diyebiliriz.

Peki, sesimizin duyulmadığı, kendimizi hep eğreti hissettiğimiz ve içimizdeki o güzel cevherin ısrarla söndürülmek istendiği bir çemberin içindeysek ne yapacağız? Kendimizi o çorak toprağa kurban mı edeceğiz?

Hem ruhun dilini bilen psikoloji hem de inancımızın o kıymetli duruşu bize tek bir yolu gösterir: “Ruhunu kurtarmak için yola çıkmak.”

Bunun adı psikolojide “sağlıklı sınırlar çizmek ve toksik olanı arkada bırakmak”tır. İslam’ın dilinde ise hicrettir. Hicret, sadece coğrafya değiştirmek değildir. Kalbini daraltan, ruhunu çürüten, seni ümitsizliğe ve çaresizliğe mahkûm eden her türlü kötü ortamdan, seni aşağı çeken insanlardan Allah’a sığınarak uzaklaşmaktır.

İnsan, sadece değer gördüğü, anlaşıldığı, kendisiyle hemhâl olunduğu ve sevgiyle sulandığı topraklarda çiçek açabilir. İçimizdeki o ilahi cevheri korumak, bizi kalbimizden vurmayacak, elimizden tutup bizi yukarı taşıyacak hayırlı yol arkadaşları bulmak hayati bir görevdir. Çünkü insan onuru; anlaşıldığı, değer gördüğü ve kendisine verilen o eşsiz emanetleri özgürce büyütebildiği ölçüde nefes alabilir.

YAZARIN DİĞER MAKALELERİ

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

SOSYAL MEDYA

0BeğenenlerBeğen
0TakipçilerTakip Et
4,338TakipçilerTakip Et
- Reklam -spot_img

Yeni İçerikler

Son Yorumlar

Mesut Çalışkan yorumladı Manevi Yorgunluk
Mehmet Derviş gönüler yorumladı İki Rekâtın Sessizliği
nurettinacar2016@gmail.com yorumladı Nefsin Terazisi: İman, Edep Ve Cemiyet Şuuru
Mesut Çalışkan yorumladı Nefsin Terazisi: İman, Edep Ve Cemiyet Şuuru
Ece yorumladı Kur’an-ı Kerim Okumak