Dil, Allah’ın en büyük nimetlerinden ve onun ince sanatlarının en mühimlerindendir. Görünüşte bir et parçasıdır fakat acayip bir yaratıktır.
Kulun imânı ve küfrü dilindeki ifadeden anlaşılır. Kalbinde bulunanı ifade etmekten başka dilin konuştuğu her şeyden de kalp ayrı bir hâl alır. Kalpten dile, dilden kalbe bağlantı vardır. Kalbin eğri ve doğru olması, dilin eğri ve doğru olmasına bağlıdır. Bu sebeple Peygamber Efendimiz (s.a.v.) buyurur ki: “Kalp müstakim olmadan, iman müstakim olmaz. Ve dil müstakim olmadan kalp müstakim olmaz.” (Ahmed b. Hanbel, Müsned, III, 198) Dil, kalbin; kalp de imanın müstakim olmasına sebep teşkil eder. Dil ile iman bağı çok net görülmektedir. Bu itibarla dilin afetlerinden kaçınmak, dinin çok mühim işlerindendir.
Dil kolaylıkla hareket eder, onu sallamakta bir zorluk yoktur. Şeytanın insanı aldatmakta en büyük aletlerindendir. Bu sebeple sükût zordur.
“Sükût eden kurtulmuştur.” (Tirmizî)
“İnsanların hatalarının çoğu dilindendir.” (Taberânî)
Kişi susmakla mesuliyetten kurtulur. Kalbin himmeti, niyeti ve azmi dağılmaz. Zikir ve fikirle meşgul olur. Sükût etmekte aklını başına almak vardır.
Dilin afetleri çoktur, bazıları şunlardır: Yalan, gıybet, söz gezdirme, fuhuş, bâtıla dalma, fuzulî (boş) konuşma… diye gider. Bu afetlere dalan kimse kolaylıkla kendini kurtaramaz.
Lokman Hâkim, Dâvûd Aleyhisselam’ın yanına gider. Dâvûd Aleyhisselam ise demirden zırh yapıyordu. Lokman böyle bir şeyi hiç görmemiş olduğundan, buna hayret eder. Ne yaptığını bilmediğinden, sormak ister, fakat hikmeti buna mâni olur ve bir türlü soramaz. Dâvûd Aleyhisselam işini bitirip yaptığı şeyi giydikten sonra, «Bu, harp için güzel bir zırh oldu.» deyince, Lokman, «Sükût hikmettir, fakat susmasını bilenler azdır.» demiştir. Yani azıcık sabretmekle sormadan ne olduğunu öğrenmiş oldu. Hatta rivayete göre, bu imâlâtın ne olduğunu öğrenmek maksadıyla, bir sene Dâvûd Aleyhisselam’ın yanına gitti geldi.
Bâtıla dalan insan, ehemmiyetsiz sandığı öyle sözler konuşur ki, bu sözler onu helâke sürükler.
Söze itiraz etmek de iyi değildir, alışkanlık hâlini alır. Bu itirazın manası “Sen bilmiyorsun, cahilsin, ben doğruyum, akıllıyım.” demektir. Bu itirazlar karşılıklı mücadeleye dönüşür. Bu hususta, “Haklı olduğu hâlde mücadeleyi terk eden kimse için cennetin ortasında bir köşk inşa edilir. Haksız olduğu hâlde mücadeleyi terk eden için ise, cennetin kenarında bir beyt binâ edilir.” diye hadîs-i şerif mevcuttur. İnsanın aklına gelmiyor değil hani: Haksız olduğu hâlde mücadeleyi terk edene neden cennet var ki? Zaten haksız… Yıllar önce, bu hususu hocama sorduğumda şu cevabı almıştım: “Mücadele öyle tatlı gelir ki, durma imkânı yok gibidir. Bunu haksız olan bile başarsa, ona da cennetin ortasında değil kenarında, bir köşk değil ev verilir.” demişti. Bu mücadeleden dönebilmiş olmanın mükâfatıdır.
Bir de lânet etmek vardır. Peygamberimiz, “Mü’min lânet edici olamaz.” buyurmuştur. Kelimeleri kullanırken güzeli ve edebi gözetmelidir. Açık saçık, fuhuş, çirkin sözler kullanılmamalıdır.
Verilen sırrı ifşâ etmek ise hıyanettir. Başkasına zararı dokunursa haramdır, dokunmazsa kötü bir davranıştır.
Peygamberimiz (s.a.v.) yalanın Müslümanda olmayacağını ve rızkı azalttığını buyurmuştur.
Ayrıca mümkün mertebe söz vermemek gerekir, “olabilir”, “belki yaparım” demelidir. Çünkü söz verdikten sonra zaruret olmadan sözünde durmalıdır. “Ey iman edenler, akitlerinizi yerine getirin.” (Mâide 1), “O, va’dinde sadık idi.” (Meryem 54)
Gıybet ise, bir kimsenin arkasından doğru olsa bile duyduğu zaman üzülecek şekilde konuşmaktır. Eğer yalan söylüyorsa zaten iftira olur. Bir kimsenin kusuru olarak söylediğin her şey gıybettir.
Söz gezdirmenin de kötülüğü büyüktür, şerrinden korunmak lâzımdır. “Ey inananlar, eğer fâsıkın biri size bir haber getirirse, onun iç yüzünü araştırın, yoksa bilmeden bir millete fenalık edersiniz de, sonra ettiğinize yanarsınız.” (Hucurât 6)
Yersiz sualler de dil afetlerindendir. Câhil kişi ilimden dem vurmak ister ve bundan zevk alır, böylece şeytan ona bilgiçlik taslatır.
Sonuçta; bir yabancı dil öğrenmek için çektiğimiz zorlukların en azı kadar dahi zorlanmadan, nefsî temayüllerimize göre ömür sürerek, öz dilimiz ve afetlerinden bihaber yaşayarak iki cihanda saadet ummak nasıl bir divaneliktir. Geçici dünya hayatında bir dolu çaba, emek, gayret… Ebedî gördüğümüz, en azından öyle söylediğimiz hayatımıza nerede bu çaba? Hayret…
Maalesef ne dilimizi, ne kendimizi, ne Rabbimizi biliyoruz. Tabii ki, bir yabancı dil bilmek güzeldir ama kendi dilimizle de ilgilensek hiç fena olmaz hani… Dilimizin, bize neler yapabileceğinin farkında değiliz. Dil bilmek ne kadar câzib ise kendi dilimizi her yönüyle tanımak, anlamak ondan daha az câzib değildir. Bu câzibe; dil ve kalp bağlantısı ile kendi hayatını, içinde yaşadığı dünyasını cennete çevirebilme becerisinin câzibesidir.
Zamanımızda koca koca hakikatleri dile getirirken ârifler önünde komik hâller sergiliyoruz. Bilgi kirliliği içinde saf ve özden çok uzak mesafede, hazmedilmemiş bu bilgilerle nefis terbiyesi dersleri dahi verebiliyoruz. Pür makyajlı, tesettürden uzak, çok konuşan başörtülü bayanlar olarak nefis mertebelerinden bahsetme cüretini gösterebiliyoruz. En etkili tebliğin hâl lisanı ile yapıldığını unutup, bir de kendimize dinî önderlik vazifesini yüklüyoruz. Kalbimizde ne varsa azalarımıza (dil de dahil) döktüklerimizden, kendimizi ele veriyoruz. Yâni dilimin altındaki; beni gizleyemiyoruz.
Velhâsılı; dilini tutan nefsine ikram, sırrını saklayan ruhuna hürmet eder. Âriflerin göğsü sır sandığıdır. Az konuşur, çok susarsan, elbette ki selâmet yolunu bulursun. Kişi kendi dili altında gizlenmiştir. İnsan dilini tutmakla ıslah olur. Dilini tutmak imanın başıdır ve her soruya cevap vermemelidir.
Sonuçta; “Gök yarıldığı zaman, yıldızlar saçıldığı zaman, denizler kaynayıp fışkırtıldığı zaman, kabirlerin içindekiler dışarı çıkarıldığı zaman, herkes yaptığı ve yapmadığı şeyleri bilecek.” (İnfitâr: 1, 2, 3, 4, 5)
Faydalanılan Kaynaklar:
- Kimyâ-yı Saâdet, İmam Gazâli
- İhyâu Ulûmi’d-dîn, İmam Gazâli
- Marifetnâme, Erzurumlu İbrahim Hakkı




