Görünmeyeni Görmek Üzerine
“İnsan neden ibadet eder?”
Çocukluğun en büyük sorularından biridir bu. Kimi korkudan, kimi sevaptan, kimi de alışkanlıktan söz eder. Ama hiçbiri, insanın içinde aradığı o derin huzuru tam olarak açıklamaz.
Ta ki Kenan Rifai’nin sözüyle karşılaşana kadar:
“Huzur ile kılınan iki rekât namaz, huzursuz bin rekâttan daha üstün ve daha makbuldür. Hiç olmazsa sen Hakk’ı görmesen de O’nun seni gördüğünü bilerek kılmalısın.”
Bu cümle, ibadetin şeklini değil, yönünü değiştirir. Mesele kaç rekât kıldığımız değil; secdeye kim olarak vardığımızdır.
Bazen bütün hareketleri eksiksiz yaparız. Elleri kaldırır, kıyamda durur, rükûya iner, secdeye varırız. Ama kalbimiz başka kapılarda dolaşır. Bazen de birkaç dakikalık, titrek bir yöneliş, yılların rutininden daha derin iz bırakır.
İbadet, bedenin değil, dikkatin yolculuğudur.
“Ben O’nu görmüyorum; ama O beni görüyor.”
Bu cümle, yalnızca namazı değil, bütün bir hayatı dönüştürebilecek güçtedir. Çünkü insan, gerçekten görüldüğünü hissettiğinde, yalnızca davranışları değil, niyetleri de sessizce değişmeye başlar. Gösterme kaygısı azalır, ispat ihtiyacı erir. Geriye yalnızca samimi bir duruş kalır.
Huzur, belki de budur: Kendini kanıtlamaya çalışmadan, alkış beklemeden, yalnızca görüldüğünü bilerek, sükûnetle durabilmek.
O zaman iki rekât, sayıların ötesine geçer.
Zaman durur.
Secde, bir anlık sonsuzluğa açılır.
Ve geriye tek bir soru kalır; kelimelerle değil, secdeden kalktığımızdaki o derin sessizlikle cevaplanan:
İbadet ederken kim oluyoruz?




