Bazen gece yarısı, herkes uyurken odamın karanlığında öylece oturuyorum. Ellerim dizlerimde, gözlerim tavanda. İçimde garip bir sessizlik… Ve o sessizlikte bir ses duyuyorum. Çok yüksek değil, bağırmıyor. Sadece fısıldıyor: “Ben buradayım.”İşte o an, iman dediğimiz şeyin ne kadar derin, ne kadar sıcak bir şey olduğunu yeniden hatırlıyorum. İman, kuru bir bilgi yığını değil ki. O, kalbin en kuytu köşesinde yanan küçük bir kandil. Bazen rüzgâr eser, alevi titrer gibi olur; bazen de öylesine huzur verir ki, bütün karanlığı dağıtır. Çocukken annem “Allah seni görüyor” derdi. O zamanlar bu cümle biraz korkuturdu beni. “Ya bir şey yaparsam?” diye düşünürdüm. Ama şimdi, kırkıma merdiven dayamış halde, aynı cümleyi duyunca içim ısınıyor. Evet, Allah beni görüyor. Hem de en çirkin halimde, en zayıf anımda, en çok utandığım yerde bile… Ve hâlâ seviyor. İşte imanın en güzel yanı bu bence: Sevilmek. Hem de kusurlarımızla, eksiklerimizle, yaralarımızla birlikte sevilmek.
Hayat bazen çok ağır geliyor. İş, para, sağlık, aile, gelecek kaygısı… Hepsi üst üste biniyor. O zamanlarda namaz kılarken alnımı secdeye koyduğumda, sanki bütün yüklerimi orada bırakıyorum. “Ya Rabbi, ben güçsüzüm, Sen güçlüsün” diyorum. Ve o anda, gerçekten güçsüz olduğumu kabul etmek bile tuhaf bir şekilde özgürleştiriyor beni. Çünkü iman, “ben her şeyi halledebilirim” kibri değil; “ben halledemiyorum ama Sen halledersin” teslimiyeti. Bazen de imanım sarsılıyor. Olmaz mı? Oluyor. Bir musibet geldiğinde, bir dua kabul olmadığında, bir yakınımı kaybettiğimde… İçimde bir yer “Neden?” diye soruyor. O anlarda kendime kızıyorum. “Hani imanın güçlüydü?” diyorum. Ama sonra düşünüyorum da… Belki de iman, hiç sarsılmayan bir kaya değil. Belki de dalgalarla boğuşan, ama yine de batmayan bir gemidir. Sarsılıyor, su alıyor, ama batmıyor. Çünkü içinde bir demir var: “Lâ ilâhe illallah”.
En çok sevdiğim yanlarından biri de şu: İman insanı yalnız bırakmıyor. Dünya ne kadar kalabalık olursa olsun, insan bazen kendini yapayalnız hissedebiliyor. Ama iman, o yalnızlık duygusunu alıp yerine “asla yalnız değilsin” hissini koyuyor. Gece yarısı uyanıp da korktuğumda, “Allah’ım” diye fısıldadığım anda, o korku eriyip gidiyor. Sanki biri elimi tutuyor. Göremiyorum ama hissediyorum. İman aynı zamanda bir ayna. Kendime baktığımda, ne kadar noksan olduğumu görüyorum. Ama aynı aynada, Allah’ın merhametinin ne kadar engin olduğunu da görüyorum. Ben affedilmeyi hak etmeyen bir kulken, O yine affediyor. Ben unuturken, O unutmuyor. Ben düşerken, O el uzatıyor. Bazen de şükür ediyorum. Küçük şeylere… Sabah uyanabildiğime, bir bardak su içebildiğime, sevdiğim birinin sesini duyabildiğime… Çünkü iman, insana “her şey büyük bir nimettir” dedirtiyor. Gözlerim görüyorsa, kulaklarım duyuyorsa, kalbim atıyorsa… Bunlar bile başlı başına bir mucize.
İtiraf edeyim, bazen çok yoruluyorum bu yoldan. “Daha iyi bir Müslüman olmalıyım” diye kendimi sıkıştırıyorum.
Sonra hatırlıyorum: Allah bizden mükemmel olmamızı değil, samimi olmamızı istiyor. Kalbimizde O’na yer açmamızı, O’nu unutmamamızı, O’na dönmeyi istemesini istiyor. Gerisi… Gerisi O’nun rahmeti. Şimdi yine gece. Yine sessizlik. Ama içimdeki o kandil hâlâ yanıyor. Titrek olsa da, küçük olsa da yanıyor. Ve ben biliyorum ki, o kandili ben yakmadım. O, bana yakıldı. Ben sadece üflememeye, söndürmemeye çalışıyorum. İman… Ne güzel bir yoldaş. Ne tatlı bir sığınak. Ne derin bir aşk. Ve ben, bu yolda yürümeye devam ediyorum. Bazen koşarak, bazen sürünerek… Ama yürüyorum. Çünkü biliyorum ki, yolun sonunda beni bekleyen, hatalarımı saymayan, gözyaşlarımı silen, kalbimi bilen biri var.
O var ya… İşte o yeter, vesselam.




